Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Didier Eribon’un çelişkisi: Sınıftan kaçmak mümkün mü?

Eğer sınıf kaçkını olmak utanılacak bir deneyim olarak tarif ediliyorsa, çözüm; ortada kaçılacak bir sınıfın olmadığı toplumsal düzene geçmekten başka yerde aranmamalıdır. 

Cem Demirok

Yayın Tarihi: 02.01.2026 , 00:11 Güncelleme Tarihi: 02.01.2026 , 08:02

Didier Eribon’un adı Türkiye’de daha çok bir diğer Fransız yazar olan Edouard Louis üzerinden anılıyor. Kendisine olan ilginin kaynağıysa, metinlerinin Fransız işçi sınıfına özgü bir tanıklığın ötesine taşınmaya açık oluşunda yatıyor. Çünkü Louis’den farklı olarak Eribon’un metinleri, salt oto-anlatı biçiminde sabitlenmeyip; yer yer siyasal işleyişe dair görüşlerini anlattığı ve çözümlemeler yaptığı bölümler de içeriyor.

O nedenle kendisine dönük bu ilgi, aynı zamanda Eribon’un sunduğu kavramların ne ölçüde siyasal bir çıkış sunduğu sorusunu da kaçınılmaz biçimde gündeme getiriyor.

Biz de bu yazıda Eribon’un özellikle “sınıf kaçkını” kavramsallaştırmasını yakından inceleyerek, sınıftan kaçmanın ne ölçüde mümkün olduğu sorusunu, Marksist bir perspektiften tartışmayı amaçlayacağız.

Sınıf kaçkını kimdir?

Yazarın bu tanımı geliştirirken Marksist literatüre içkin bir terminoloji kullanmadığını belirterek başlayalım. Sınıf kaçkını diyerek, yoksul işçi sınıfından çıkabilmiş bir bireyin artık sermaye sınıfına geçtiği bir konum değişimini kastetmiyor. Daha ziyade zamanla orta ya da orta-üst düzey bir maddi gelire ulaşabilmiş özneleri tarif ediyor. 

Görünür kılmayı amaçladığı şeyse kapitalist düzen içinde bireyler “ekonomik olan sorunu” çözse dahi, yapısal şiddetin ve sınıfsal izlerin  yaşamlarını belirlemeye devam ediyor oluşu. 

Kavrama dair son ekleme olarak yazarın bu pozisyonda sürdürülen bir yaşamı kutsayıp yüceltmediğini de aktaralım. Aksine, sınıf kaçkınlığını utanç, aşağılanma ve ihanet deneyimleriyle birlikte düşünüyor ve bu deneyimlerin sürekliliğinden bizzat kapitalist düzeni sorumlu tutuyor. 

Fakat Eribon’un bu kavramsallaştırmasında, kendi kavram setinin sınırları içinde kalındığında çözülemeyecek bir çelişki de mevcut. 

Çünkü kapitalizmde yoksulluk bireysel bir durum değil, toplumsal işleyişin bir sonucudur. Bu yüzden bir bireyin artık yoksul olmaması, kapitalizmin şiddetinden kurtulunacağı anlamına gelmez. 

Eribon’un bu çelişkisi Reims’a Dönüş kitabında sol adına nasıl bir siyasal mücadele hattı kurulabileceğini tartıştığı bölümde daha da belirgin hale geliyor.

Öyle ki kitabın ilgili bölümlerinde kapitalizme karşı yürütülecek mücadelenin üretim ilişkilerini hedef almak zorunda olmadığı ileri sürülüyor. Aynı zamanda yazarın, “Geleneksel” olarak tanımladığı Marksizm’in, solun mücadele alanından geri çekilmesini açıkça önerdiği bölümleri de okuyabiliyoruz. 

Marksizm’i içermeyen sol neden yenilgiye uğrar?

Kapitalizmle mücadelede üretim ilişkilerini hedef alma fikrinden uzaklaşmak, sol açısından iki ayrı kanaldan aynı siyasal sonuca yol açar. Ülkemizi de kapsayacak biçimde yakın dönem Avrupa solunun tarihinin, bu türden örneklerle dolu olduğunu söyleyebiliriz.

