Devrim ve karşı devrim ekseninde Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin 40 yılı

Tevfik Taş, işçi sınıfının mücadale tarihindeki en büyük kazanımlardan biri olan Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin kuruluş yıldönümünde bu önemli mevzi kaybının nedenleri üzerine bir yazı kaleme aldı.

Tevfik Taş

ADC'nin çözülmesinde önderlik zaafiyetleri üzerinde özenle durulması gereken bir başlıktır. Hiç kuşkusuz çözülmenin yegane nedeni önderlik zaafiyeti değildi. Ama karşı devrime fırsat vermeme konusunda parti önderliği tek meşru öbek olmasa da en belirleyici unsur olması itibariyle bu başlık ilk elden ele alınmayı zorunlu kılıyor.

Her süreklik - kopuş diyalektiği, yıkma – kurma – koruyup/geliştirme sürecini yaşayıp deneyimlemek durumundadır.

Burjuva devrimlerinin yıkma'da başarılı diğer aşamalarda ise başarısız olduklarını tarih yeterince kanıtlamıştır. Burjuva devrimlerinin kurma ve koruyup/geliştirme aşamalarında tarihsel başarısızlıklarının ana nedeni nesnel bir sınıfsal tercihe dayanıyor oluşudur. İstisnasız bütün burjuva devrimleri nefes yetmezliği ile sakatlanmış olup, karşı devrimci ögeler ile işbirliğine teşne doğaları ile ayırt edilir.

Burjuva devrimlerinde ''başarısızlık'' bizzat devrime önderlik eden sınıfın talep ettiği bir sonuçtur. Bu gerçek, o devrime yüreğini, aklını ve yumruğunu koymuş tutkulu önder kadroların öznel istencinden öte bir şeydir. Burjuva devrimlerinin samimi kadroları bizzat burjuva devrimini talep eden sınıfın kurbanı olurlar çok geçmeden. Susturularak, sürgün edilerek, hatta katledilerek.

''Devrim kendi çocuklarını yer'' genellemesi, pek çok genellemede olduğu gibi, hem bilimsel titizliğe aykırıdır hem de üstü örtük devrim korkusuna referansla türetilmiş bir şablonudur. Ancak sözü geçen iri genellemenin burjuva devrimlerinin iç mantığını büyük oranda doğru olarak yansıttığını kabul etmek gerekiyor.

Bununla birlikte sosyalist devrimin karşı devrim ile yıkılma süreci başka türlü işler. Sosyalist devletin çözülme/yıkılma sürecinde kurucu iradenin sınıfsal istenci değil, kurucu kadroların yetersizlikleri başat rol oynar.

Özü itibariyle kurucu sınıfın iradesi devrimin sürmesinden yanadır. Ama yıkma – kurma – koruyup/geliştirme sacayağında devrimci öznenin uyanıklığı ayırt edici önem arzeder. Sosyalist devrimin en güçlü yanı (parti) aynı zamanda en hassas olunması gereken öbektir. Güçlülük ile zayıf karın olunma halinin sürekli yinelenen bir sınama alanı olduğunu dünya devrim ve karşı devrimler tarihi yeterince göstermiştir.

Alman karşı devriminde parti önderliğinin ihmal ettiği noktalar

Erich Honecker Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin varlığında üç şeyi küçümsediklerini itiraf eder: Milliyetçiliğin Alman toplumunda kök salmışlığını, tüketim eşyalarının önemini ve Federal Almanya'nın NATO içindeki gücü ve varlığını.1

Kendi döneminde kavranmayan birinci sorunu betimlerken deneyimli komünist Honecker, ''milliyetçilik, 1989-1990'da ADC'ni ezip geçti'' diye son derece ürpertici bir nitelemede bulunur.

Tüketim eşyalarının baştan çıkartan rekabet gücü konusunda ''oysa bu tehlikeleri biliyorduk'' diyor Honecker ve ekliyor: ''Ayağımızı yorganımıza göre uzatıyorduk, ama bu yorgan çok kısaydı.''2

Yorgan kısaydı kısa olmasına, zira İkinci Savaş'ın tazminat yükü büyük oranda ADC'nin dar omuzlarına binmişti. Buna rağmen, Hristiyan Birlik Partisi CDU'nun eski Genel Sekreteri Peter Hintze, ADC'nin bunca yıkıntı içerisinden bu kadar kısa sürede elde ettiği başarıların hakkını teslim etme dürüstlüğünü gösteriyordu: ''ADC, bu yüzyılın en etkileyici başarı öyküsüdür''3

''ADC ekonomik olarak çıkmazdaydı onun için yıkıldı'' iddiasının iler tutar bir tarafı yoktur. ADC, Birleşmiş Milletler insani gelişmişlik sıralamasında ilk 10'a giren ülkedir. Sporda, sanatta, kültürde, kadın hakları ve çocukların sahip olaması gereken sosyal standartlarda dünyanın kanını emen FAC'ın çok çok ilerisinde bir ülkeydi.

