Sayfa yolu
Emek ve emeklemenin tarihi: Kadın ve sporun ortak kökenlerinden notlar
Yayın Tarihi: 07.03.2021 , 11:59 Güncelleme Tarihi: 07.03.2021 , 12:17
Kadın ve spor yüzyıllardır iç içe bir yaşam sürüyor. Her ne kadar bu iç içeliği bozma girişimlerinin tarihi de bir o kadar eski olsa da kadın ve sporu birbirinden koparmak hiç mümkün olmadı. İlişkinin kopmadığını, aksine doğru ve eşitlikçi bir düzende geliştiğini; köreldiği ve sıkıştığı yerde ise kadının spora yabancılaştırıldığını ve koparıldığını biliyoruz.
Çok açık olan bir şey var ve yaşadığımız düzende kadının spora katılımı ve icrası önünde büyük bariyerler var. Hatta kadının spora katılımında uygulanan ‘branş filtreleme’ başka bir engel metodu olarak öne çıkıyor. Erkek-kadın olarak çeşitlendirilen yapay ve ayrımcı kategorizasyon, emperyalizm çağındaki sporun cinsiyet ve bireysel çıkar gözettiğini bize anlatıyor.
Anlatmaya çalışılıyor da gerçeklik bu değil. Kadının emek sömürüsüne dayanan toplumdaki rolü ve pozisyonu sporun tam olarak içine yerleşmesine ve sporu icra etmesine olanak tanımıyor. Kadına biçilen roller göz önüne alındığında kadın her şeyden önce üretken ve dönüştüren bir özne olarak değil, dezavantajları olan ve sıradan bir ‘cinsiyet’ olarak değerlendiriliyor.
Emekçi kadınlar, spor alanında da ya erkeklere referans verilerek tanımlanıyor ya da “anne ya da eş” olmaya indirgeniyor.
Sporda da bu yaklaşımın olması bir talihsizlik olarak değerlendirilmemeli. Çünkü bu, düzenin politik, dini, sosyolojik ve ideolojik davranışının, özetle sınıfsallığın evrensel bir sonucu.
Ve uzun zamandır spor da “böyle gelmiş, böyle gider” safsatasına boyun eğiyor, geriliyor.
Biraz geriye: Kadının spor tarihine dokunuşları
Takvimin yaprakları geriye doğru çevrildiğinde kadının spora dair duyduğu her heyecanın farklı momentlerde de olsa engellendiğine şahit olunabilir. Demek oluyor ki, kadının spora katılımı, sporda özneleşmesi, kadının o toplum düzeni içerisindeki genel statüsüne göre değişiklik gösteriyor.
Örneğin, çok önem verdiğimiz olimpiyatlara gelinceye kadar kadının toplumdaki o ikincil rolü, olimpiyatlarda da değişmiyor. Antik olimpiyatlarda evli kadınlar oyunlara ne dahil olabiliyor ne de izleyebiliyor. Yalnızca bekar kadınlara açık olan oyunlarda küçük bir istisna ise sonradan göze çarpıyor. Sparta Kralı’nın kızı Kyniska, Antik Çağda olimpiyat galibi olarak kabul edilen ilk kadın oluyor.
Zaman ilerliyor ve Ortaçağın karanlık dönemleri ile skolastiği, kadınların yaşantısını da karartıyor. Rönesans dönemlerinde aktivitesini arttıran kadının kurtuluşu ise Fransız Devrimi ile ete kemiğe bürünüyor. Az buz değil, olimpiyatsız geçen uzun bir dönemden anlaşılıyor ki kadınlar spor düşüncesine hasret kalıyor. Bireysel de mi yapılmıyor sorusunun cevabı ise bende yok.
Belki buna zaman yok ama emekçilerin böyle bir opsiyonu hiç olmuyor, sportif zevkler mülk sahibi sınıfların tekeline daralıyor.
Ayrıca tekil olanın değeri tarihte hep kısıtlı kalıyor. Kolektif olan ise iz bırakıyor.
Bir kolektif olarak ve kadınların, kadın emekçilerin özne olarak öne çıkışıyla gerçekleşen Fransız Devrimi, kadın özgürleşmesinin tıkalı olan yollarını delik deşik ediyor. Komün deneyimi ise emekçi kadını prangalarından kurtaran ilk büyük deneyime kapı aralıyor.
Ancak çok ilerlemeden durmak gerekiyor. 1830’lu yılların ortalarından 1900’lerin başlarına kadar Viktorya Dönemi’nde ilginç olmayan gelişmeler oluyor. Aile kavramı öne çıkartılıp kadın bir kalıba sokulmaya çalışılıyor. Sonrasında ise hazin ve beklenen sonuç gecikmiyor:
Kadınlar narin ve zayıf olduklarından spor yapmaları tehlikelidir deniyor! Kadına biçilen rol, bırakın özne olmayı, eve tıkılmayı ve çocuk yapmayı salık veriyor.