Öncelikle bu doğrultuda şekillenen bir siyaset, kaçınılmaz olarak kimlikler etrafında örülen mücadele stratejileriyle sınırlı kalacaktır. Ne var ki kimliklere dayalı siyasal alan, yapısal olarak sağ siyasetin de rahatlıkla hareket edebildiği bir zemindir. Bu koşullarda da sol, devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla, sürekli yeniden üretilen ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı söylemleriyle aynı alanda mücadele etmeye zorlanmış olur.

Bu mücadele biçiminin sonucuna dair somut bir örnek olması adına, ironik bir biçimde yine Didier Eribon’un Reims’a Dönüş kitabından yararlanabiliyoruz. 

Yazar, kitabında annesiyle arasında geçen şu diyaloğu aktarıyor: 

“Anneme, daha önce kürtaj yaptırmış olmasına rağmen, kürtaj karşıtı bir kampanya yürüten Le Pen’e nasıl oy verebildiğini sorduğumda, ‘Ne alakası var, ben ona bu yüzden oy vermedim ki,’ diye cevap verdi.”

Bahsi geçen tarihsel kesitte Fransa’da sınıf hareketinin siyasal olarak belirleyici bir hegemonya kuramamış olduğunu da ekleyelim. 

Dolayısıyla üretim ilişkilerindeki konumundan koparılarak, farklı ve çoğu zaman birbirinden yalıtılmış kimlik başlıkları altında tarif edilen işçi sınıfı üyelerinin, siyasal temsiliyetini çoğunlukla sağ politikacılarda buluyor olması tesadüf değil. 

Didier Eribon’un bu duruma dair çelişkiler barındıran açıklamasına birazdan değineceğiz ama önce şunun altını çizelim: 

Kimliklere indirgenmiş politik mücadelede sağ, solun özgürlükçü değerlere dair etik çağrısının karşısına, büyük ölçüde dini ve ahlaki referanslardan beslenen güçlü bir duygusal repertuarla çıkar. Böylece kürtaj hakkını savunma konusunda solun söylemlerine yakın duran yoksul bir kadını, kendisine yönelttiği diğer kimliklere dair dışlayıcı ve tehditkâr propagandaların etkisiyle kendi seçmenine dönüştürebilir. 

Yoksullar neden sağın seçmeni olur?

Eribon’un yoksul işçi sınıfının bu manevrasına dair getirdiği açıklama elbette ki bizim yukarıda yaptığımız yönde incelemelere sahip değil. 

O, işçi sınıfının bu yönelişinden dönemin Fransız Komünist Partisi’ni sorumlu tutuyor.  (Bu eleştirinin kısmen doğruluk payının olduğunu not edelim.) Ancak kimlik siyasetine içkin bir siyasal mücadeleyi savunmak amacıyla verdiği örnekle, aslında bu alanda sağın sahip olduğu yapısal üstünlüğün neden aşılamadığını da gözler önüne sermiş oluyor. 

Yani eksik olana dair analizi doğru olsa da, hedeflediği yön muğlak ve döngüsel: sistemin çarkları arasında dolaşıp yeniden başladığı noktaya dönüyor. İşçi sınıfı mücadelesini ileri taşıyacak olan hedefi üretim ilişkilerinin merkeze alınması gerekliliği üzerinden belirlemediği sürece; yoksullar, sağın seçmeni olarak kalıyor.

***

“Yeni sol” açılımlarının bu yönde sonuç üretmesini sağlayan bir temel hatası daha mevcut. Bu da Marksizm’i kapitalizmin tarihsel ve maddi analizi olarak değil, yalnızca tercih edilebilir ya da reddedilebilir bir mücadele yöntemi olarak ele almalarında somutlanıyor.

Bu konudaki değerlendirme için Terry Eagleton’ın kendine has üslubuyla yaptığı şu tespiti ödünç alalım:

“Marksizmin bittiği muhtemelen her yerde Marksistlerin kulağına çalınan bir müzik gibidir. Onlar yürüyüşleri ve grevleri bırakabilirler; akşam saatlerinde bir başka sıkıcı komite toplantısına katılmak yerine kederli ailelerinin bağrına dönmenin zevkini tadabilirler. 

Bu bakımlardan cazip olan bu görüşün yalnızca bir sorunu var. Marksizm kapitalizmin eleştirisidir -şimdiye kadar ortaya konan kapitalizm eleştirileri arasında, en inceden inceye araştırılan, en titiz ve kapsayıcısıdır. Kapitalizm var oldukça  Marksizm de var olmalıdır. Sadece hasmını emekli edebildiğinle, kendisi de emekli olabilir. Ne var ki, kendisiyle en son karşılaştığımızda kapitalizm, hayatın zevkini her zamankinden daha çok çıkarıyor gibiydi.”