''Hasta ekonomi'' efsanesini köpürten burjuva medyası, ADC'de göstermelik olmayan yurttaş haklarının güvenceye alındığı gerçekliğini tersyüz etmekte hiç de başarılı değildir. Öyle ki bu sahte tarih okuması günümüzde hâlâ inandırıcı olamamıştır. Her yurttaşa çalışma hakkı, her bireyin sosyal, kültürel gelişiminin güvence altına alınması hakkı gibi son derece temel ödevler ADC Anayasası ile karar altına alınmıştır. Bu hakların kapitalist Federal Almanya'da göstermelik ''sosyal devlet'' müktesebatına adeta pamuk ipliğine bağlanmışçasına kayıt altına alınmış olması yalnızca biçimsel değil, aynı zamanda konjonktüreldir de. Nihayetinde reel sosyalizm engelinden yakayı kurtardıkları ilk fırsatta, sosyal devlet uygulamaları budana budana kuşa çevirildi.

Karşı devrimin ülke içindeki mevzisi olarak kilise

Honecker'in karşı devrime ilişkin değerlendirmelerinde dördüncü şık kiliselerin rolüydü. Özellikle Protestan Kilisesi karşı devrim çabalarında ''tanrının evi olmaktan çıkmış'', karşı devrimin ''parti evleri''ne dönüşmüştü. ''1989 Kasım'ında papazların başını çekmediği gösteri eylemi kalmamıştı. ''Wende''den4 sonra da papazların getirilmediği belirleyici fonksiyonlar çok azdı.''5

Oysa dinin siyasal etkisi ADC'de büyük oranda denetim altına alınmış, dinsel yobazlığı besleyen sermaye denetimine olanak verilmemişti. Karşı devrimden 32 yıl geçmiş olmasına karşın hâlâ ülkenin doğusunda seküler yaşamda ısrar edenlerin oranı açık ara öndedir.6

Yanıtlanması gereken soru şudur: Nasıl olur da sosyalist aydınlanmanın laik araçları üzerinden olabildiğince büyük başarı elde ettiği ADC'de kiliseler karşı devrimin mevzileri haline gelebilmiştir? Dinselliğin toplumdaki karşılığının güçsüzlüğü ile kiliselerin karşı devrim faaliyetlerinin merkezi haline gelmeleri arasındaki kontrastın sorumlusu hiç kuşku yok ki, parti önderliğinin bu başlıkta da uyanıklığını yitirmiş olmasıdır.

Rostock Protestan Kilisesi papazı Joachim Gauck'un önce ADC istihbarat örgütü STASI dosyalarını inceleyen özel bir ekip kadrosuna alınması, ardından burada sadakatini ispatladıktan sonra Federal Almanya Cumhurbaşkanı olarak ödüllendirilmesi Honecker'in erken dönem tesbitleri ile uyumludur. Uyumludur uyumlu olmasına da, niçin kiliselerin karşı devrim mevzileri haline gelmesine engel olunmadığı sorusu hâlâ yanıtını beklemektedir.

Honecker'in bir burjuva ideolojisi olarak milliyetçiliğin Alman toplumundaki tarihsel köklerine vurgusu büyük oranda gerçekçi bir değerlendirmeyken, din başlığında benzer bir uyarıda bulunmaması ilginçtir. Öteden beri bireysel kabul olarak kalmada hep sorun yaratmış dinin, siyasal alanda gerici güçlerin diğer bileşenleri ile birleşeceğini görmemek, dahası kiliselere bu denli faaliyet alanı açmak içinde özgüvenden öte arızalar taşımaktadır.7

Peter Hacks: ADC başarısız olmadı, Moskova ve Washington arasında tasfiye edildi

Gorbaçovcu ihanet ekibinin karşı devrimci güçlerin önüne altın tepside sunduğu Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin kesik başı, bu listede beşinci faktör olarak not edilmeli.

