Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Emeğiyle geçinenlerin kapitalizmin düzeleceğini umut etmeleri mümkün mü?

Biz, neden hep sistem içinde çıkış yolu arıyoruz? Her tür koşullandırma, toplumsal eşitsizliği görünmez kıldığı için. Emek mücadelelerinin yaygınlaşması için dayanışma kültürünü canlandırmayı hedeflemeliyiz.

Tülin Tankut

Yayın Tarihi: 05.11.2025 , 00:24

Artık tüm dünya neoliberal kapitalist sistemin çatırdadığının farkında. Ekonomi ve siyasette birbirini izleyen krizler, yaşam hakkını tehdit etmeye başladı.

Örneğin bizde, gıdaya erişimle boğuşurken karşımıza gıda güvenliği sorunu çıkıyor. Kötü beslenme ve sağlık sorunlarına yol açması yetmezmiş gibi, ilaç sıkıntısı ve halkın sağlık  hizmetlerinden yeterince yararlanamaması gibi sorunlar yaratıyor.  

Gıda güvenliğinin denetimi tarım ve hayvancılıktan başlar, öyle biliriz. Aşırı antibiyotik kullanımı, tarımsal zehir kalıntısının yok edilememesi, tarıma ve besiciliğe elverişli olmayan ortamlar, kullanılan malzeme gibi risklerin ancak denetimle önüne geçilebilir. Gıdalarda tağşiş (hile) de cabası. (Bu arada, “dini bütün insan hile yapmaz”, diye övünürüz.)

Gıda güvenliği piyasanın insafına kaldı. Haksız rekabete göstermelik reformlarla son verilebilir mi? Sorun politiktir, uluslararası boyutları vardır.  İleri kapitalist ülkelerdeyse durum görece iyidir. İngiltere’de de bebek mamasına zehir karıştırılmış, akabinde saptanınca piyasadan toplatılmıştı.

Batıda birey, sistemden doğrudan zarar gördüğünde örgütlenerek tepkisini gösterebiliyor. Sözgelimi artan yoksulluğun ekonomik krizden çok, dar gelirliden alınıp varlıklı kesime servet aktarılmasından kaynaklandığının bilincindedir.

Batılı anlayışta birey, ayakta durabilmenin koşullarını yaratabilmelidir. Böylelikle değişme olanaklarını, dolayısıyla siyasal özne konumunu elde eder. Bunda çocuk yaştan itibaren aldığı laik eğitimin rolü büyüktür. Çünkü henüz soyut kavramları kavrama yetisi gelişmemiş çocukluk döneminde verilen dini eğitim, öğrencide merak duygusu törpülemektedir. Seküler dünyayı mucizevi söylemlerle açıklamak, öğrenci için tatmin edici değildir.  

Birey, laik düzen sayesinde devletin kurumlarının sağladığı eğitim, sağlık, iş güvenliği, emeklilik v.b. haklardan yararlanır. Demek ki, “medeniyet, kişinin başkalarına yük olmamasıdır.” (Kamusal İnsanın Çöküşü”, Richard Sennett)

Ancak devletin bireye katkısı hem görecedir, hem her an azaltılabilir, ki bugün olan da budur: Refah devletinin gerileyişi, halkın demokrasiye güveninin azalmasına neden olmuştur. Birçok ülkede kişinin protesto hakkını kullanması sınırlandırılmış ya da yasaklanmıştır.

Öte yandan dogmaları savunmak mübahtır. Bağımsız uzmanlar, siyasetin “donmuş kategorilerle” yapılamayacağına dikkat çekerler ve siyasette toplumsal dinamiklerin önemini vurgularlar.   

Bize gelince; İslam dini, Cumhuriyet’in kuruluşu ve laik düzene geçişle birlikte, geçmişin toplumsal özelliği olan birleştirici niteliğini yitirmiştir. Modernlik öncesinin din, mezhep, etnisite kimlikleriyse (daha doğrusu aidiyetleri; kimlik kavramı Modernlikle birlikte ortaya çıkmıştır) kültüreldir, siyasi niteliği olansa yalnızca yurttaş kimliğidir.