Eagleton’ın bu tespiti, Marksizm’in değerini kapitalizme dair kapsamlı eleştiri oluşunda görmesi ve onu dışlamanın, kapitalizmi yıkma işini hafife alan yaklaşımlara kapı araladığına işaret etmesi bakımından oldukça aydınlatıcı.

Çünkü gerçekten de üretim ilişkilerini hedef almayan sol politikalar, yoksulluğu; ortadan kaldırılacak bir sömürü ilişkisi olarak değil yönetilecek, iyileştirilecek ya da telafi edilecek bir durum olarak ele almak durumunda kalır. Yoksulların karşısına kapitalizmin kendisini hedef alan bir seçenek koyamaz. 

Sağ siyaset de tam da bu boşlukta devreye girer ve yoksulluğun nedenini sistemde değil, başka kimliklerde, kültürel tehditlerde ya da ahlaki sapmalarda arayarak, yoksul özneleri kendi maddi koşullarına yabancılaştırır.  

Böylece yoksulların sağın seçmenine dönüşmesi, solun onlara başka bir seçenek sunamamasının da etkisiyle, sistematik olarak yeniden üretilen bir siyasal yönelim hâline gelir.

Sınıf yoksa kaçış da yok

Eribon’a atfetmiş olduğumuz bu siyasal kavrayışının elbette tek başına ve son altmış yıldaki Batı Marksizmi’nin birikiminden azade biçimde ortaya çıkmamış olduğunu da belirtelim. 

Bizim bu yazıda Didier Eribon’u mercek altına almamızın nedeni, onu Batı’daki pek çok sol entelektüelden ayıran bir yerde duruyor olmasıdır. Çünkü o, post-Marksist teorilerin büyük kısmının aksine, hâlâ yoksulluktan, işçi sınıfından ve sömürülmekten söz edebilmektedir. 

Ne var ki onu sorunlu kılan, bu kavramları kullanırken sınıf ilişkisinin karşı kutbunu —yani sermayeyi— belirsiz bırakmasıdır. Yoksulluğun, utancın ve aşağılanmanın kapitalist toplumsal ilişkiler içinde üretildiğini güçlü biçimde görünür kılsa da, bu deneyimlerin hangi maddi güçle ve hangi örgütlü biçimle aşılabileceği meselesini askıda bırakır. Böylece sınıf, mücadele eden tarihsel bir özne olmaktan ziyade, parçalı ve bireysel deneyimler toplamı hâline gelir. Mücadelenin yönü kaçınılmaz olarak muğlaklaşır. 

Bugün işçi sınıfının hızla yoksullaştırıldığı, buna eşlik eden biçimde yaşam standartlarına ve gündelik pratiklere doğrudan müdahalelerin arttığı bir dönemde olduğumuz aşikar. Bu koşullarda ihtiyaç duyulan şey de, yaşanan kültürel ve toplumsal tahakküm biçimlerini, onları üreten mülkiyet ilişkileriyle birlikte düşünebilecek bir siyasal kavrayışın kendisidir. 

Aksi hâlde bir süredir Batı Marksizm’inin yaptığı gibi yoksullaşmanın kaynağı, soyut bir “iktidar” ya da “rejim” sorununa indirgenecek, ve devlet, sınıf ilişkilerinin yoğunlaştığı bir iktidar aygıtı olarak değil, kimlikler arası gerilimlerin sahnesi gibi ele alınmaya devam edecektir. 

O nedenle Eribon’un “sınıf kaçkını” kavramsallaştırması, sunduğu imkânlar kadar, işaret ettiği çıkmazlarla da birlikte düşünülmelidir. 

Bitirirken tarihin bir sınıf mücadeleleri tarihinden ibaret olduğunu hatırlatalım ve ekleyelim: Eğer sınıf kaçkını olmak utanılacak bir deneyim olarak tarif ediliyorsa, çözüm; ortada kaçılacak bir sınıfın olmadığı toplumsal düzene geçmekten başka yerde aranmamalıdır. 

Bunu mümkün kılacak olansa Marx’ı, Engels’i ve Lenin’i yalnızca yeniden okumakla değil, yeniden ciddiye almakla mümkündür.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.