Beşinci sırada olması onun önem sıralamasında önem derecesinin düşük olduğu anlamına gelmiyor. Fransız edebiyat bilimcisi Heide Urbahn de Jauregui, Peter Hacks'ın karşı devrimin sorumlusu olarak ''dışarıdan ve yukarıdan''8 nitelendirmesinde bulunduğunu kaydeder. Hacks, daha açığını da söyler: ''Devlet (ADC) başarısız olmadı. Moskova ve Washington arasında anlaşarak tasfiye edildi.''9

Altıncı ve en önemli faktör, ADC önderliğinin devrimci uyanıklığını kaybetmesidir.

Kaybedilen devrimci uyanıklık iki boyutluydu: Bir yanda dost Sovyetler Birliği Komünist Partisi karşısındaki bağımsız tutum yitirildi. Diğer yanda Marksizmin-Leninizmin ilkelerinin güncellenmesi konusundaki atalet durumu ideolojik zaafiyete yol açtı. Bu yumuşak karına çalışan emperyalizm, kah Batı'da seçim dönemlerinde Honecker ile aynı kadraja girme konusuda ''dostane'' görüntüler veriyor, kah ''Unrechtstaat''10 konusunda ana akım medyada büyük kampanyalar yapmayı ihmal etmiyordu.

Sosyalist önderliğin yumuşak karnını keşfeden emperyalist Almanya, ''her şeyin güvence altında olduğu'' rehavetine kapılan ADC önderliğine karşı yürüttüğü ideolojiler savaşta vites attırarak, ADC'nin ''diktatörlük rejimi'' olduğunu propaganda etmeye başladı. Diktatörlük söylemine özgüvenle yanıt verilmesi gerekirken utangaç ve savunmacı izahatlar ile saldırı savuşturulmaya çalışıldı. Oysa işçi sınıfının diktatörlüğü meselesi utanılacak bir pozisyon değil, sermaye diktatörlüğüne karşı emeğin kurtuluş mücadelesinin zorunlu bir aracı olarak savunulması gereken sosyalist kuruluş sürecinin ilkesidir. İlkeler sulandığında, yenilgi kaçınılmaz olur.

Honecker'in üç hatası

Honecker, çaplı bir komünistti. Kararlılığından ölene dek hiçbir şey yitirmedi. Ancak tüm bu olaylar olurken üç şeye yeterince dikkat etmedi ya da edemedi.

Bir, SED (Sosyalist Birlik Partisi) içerisindeki teslimiyetçi/uzlaşmacı eğilimlerle yeterince mücadele etmediği gibi, karşı devrim tehdidini ensesinde hisseden bir ülkenin lideri olarak fazla rehavete kapıldı. ADC'nin kuruluşunun 40. yıldönümünde (7 Ekim 1989), ülke içinde işbirlikçileri de olan kuşatılmış bir ülkenin tetikteki önderliğinin ruh hali değil, rehavet algısı hakimdi bütün konuşmasına.

İki, Merkez Komite ve Politbüro'nun devrimci uyanıklığını yitirmesine yeterince müdahil ol(a)madı. Egon Krenz'in Batı ile ilişkilerinde diyaloğa aşırı açık olmasını şefkatli bir toleransla karşıladı.11

Üç, SBKP ile ilişkilerinde ''kardeşlik'' sınırını aşan ekiplere karşı yeterince bağımsız duruş sergileyemedi.

Küba niçin Gorbaçov ve şürekasını dinlemedi de ADC dinledi?

SBKP kardeş parti de olsa onu ''dinleme''nin sınırları olmamalı mıdır? Kaldı ki SBKP'nin içinde farklı gruplaşmaların su yüzüne çıktığı bir dönemde yapılan telkinlerin niteliğini anlamak çok da zor olmamalıydı. Demek ki, çürümenin iç unsurları hiç de güçsüz değildi.

Bu başlıkta Honecker'in tüm teorik karmaşıklığına karşın Walter Ulbricht'in siyasal bağımsızlığı kadar sıkı duramadığı açıktır...

Ulbricht'in sosyalizm ile komünizm ilişkisini ''aşama''12 olmaktan öte, iki ayrı toplumsal formasyon olarak değerlendirmesi; ya da iktisat politikalarında ''yetişmeden geçmek''13 kavramlaştırmaları tartışmaya açıktır. Bu kavramlaştırmalar kıymetli ve üzerinde düşünülmeye değer olmakla birlikte, tartışılmaya muhtaçtır da. Ancak Ulbricht'in Moskova'nın her dediğini yapma konusunda son derece tasarruflu davrandığını kabul etmek konumuz açısından önemli görünüyor.