Ancak ülkemizdeki siyaset erbabı, küresel kapitalizmle tanışınca, dünyadaki örneklere bakarak toplumsal modernliğin fikirlerini, postmodernizmin “anything goes” (her şey mübahtır) mottosunu da kullanarak kutsal kitaba, kendi mistik dünya görüşlerine uyarlama peşine düştü. İçlerinden iyi eğitim almış olanları bile bilimsel bilgiyi eğip büküp, bu eğri büğrü fikirleri üniversitelere kadar sokmayı becerdiler.

İşin düşündürücü yanı eğitim çağındaki, çoğu daha çocukken sulandırılmış bir bilimsel eğitimden geçmiş ve kimliği bu ortamda şekillenmiş olan öğrencilerin durumudur. Bilimsellikten uzak, ideolojik dış etkenlerle teması olan kişinin ”içsel değişimi, dönüşümü”  kolay olmamaktadır. (Ülkemizde toplu yürüyüşlerle, pankartlarla hilafet çağrıları yapan kişilerin varlığını başka türlü nasıl açıklayabiliriz? Neyse ki toplumda çoğunluk bundan rahatsızdır.)

Laikliği hedef alan bu siyaset erbabının siyasal yaşamda baskın olmasının beklenen sonucu toplumun, adalet mekanizmasının tarafsız bir biçimde işleyebileceğine olan güvenini yitirmiş olmasıdır. Diyelim, yönetimler kamu düzenini korumak için aldıkları önlemleri baskıya vardırdılar. Hak arayışındaki kişi ve kurumlar, laik  düzen gereği yasal yola başvurdular. Ama mahkeme kapısından eli boş döndüler. Ancak “görünen köy kılavuz istemez” misali, bireysel özgürlüğün bastırılması o kadar da kolay olmasa gerek. Sosyal medyada gidişata muhalif paylaşımlar, tartışmalar yola devam azmindedir. Söz konusu siyaset erbabının eğitim konusundaki telaşı da bu yüzdendir. Genç kuşak, metafizik kabulleri kavramakta zorlanmaktadır. (Sosyal medyada belki önce moda diye, sonra ciddiyetle “deizm”in bilgisine ilgi artmaktadır.)

Çalışan gençler, tepkilerini göstermek için kendilerince yeni pratik arayışlara yönelmekteler. Öncelikle işkolik olmak istemiyorlar; yaşamda ilgilenilecek çok şey buluyorlar çünkü. “İş beğenmiyorlar” diye eleştiriyorlar ama “toplumsal mutluluğu” tadabiliyorlar mı? En temel ihtiyaçları bile karşılanmıyorsa… Kaldı ki, koşullar farklılaştıkça beklentiler de değişiyor. Kütüphane, kültür- sanat, müzik, dans, doğaya yakın olmak, kafelerde sosyalleşmek gibi talepleri olmasın mı?

Bilgi kirliliğinin, kulaktan dolma bilgilerinse kafaları karıştıracağı açıktır. Öyle ki, günümüzde neoliberal politikaların yozlaştırdığı insan ilişkilerinin, din ve cemaat yaşamıyla düzebileceğini savunanları bile görüyoruz. (Cemaat, tarikat gibi dini yapıların çokluğu konusunda ABD bir numaradır. Netflix dizilerinde sık sık izlenebileceği gibi, foyalarının ortaya çıkmasıysa devlet tarafından değil, bu yapıların mağdurlarının çabalarıyla gerçekleşmektedir. Trump yönetimi için yakın tarihte, “Eğitim Bakanlığı’nı kapatıyor” haberine de şaşmayalaım.)

Tüketim ideolojisi yalnızca yeniliklere hevesli olan halkımızı etkilemekle kalmıyor, muhafazakâr cenahta dini ritüellerin esnetilmesine de yol açıyor. Ancak din kardeşliğinin  ilkeleri, ekonomik ve toplumsal yaşamda karşılığını bulamıyor, muhafazakârlar arasındaki sınıfsal farklılıklar toplumda huzursuzluk yaratıyor.

Bu günlere geldiğimizde, tahmin edilebileceği gibi, küresel iklimin de etkisiyle ülkemiz çok zor bir süreçten geçiyor. Kitlelerin yaşam beklentisi düştü. Ruhsal hastalıklara ve duygusal iniş çıkışlara teslim olma eğilimi, yetinmenin ötesine geçmek arzusuna ağır bastığından zihinsel tembellik alışkanlık haline geldi. Kitap okumaya ilgi azaldı. Dinci siyasetteki iktidar tutkusu, halen başta eğitim olmak üzere toplumun tüm alanlarına zarar vermekten çekinmiyor. Partiler arası siyasal çatışma laiklik üzerinden yapıldığından çağdaş eğitimin ihtiyaçlarına sıra gelmiyor.  

