Sayfa yolu
Edebiyat masasında kâr-zarar hesabı: İskender Pala ve liyakatsizliğin edebi boyutu
Yayın Tarihi: 07.08.2025 , 18:00 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
“Bir divan şairi olsaydınız, hangi holdingde yönetici olmak isterdiniz?”
İktidarın kültürel vitrininde sık sık karşımıza çıkan Prof. Dr. İskender Pala, artık sadece bir edebiyatçının değil bir şirket yöneticisinin hüviyetini taşıyor. Türk Telekom’un yönetim kuruluna, kamu adına Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın önerisiyle atandı. Ne sektör tecrübesi, ne finansal yeterliliği, ne de şirket yönetimiyle ilgili bir geçmişi var. Ama olsun; bu memlekette “liyakat”, artık sadece teknik bir eksiklik değil, sınıfsal bir tercihin adı. Atama gerekçesi ise “kültürel katkı” olarak sunuluyor, yani şiirle şekillenmiş cümleler, artık finansal tabloları süsleyecek.
Karşı karşıya kaldığımız durum, sıradan bir “atama haberi”nden çok daha fazlasına işaret ediyor. Kültür-sanat alanındaki figürlerin, sermaye ile devletin ortak çıkar eksenine taşınmasıdır söz konusu olan. Edebiyatın en “parlak” mürekkeplerinden çıkan o süslü cümlelerin, şimdi telekomünikasyon devinin bilanço dipnotlarına eşlik edecek olması, bu ülkenin bir gerçeğine daha işaret ediyor: Kültür insanları, muktedirler tarafından yalnızca alkışlanmak için değil; gerektiğinde sistemin rıza üretici aktörleri olarak da “görevlendiriliyor.”
Saray’a yakışan makbul kültür
Edebiyatla iktidar arasındaki ilişki, sanıldığı kadar masum değildir. Özellikle otoriter eğilimli rejimlerde, sanatçının işlevi alkıştan çok daha fazlasını gerektirir. Rıza üretiminin kılcal damarlarında, akademisyenler, yazarlar, kültür insanları hep bir “meşrulaştırma aracı” olarak kullanılır. Bu nedenle devlet katında rağbet gören sanatçı, yalnızca kalemiyle değil, suskunluğuyla da muktedirin sadık ortağı olur.
İskender Pala bu denklemde yeni bir figür değil. Divan edebiyatını “milli ve manevi değerler” kisvesiyle yeniden paketleyen, iktidarın kültürel ideolojisine uygun bir edebiyat anlatısı kuran ve bunu romanla, söyleşiyle, dersle, konferansla pazarlayan bir karakter olarak yıllardır düzenin gözdesi. Üstelik bu pozisyon, yalnızca entelektüel bir tutum değil, aynı zamanda siyasi bir bağlılık biçimi olarak da iş görüyor. Pala, edebiyat aracılığıyla kitlelerin kültürel yönelimlerini iktidarın çizdiği sınırlar içinde şekillendirme görevini zaten uzun zamandır üstlenmiş durumda.
Bugün geldiği nokta, kültür insanlarının iktidarla kurduğu simbiyotik ilişkinin, edebiyatın yüce değerlerinden değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu ideolojik taşıyıcılardan beslendiğini gösteriyor. Bu bir “ödüllendirme” değil, sistemin kültürel hegemonya inşasında “organik aydın” pozisyonunun tekrar dağıtımıdır. Edebiyat artık sadece kitaplarda değil, holdinglerin toplantı odalarında da dolaşıma sokulmaktadır.
Liyakatin gölgesinde sınıfsal sadakat
Liyakat dediğimiz şey, burjuva devlet aygıtı içinde bile asgari düzeyde kurumsal yeterliliğe, uzmanlığa, adil yarışa işaret eder. Ancak memleketimizde liyakat, yerini siyasi sadakat, ideolojik uygunluk ve mutlak biat gibi başka ölçütlere bırakalı çok oldu. Artık CV’de başarıdan çok, ideolojik hizalanma aranıyor; uzmanlıktan çok bağlılık isteniyor.
Pala’nın atanması, “ehil mi, değil mi?” sorusundan öte, şirketler ve tarikatlar üzerinden inşa edilen yeni rejimin temsil ilişkilerini gözler önüne seriyor. Çünkü kamu kaynaklarıyla finanse edilen ve hâlâ büyük ölçüde stratejik niteliğini koruyan Türk Telekom gibi kurumlar, bugün hem yandaş sermayeye kaynak aktarma hem de rejime bağlı kadroları “ödüllendirme” aracına dönüştü. Bu kurumlar, teknik işlevlerinin ötesinde, siyasi kadrolaşmanın vitrini hâline gelmiş durumda.