SBKP'nin 20. Kongre'si ADC'de yaşayan aydınları olumsuz yönde etkiledi

İkinci Dünya Savaşı'nda Nazizmi yenen Kızıl Ordu, antifaşist Alman aydınları arasında saygın bir yer edinmişti. Antifaşist aydınların bir çoğu savaş sonrasında sürgünden ülkenin doğusunda kurulan sosyalist Alman devletine yerleştiler. Bertholt Brecht, Ernst Bloch, Hanns Eisler, Stefan Heym, Anna Seghers, Arnold Zweig, Jürgen Kuczynski...

Hruşçov'un 1956 yılında 20. Kongre'de ileri geri atıp tutmaları sonrasında bu aydınlardan kimileri ADC'yi terk ettiler. Kimisi açıktan antimarksist pozisyona savrulmuştu,14 kimisi ise sosyalizme inancını yitirmişti. Ancak her durumda SSCB'de olan her şey ADC'de yankısını buluyordu.

Reel sosyalizmin Avrupa'daki ''vitrini'' olarak tanımlanan ADC, bir vitrinden çok daha önemli konuma sahipti. Kapitalizmin bütün aşamalarını yaşamış, faşizm deneyimini iliklerinde hissetmiş, bilimsel teknolojik gelişmeler konusunda olağanüstü mesafe katetmiş bir toplumsal birikime yaslanıyordu. Bu, yeni insanın yaratılması konusunda verimli bir zemini tarif ediyordu.

Ayrıca NATO'nun doğuya açılma planları karşısında güçlü bir kale işlevi görüyordu. ADC aşılmadan Sovyetler Birliği kuşatılamazdı. Reel sosyalist bloğun zayıf halkası Polonya'ydı ve Polonya söküğünün ipini çekmek için ADC'nin ortadan kaldırılması ya da en azından gücünün zayıflatılması gerekiyordu. ADC'ye uygun bir ''pop star Papa II. Jean Paul'' bulunamamıştı ama imdada yerel kiliselere tanınan görece yüksek hareket alanı ile Gorbaçovcu ihanet ekibinin yerel muadilleriyle benzer bir etki alanına kavuşmuşlardır.

Stalin ile ‘Stalinizm’ arasında arafta kalmanın parti içindeki etkileri

Hruşçov'un Stalin özelinde Sovyet sosyalizmine yaptığı tahribat, ADC'deki önderlik düzeyinde de ''kuşkular''a yol açmıştı. Stalin'e dönük karalama kampanyası, sosyalizmin itibarsızlaştırılması yönünde ustaca kullanıldı. Dönem koşulları göz önünde bulundurulduğunda Soğuk Savaş'ın en etkin argümanlar silsilesini belirleyen listenin başında Hruşçov'un yalan ve çarpıtmaları ağırlıklı yer tutuyordu.

ADC'de ''Stalinizm'' karşıtlığı ''daha iyi sosyalizm'' maskesini takarak siyaset yapıp, karşı devrimci faaliyet yürüttü. ADC önderliği bir kara çalma kavramı olan ''Stalinizm'' konusunda açık bir tutum takın(a)madı. Ne lehte ne aleyhte açık tutum aldılar. Kurt Grossweiler15 gibi Leninist tarihçiler, Peter Hacks gibi komünist sanatçılar Stalin'e ve onunla temsiliyet bulan Bolşevik geleneğe sahip çıktılar. Ancak parti aparatında bu açık tutumu kavrayıp, sahiplenen pek az yönetici vardı. Üç maymunları oynayıp, arafta kalmayı tercih edenlerin sayısının fazlalığı karşı devrimci güçlerin işlerini kolaylaştırdı.

Honecker'in ihmal ettiği boşluklardan çıkardığı dersleri okumaya devam edelim: ''İnkâr etmenin yararı yok: ‘Stalinizm’e karşı mücadele bayrağı altında sosyalizme karşı mücadele edildi; tıpkı komünizme karşı mücadelenin Bolşevizme karşı mücadele bayrağı altında sürdürüldüğü gibi.''16

Sosyalizmin yenilgisinin nedeni ‘demokratik’ olmaması mıydı?

Proletarya diktatörlüğü konusunda savunmacı kalan parti önderliğinin emperyalist kuşatmaya rağmen sosyalist devletin yıkılmazlığına olan rehavet yüklü inancı ve Gorbaçovcu ihanet şebekesine engel olamaması bir araya geldiğinde Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (ADC) yenilgisi kaçınılmaz olmuştu.

