Sayfa yolu
Eğitim Bakanı'nın tarikatları normalleştirmeye çalışmasına nasıl yaklaşacağız?
Erhan Nalçacı
Yayın Tarihi: 20.12.2023 , 14:18 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Meclis kürsüsünden tarikat ve cemaatleri STK olarak normalleştirmeye çalışması büyük bir toplumsal tepki çekti.
Bu vesile ile çok kısaca da olsa işçi sınıfı siyasetinin bu olaya yaklaşımını ele almakta yarar var.
Tarikat olgusu bizim için öncelikle dinle ilgili değil, her üretim tarzı içinde sınıf mücadelelerinin ürünüdür. Egemen sınıfın ve ona bağlı devlet mekanizmasının gereksinimleri tarih içinde sürekli değişmiş, farklı dönemlerde farklı gereksinimlere göre tarikat örgütlenmesi de içerik ve biçim olarak dönüşüme uğramıştır.
Tarikatlar Osmanlı feodalizminin temel unsurlarından biriydi. Toprak kölesi olarak köylülerin isyanını engellemek ve toprak düzeni içinde tutmak gibi bir görevleri vardı. Bektaşi tarikatı uzun süre Osmanlı devletinin devletli tarikatı olarak işlev görmüştü. Müslüman olmayan çok sayıda halkı içeren Osmanlı hanedanı gayrı-Müslüm köylünün ayaklanmaması ve devşirilebilmesi için ılımlı bir tarikat olan Bektaşiliği tercih etmişti.
Ancak Hanedan 1800’lerin başında Avrupa modernleşmesini kendini tehdit eden bir unsur olarak gördüğünde reformlara girişmiş ve Bektaşiliğe dayanan yeniçeri ocağını gerici bir unsur olarak karşısında bulmuştu. Bektaşilik tasfiye edilirken kısa bir süre sonra yerini Osmanlı hanedanının destekçisi Nakşinbendiliğin Halidi koluna bırakacaktı.
Türkiye’deki güncel tarikatların kökenlendiği Nakşibendiler de öncekiler gibi feodal gelirden yani köylünün artı ürününe el koyarak besleneceklerdi.
Doğal olarak Nakşibendiler Osmanlı’da başlayan burjuva devrimlerinin karşısında saltanattan yana yer aldılar, başlıca karşı-devrimci bir unsur olarak tarihsel rollerini oynadılar.
1908 Devrimine karşı 31 Mart’ta ayaklanan ve burjuvazinin devrimci kanadı tarafından ezilenler onlardı. 1923 Devrimine karşı birçok kez ayaklananlar da onlardı. Kubilay’ın kafasını kesenler de Nakşibendiydi. Çünkü saltanatı, halifeliği ve şeriat yasalarını geri istiyorlardı.
Ve Türkiye burjuvazisinin devrimci kanadı tarafından 1925’te tarikatlar yasaklandı.
Bundan sonra bu yobaz bozuntularının ağzında hep bir Osmanlı seviciliği kaldı ama feodal düzenle aslında işleri bitmişti. Giderek gericileşen Türkiye burjuvazisi sermaye birikim dönemleri boyunca onları farklı şekilde işlevlendirecekti, artık Türkiye kapitalizminin ve dünyadaki sınıf cephelerinin bir unsuru haline geleceklerdi.
Bugünkü yazısında sevgili Fatih Yaşlı çok önemli tarihsel veriler sunarak bu dönemi anlatmış. Burada genelleyerek geçeceğiz.
İkinci Dünya Savaşı Sovyetler Birliği’nin zaferiyle sonlanmıştı. 1970’lere kadar birçok ülkenin sosyalizme geçtiği, eşitlik ve özgürlük kavgasının büyük bir umut yarattığı bir dönemdi. Türkiye de dâhil dünyanın eski feodal ülkelerinde modern bir işçi sınıfı doğmuştu.
Burjuvaziler işçi sınıfının yükselen mücadelesine ket vurmak, sosyalizmi isteyen kitleleri uyuşturmak ve engellemek zorundaydı. Türkiye’de burjuva anayasaları dernek ve vakıfları tanımlı hale getirmişti, bundan yararlanarak ve Türkiye burjuvazisinin itmesiyle tarikatlar dernekleştiler, yani STK biçimini aldılar.
Komünizme karşı mücadele derneklerinde Nakşibendi tarikatları ABD’nin ajanı haline geliyordu. Fethullah Gülen ve diğerleri burada yaşasın Abdülhamit filan diye bağırsalar da mamalarının ABD başkanlarından geldiğini çok iyi kavramışlardı.