Bu bağlamda Pala’nın görevi teknik değil, simgesel: Kendisi yönetim kurulunda yer almaktan çok, rejimin yönetim mantığını temsil etmekte; kâr-zarar bilançosundan çok, ideolojik karneye katkı vermesi beklenmektedir. Yani liyakatin yerini, sadakat belgelerinin aldığını söylememiz mümkündür.
Faturaya gazel: Burjuvaziyle aşkın lisanı
Tarihin her döneminde, egemen sınıflar edebiyatla ilişki kurmanın bir yolunu buldu. Saraylar şair besledi; holdingler ise danışman, yönetici, marka elçisi. İskender Pala’nın bugünkü pozisyonu, sadece bireysel bir çıkar arayışının değil, kültür insanlarının burjuvaziyle kurduğu “gönüllü ilişki”nin kurumsallaşmış hâlidir. Kapitalizm sadece kültürü değil, kültür insanını da dönüştürerek içerir.
Sanatçının sermayeyle kurduğu bu “gönüllü ilişki”, çoğu zaman kişisel başarı hikâyesi gibi pazarlanır. Oysa bu, sınıf atlamanın değil, sınıfsal hizalanmanın sonucudur. Bu noktada sanatçının halkla değil, sistemle kurduğu ilişkinin niteliği belirleyicidir. Burjuvazinin gözünde sanatçı ya bir sus payıdır ya da bir süs objesi.
Sanatçıların ve akademisyenlerin bu tür görevlerde görünürlük kazanması, artık sadece “ödül” değil, aynı zamanda sistem içi sadakatin ödüllendirilmesidir. Bu kişiler artık yalnızca yazmaz, aynı zamanda yönetir; yalnızca konuşmaz, aynı zamanda denetler; yalnızca temsil etmez, aynı zamanda yön verirler. Ve bu, sistemin kültür alanında yürüttüğü hegemonya stratejisinin temelini oluşturur.
Sanatçının sistemdeki rolü: İmza mı, mühür mü?
Kimi sanatçı, yaşadığı dönemin tanığı olmayı seçer. Kimisi ise muktedirin memuru… Türkiye’de son 20 yılda onlarca sanatçı, kültür insanı, akademisyen devlet kurumlarında, TRT’de, kamu bankalarında, danışma kurullarında, hatta savunma sanayi şirketlerinde görevlendirildi. Ne uğruna? Bir kitap daha basmak için mi, bir unvan daha almak için mi?
Saray’ın kültür politikaları içinde şekillenen bu modelde sanatçı, artık itiraz eden değil, şirket bilançolarında “kültürel katkı” kalemi olarak görülen bir imaj objesidir. Bu görevler, yaratıcı üretimin değil, yaratıcı meşrulaştırmanın ödülleridir. Bu kişiler üzerinden sistem, kendi kültürel rıza üretimini kurumsallaştırır, itiraz seslerini estetize ederek etkisizleştirir.
İskender Pala da bu göreviyle yalnızca “atanmış” değil, atanabilirliğin simgesi hâline gelmiştir. Sanatçının düzenle kurduğu ilişki, artık bir muhalefet değil, bir entegrasyon biçimi almıştır. Ve bu entegrasyon, edebiyatın suskunluğunu, sistemin gürültüsüne dönüştürmektedir.
Bu yazı ne bir şahsiyete ne de bir kuruma karşı yazılmıştır. Yazının hedefinde, edebiyatı ranta, kültürü rızaya, sanatçıyı sadakate indirgeyen ideolojik bir sistem vardır. Çünkü Pala’nın atanması, münferit değil, sistemik bir tercihin yansımasıdır. Kültür insanları, artık halkı değil, iktidarı temsil etmeye meyilli bir kast oluşturuyor.
Kamu kaynakları, kamu yararına değil rejimin kültürel mühendislik projelerine akıtılıyor. Liyakatin yerine sadakat geçiyor. Edebiyatçılar, yazılarını değil, görev tanımlarını değiştiriyor. Bir ülkenin sanatçısı, holdinglerin şeref salonlarında oturduğunda, o ülkenin edebiyatı raflarda değil, bütçe tablolarında can çekişiyor demektir.
Edebiyatçının düzen içi sadakati güçlendiğinde, düzen dışı tahayyülleri körelir. Oysa bir toplumun kültür insanından beklentisi; bugünü onaylamak değil, adil ve eşitlikçi bir geleceği düşleyebilmektir. Sanatın hizaya alındığı bir düzende, yalnızca fikirler değil, hayal kurma hakkı da sermayeye devredilir. Ve o andan itibaren edebiyat, halkın değil, rejimin belleğine yazılır. Pala vakası, bu ideolojik dönüşümün özüdür.
| Türk Telekom'da Yiğit Bulut'un yerine İskender Pala atandı | ![]() |
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