Bu mirastan geriye kalan toplamın büyük bir kısmı Die Linke adındaki partiyi kurdular. Kurdukları partinin üzerinde durduğu zemini işçi sınıfının sermaye karşısındaki diktatörlüğüne değil de önüne ''demokrat'' sıfatını ekledikleri bir düzen içi ideolojiye evrildiler. Efsaneye göre sosyalizm demokratik olmadığı için yenilmişti. Öyleyse sorunun çözümü basitti: İşçi sınıfı diktatörlüğü yerine ''demokratik sosyalizm'' programına yönelmek.

Sermaye diktatörlüğüne karşı demokratik sosyalizm talebi. Honecker'in karşı devrimin başarısından sonra çıkardığı deneyimi güncellemekte yarar var: Demokratik sosyalizm, sosyalizmden de, devrimden de vazgeçme teorisidir.

Yani devrimsiz sosyalizm!

ADC'nin varlığı, tarihte iki kez devrim fırsatını kaçırıp, Kızıl Ordu yardımı ile iktidarı ele geçiren Alman devrimci hareketinin kısır döngüsünü aşması için olağanüstü gelişkin bir fırsattı. Bu fırsat, muazzam kazanımlara imza atsa da devrimci öznenin, partinin, devrimci uyanıklığı elden bırakmaması konusundaki deneyimini bir kez daha onaylamıştır.

ADC'nin varlığı sosyalist devrimin Avrupa'nın orta yerinde olanaklılığını kanıtlarken, ADC'nin yenilgisi devrimci öznenin uyanıklığının gevşetilmesi halinde karşı devrimin de pekala mümkün olabileceğini göstermiş oldu. Süreklilik ve kopuş diyalektiği şaşmaz bir dakiklikle şimdi karşı devrimden, devrim yaratmayı bekliyor.

Sınıf mücadelesi tarihinde çizginin yanlış yerinde durmak, ADC'yi antifaşist Berlin Duvarı'nı çektiği için mahkûm etmeye yeltenmekle eş anlama gelir. ADC, Buchenwald Andı'nın ete-kemiğe bürünmüş halidir ve Alman Demokratik Cumhuriyeti'ne sahip çıkıp, sosyalist devrimde ısrar etmenin de adıdır. Emekçi sınıflar ADC deneyiminden devrimi de karşı devrimi de öğrendi. Şurası çok açık ki, karşı devrim deneyimi tüm olumsuzluklarına rağmen Alman devriminin büyük başarısı ile onur duyulmasına engel olmayacaktır.

  • 1. Erich Honecker, Moabit Hapishanesi Notları, Yazılama Yay. , Birinci Baskı, 2013, s. 58
  • 2. A.g.e., s. 59
  • 3. Die DDR Unterem Lügenberg, Ralph Hartmann, Ossietzky Verlag, 1. Auflage 2007, Hannover, s. 45
  • 4. ''Dönüm noktası'' – karşıdevrime verilen diplomatik adlandırma
  • 5. A.g.e., s. 64
  • 6. https://www.bpb.de/themen/deutschlandarchiv/507326/das-religioese-feld-…
  • 7. https://www.deutschlandfunk.de/christen-in-der-friedlichen-revolution-1…
  • 8. A.g.e., s. 93
  • 9. A.g.e., s. 93
  • 10. Adil olmayan devlet
  • 11. Georg Fülberth, Egon Krenz'in 9 Kasım1989'da sınır kapılarını açma talimatı vermesini ''Bu, devlet ve parti yönetiminin stratejik düşünülmemiş ama stratejik sonuçlar meydana getiren bir refleksi gibi göründüğü''nü kaydeder , Der große Versuch. Geschichte der kommunistischen Bewegung und der sozialistischen Staaten, PappyRosa verlag, 1994, s. 248
  • 12. Übergangsphase
  • 13. ''Überholun ohne Einzuholen''
  • 14. 'Dinin olduğu yerde umut, umudun olduğu yerde din vardır'' derken Enest Bloch, sosyalist Aydınlanmacılığın temel parametreleri ile uyumsuz olduğunun pekala ayrımındadır.
  • 15. Kurt Grossweiler, Stalin'e sahip çıkılmadığında sosyalizmin de elden gideceğini ısrarla belirtmişti
  • 16. Erich Honecker, Moabit Hapishanesi Notları, Yazılama Yayınevi, 2013, Birinci Baskı, s. 76