Günümüzdeki ile ne kadar benzer değil mi, tesadüfün bu kadarı!
Modern olimpiyatların kadın düşmanlığı
Adı “modern” olan olimpiyatlara yaklaştıkça söylemin cazibesine kapılıyoruz ama durum öyle iç açıcı falan değil. 1896’daki ilk olimpiyatlarda kadınlar olimpiyatlara kabul edilmiyor. 1900 Paris’te ise kadınların katılımı %2.2 düzeyinde kalıyor.
Gerçekler ortadadır; kadınlar yoğun bir ayrımcılıkla sınanıyor ve toplum sporundan olabildiğince uzakta konumlandırılıyor.
Olimpiyatların en önemli ismi olarak her devirde hatırlanan ve selamlanan burjuva Baron Pierre de Coubertin içindekini ise sıra ile kusmakta beis görmüyor:
1901’de “kadınların rolü, erkeklerin galibiyetini takdir etmektir” derken bir sene sonra “kadın sporları doğanın kurallarına aykırıdır” buyuruyor. 10 sene sonrasında 1912’de ise kadınlara dönük ayrımcılıkta şimdiki muadillerini hatırlatırcasına “olimpiyat oyunları erkeklere ayrılmalı” diyor ve ekliyor: “Kadın sporcularının görünüşlerinin korkutucu olduğu düşüncesi vurgulanmalıdır”.
“Modern” olimpiyatlar böyle doğuyor. Şimdilerde IOC (Olimpiyat Komitesi) her ne kadar “sporda cinsiyet eşitliği”ni önemsiyoruz dese de ortada bir eşitlikçi düzen olmayınca söylem kendini tekrar ediyor. Çünkü iş sadece kadın olimpiyat katılımcı sayısındaki artış ile olmuyor; kadının gündelik hayatındaki spora yönelimi, erişimi ve talebi teşvik edilmedikçe spor ve kimi branşlar “imtiyazlı” kişilerin radarında takılı kalıyor.
Peki sporu özgürce icra eden ve ona erişmekte engellenmeyen bir kadın için spor ne ifade ediyor?
Onlardan yalnızca biri, Sovyet kadın sporcu Larisa Latynina ülkesinde, sosyalist düzende icra ettiği, bedelsiz ve kamusal olan spor ile “modern olimpiyatlarda” 1956 ve 1964 yılları arasında Sovyet takımı ile 4, bireysel olrak ise 14 madalya kazanıyor ve 2012’ye kadar rakipsiz kalıyor.
Ancak en büyük “başarı” bu olmuyor. Başarı, Latynina’nın ülkesindeki sosyalist düzenin insanlara ve kadınlara, emeğini özgürce yeniden üretme imkanını sunması ile onlara insanca bir yaşam hazırlaması arasında ilişki kuruyor.
Bir ülkenin en ücra köşesindeki kadın emekçinin, kırda, köyde ya da kentte fark etmeksizin diğer emekçilerle eşit şartlarda kamusal spora erişiminin mümkünlüğüdür, çalıştığı iş yerinde ya da fabrikalarda sporu icra edebilmesidir, sporun bir kültür olarak örgütlenmesidir, sosyalizm...
Pekâlâ, başarı da budur.
Ama trajiktir, bir çok komünist kadın sporcunun kendini rahatça ifade ettiği, yetiştiği ve eşitlik içerisinde yaşadığı işçi sınıfının ülkesi, 1991 sonrasında sosyalizmin ‘geçici’ çözülüşü sonucunda yoksulluk ve geçim sıkıntısı nedeniyle madalyalarını satılığa çıkaran kadın sporcu Olga Korbut örneğini de yaşıyor.
Sosyalizmin yaşamını yücelttiği, özne olarak kadın, kapitalizmde sıradanlaşmaya bırakılarak yeniden “Coubertin dönemine” döndürülüyor.
Anlaşılıyordur, sorun spor sorunu olarak değil; düzen sorunu olarak öne çıkıyor.
Eşitlikçi bir düzende sporun eşit olmaması, kadının spor içinde olmaması diye bir şey yok.
Emekçi kadının ülke sporuna yön ve enerji vermesi, onu yönetmesi var. Kadının bir istatistik olmasının, istatistiklere sıkıştırılmasının lağvedilmesi var.
Tam da bu sebeple, 8 Martların mücadele çığlığının orta yerinde böyle bir özlemin tanelerinin, nüvelerinin birikmesi hiç olmadığı kadar önemli hale gelmiş durumda.
Hem kolektif spor hem de emekçi kadınları yaşatmak için...
İbre, tersine dönüyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