Milli Görüş Hareketi birçok tarikatın koalisyonu olarak burjuvazinin bir kliği gibi davrandı, Türkiye siyasetinin belirlenmesinde kendilerine bir yer açtılar. Erdoğan da içinde olmak üzere bugünün düzen siyasileri burada yetişti. Artık anti-komünist olduğu kadar bir burjuva siyasetiydiler. Türkiye burjuvazisi onlara bu alanı açmıştı bir kere ve yararını görmüştü. Kısmen kontrol altında tutuyordu yine de. 1980 Askeri Darbesinden sonra önleri daha da açıldı, ABD’nin Yeşil Kuşak Projesinin tanımlı bir parçası haline geldiler.
Ancak 1990 sonrası rolleri tekrar değişecekti. Sovyetler Birliği’ndeki karşı-devrim dünyayı halen içinde olduğumuz 30 yıllık bir gerici döneme sürükleyecekti. Artık sermeye işçi sınıfı siyasetlerinin ve emekçi örgütlerinin umut erozyonuna uğradığı bir dönemde dünyadaki tüm emekçi sınıflara saldıracaktı.
Topluma ait bütün üretim araç ve nesneleri yağmalanacak, işçi sınıfı örgütlülüğü dağıtılacak ve amansız bir sömürü düzeni inşa edilecekti.
Milli Görüşcüler elde ettikleri belediyelerde bir dönüşüm geçirmişler, komisyon ve rüşvetin tadını almışlardı. Milli Görüş devletçi ve sanayileşme yanlısı iken “Yenilikçiler” tam boy piyasacıydılar. Artık STK ve siyasi parti görünümümdeki tarikatlar burjuvazi adına Türkiye’nin gördüğü en büyük yağmayı yönetecekler, karşılığında büyük komisyonları kasalarına indirip kendileri burjuvalaşacaklardı.
Burjuvazinin onlara ihtiyacı vardı, çünkü hiçbir seküler siyaset emekçi halka karşı işlenen bu devasa suçları örtecek bir kılıfa sahip değildi. Oysa tarikatlardan doğan siyaset ve STK’lar burjuvazinin işlediği suçları dinle örtme yeteneğine sahiptiler. Türkiye’nin hiçbir döneminde emekçi halkın dini duyguları bu kadar suiistimal edilmedi.
Artık feodal gelir yoktu ve her tarikat bir holding haline geldi. Günümüz kapitalizminin bütün çürümüşlüğüne battılar. Kara para aklama, ücretli emek sömürüsü, ihale yolsuzluğu vb.
Türkiye’nin Dünya Bankası ve IMF güdümünde neo-liberal dönüşümünü de onlar yönetti. Örneğin, sağlığın piyasalaşması ve sağlık tekellerine açılması sürecini Menzil tarikatı gerçekleştirdi.
Zaman zaman emperyalist dünyanın içindeki taraflaşmalar Türkiye’ye tarikatların taraflaşması olarak yansıdı, Fethullahçılar ile diğer Nakşibendiler arasında neredeyse bir iç savaş yaşandı ve Fethullahçılar tasfiye edildi. Bu yüzeydeki olay da aslında Türkiye sermayesinin nasıl bir sermaye birikimi sorusunun etrafında şekillenmişti.
Şimdi Türkiye işçi sınıfı ne yapacak diye sorabiliriz:
1) Öncelikle tarikat gerçeğine alışmayacağız ve çocuklarımızı, gençlerimizi tarikatlardan korumak için sürekli mücadele edeceğiz. Türkiye’de emekçi halkın içinde tarikat düzenine alışmamış ve tepki duyan bir kitleyi önemli bir avantaj olarak göreceğiz. Anayasayı malum STK’ları normalleştirmeleri için değiştirmelerine izin vermeyeceğiz.
2) Tarikatların şirketleştiğini söylemiştik, her tarikat şirketinde, fabrikalarında, mağazalarında, okullarında emek mücadelesini yükselteceğiz. Tarikatlar patron, işçiler şanlı Türkiye işçi sınıfının bir parçası olarak taraflaşacaklar.
3) Tabi ki tarikatları ve malum STK’ları ile burjuvaziyi iktidardan indirmek için mücadele edeceğiz. Burası bir ironi ama bakanlıkları birbirleriyle rekabet eden tarikatlar tarafından paylaşılmış bir iktidar zaaflıdır. Her an aralarında gerilimler çıkabilir, tasfiye girişimleri olabilir. Türkiye işçi sınıfı siyaseti büyüyüp küçülen, bazen kontrol altında tutulan bazen tutulamayan bu zaafları iktidar arayışında yakından takip edecek.
Hodri meydan!
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