Bilisizlik ise kimsesizleri, kurtuluşu yanlış adreslerde aramaya itiyor. Paganizmin kalıntısı büyü, fal, hurafe, üfürükçülük ve tahtaya vurma gibi bâtıl inançlar, tektanrılı dinlere geçildikten sonra da tüm toplumlarda varlıklarını sürdürdüler. Kuran’ı- Kerim’de “bunlara inanmayın” deniyor. (“Büyü hak, yapan kâfir”) Osmanlı’da 19. yüzyılda umut tacirliği  yasaklanıyor. Çok sayıda şarlatan ağır cezalara çarptırılıyor, İstanbul dışına sürülüyor.

Günümüz Türkiye’sindeyse çok can yakan bu şarlatanlarla yeterince mücadele edildiği söylenemez. (Televizyonda, gencecik bir kızı, Hızır Aleyhisselam’ın kardeşi olduğuna inandırarak evlenmeye kalkışanını bile gördük. Altınlarını çaldıranlarsa vak’ayı adiyeden oldu.)  Özellikle muskanın revaçta olduğu görülüyor. Paganlarda olduğu gibi Osmanlı’da da muska satışı din adamları için gelir kaynağıdır. Malûm kişiler bilisiz, bâtıl inançlı, telkine açık insanlara büyü yaparak, muska yazarak hâlâ para kazanabiliyorlar. Yalnızca onlar mı? Çeşit çeşit isimler altında -kuantum sıçraması gibi, ki bu ayrı bir yazı konusudur-  iş gören kesim de icraatlarıyla toplumsal eşitsizliği görünmez kılarlar.

Biz, neden hep sistem içinde çıkış yolu arıyoruz? İşte bu yüzden; her tür koşullandırma, toplumsal eşitsizliği görünmez kıldığı için. İşten çıkarmaların sorumlusu kim? Kestirmeden “patronlar” deriz. Görece iyi patronlar vardır kuşkusuz. Belki başka bir yerde iş bulabiliriz. Ancak, yasalara uymak, vergi ödemek, serbest piyasanın kurallarını uygulamak v.b. ilkelere sadık kalmak bir patron için zor değil midir? Sözgelimi, bu rekabet ortamında iş, bürokrasinin keyfini beklemez, işin hızlandırılması için ne gerekirse ve artık normalleştirilmiş olan adet neyse yapılmalıdır!

Dolayısıyla iyi kapitalizm mümkün değildir. Hanidir “Batı demokrasisi şirazesinden çıktı” yakınmalarını işitiyoruz sağdan soldan. “Gerçek demokrasi, üretime toplumsal olarak karar verildiğinde gerçekleşir.” Marx sayesinde dünya, kapitalist sistemi eleştirme olanağına kavuştu. Marx’ın önerdiği toplum modelininin “toplumsal olarak karar verilen üretim biçimiyle” tanımlanmasına karşılık, kapitalizm, temel itkisi olan kâr ile tanınır. Hâlâ kapitalizmden medet ummak yalnızca kapitalistlerin işine yarar.
 
Siyaset dünyasındaysa “ağzı olan konuşuyor”. Dünya genelinde bu böyle. Kavramların içi boşalıyormuş, ne gam! Kavramsız düşünebilir miyiz? O yüzden sapla saman birbirine karışıyor.

Madalyonun öbür yüzüne gelince; postmodern anlayışın savunucuları, var olan düşünme biçimlerini yerinden etmeye, ütopyayı unutturmaya çok çabaladılar ama başaramadılar. (“Mızrak çuvala sığmaz.”) Emperyalist güçlerin rekabetiyse korkutucu boyutlara vardı.Tüm ülkeler askeri teknolojiye yatırım yapma telaşı içinde.

Bu yeni gerçekliğe kafa yormak zorundayız. Dünyada sağ eğilimli yönetimlerin toplumlar üzerindeki baskısının artması muhalefet biçimlerini de zayıflatıyor. Hukuk zemininde kalarak -başka çaremiz olmadığına göre- sınıfsal nitelikli emek mücadelelerinin yaygınlaşması için bir yurttaş olarak öncelikle dayanışma kültürünü canlandırmayı hedeflemeliyiz.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.