Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Delioğlu’nun ardından bir perşembe buluşması

Geçen yıl aramızdan ayrılan ressam, illüstratör ve yazar Mustafa Delioğlu’nun ardından bir vefa yazısı… Nezaketi, çizgisi, yaratıcılığı, renkleri ve özgün eserleriyle gerçek bir sanat emekçisi olarak hep hatırlanacak ve özlenecek...

Hafize Çınar Güner

Yayın Tarihi: 27.08.2026 , 00:00

Hafize Çınar Güner

Küçük bir kızken onun resimlediği kitapların içine dalardım. İlk hangi kitabıyla karşılaşmıştım, hatırlamıyorum. “Serhat Kitap” tarafından basılan dünya klasiklerinden birinin kapağı olmalı. Benim yaşımdakiler 80’li yıllarda yayınlanmış bu kitapları çok iyi hatırlayacaktır. O yıllarda Türkiye'de çocuk olanların hafızasında, kalbinde onun çizimleri önemli bir iz bırakmıştır. Biraz daha büyüdüğümde onun resimlediği çocuk kitaplarını öğrencilerime tekrar tekrar okudum. Sadece okumakla kalmayıp o kitapların bazılarını kim bilir kaç kez sahneye koydum.

Bu resimli kitaplar, 1995 yılında Aytül Akal, Aysel Gürmen ve Ayla Çınaroğlu tarafından kurulan Uçanbalık Yayınları’na aitti. Yıllar sonra bu birlikte üretmenin hikâyesini Sevgili Aytül Akal’ın evinde onun ağzından dinleyeceğimi nereden bilebilirdim! Ben büyüdükçe onun resimlediği kitaplar da artıyor, çeşitleniyor, renkleniyor; binlerce çocuk ve genç gibi benim de gelişimime eşlik ediyordu. Pek çok tekniğin ustası olarak kendini tekrar etmekten korkan, her zaman yeni şeyler deneyen, öğrenmeye açık, çalışkanlığı ve disipliniyle kendini her seferinde yeniden icat etmiş bir sanatçıydı o! Son zamanlarında geleneksel tekniklere dijitali de eklemeyi öğrenmiş, resimlemek kadar yazmaya da emek vermişti. Akademiden olmadığı, resmi olarak güzel sanatlar eğitimi almadığı halde donanımı ve yeteneğiyle sanat kariyerini inşa etmiş ve sayısız özgün eserle çocuk edebiyatına “Delioğlu” damgasını vurmuştu. Daha da büyüyünce doktora için aldığım çocuk edebiyatı derslerinde onun resimlediği kitaplar hakkında inceleme ve eleştiri raporları yazdım. Sevgili Sedat Sever Hocam’ın o sıcacık odasında onlarca belki de yüzlerce kitabı konuşurken bir kez de sıra Ayla Çınaroğlu’nun yazıp onun resimlediği, benim çok sevdiğim, “Tembel Fare Tini” serisine gelmişti. Tini’nin babasının pipo içerek resmedildiği sayfa bir arkadaşımızı rahatsız etmiş, çocuk kitaplarında böyle olumsuz figürlere yer verilmemesi gerektiğini anlatıp durmuştu. Serinin Peynirli Börek kitabıydı. Sayfada baba fare, berjer koltukta oturup bacak bacak üstüne atmış, pipo içip gazete okuyordu. O gün o çizim bizlere çocuk edebiyatının steril bir alan olmadığını aksine yaşamın tüm gerçeklerini ve çatışmalarını içinde barındırdığını bir güzel tartıştırmıştı. Çünkü aslolan çocuk okura mükemmel, kusursuz karakterler sunmak değil kitaptaki karakterler aracılığıyla duygu ve düşünce üretme alanı açmaktı. O resmin olduğu sayfayı bugün bile tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum çünkü büyüyüp de anne olduğumda onun resimlediği kitapları bu kez de oğlum İda’ya defalarca okudum. Aysel Gürmen’in kaleminden çıkan “Ninem Serisi” de bu kitapların başında geliyor. Büyük ebeveyni olmayan oğlum için nineli, dedeli kitaplar okumayı istemesem de oğlum kütüphaneden bu seriyi seçmişti. Çünkü bu nine, Delioğlu’nun ninesiydi.

İda ile kitap okurken her zaman kitabın kapağında yer alan künyeyi de okurdum. O yüzden gördüğü bir çizimin tanıdığı bir ressama ait olup olmadığını tahmin edebiliyordu. O serideki nine de Gürmen’in değil Delioğlu’nun ninesiydi, o öyle derdi. Serinin tüm kitaplarına ulaşmak için nasıl çabaladığımızı hatırlıyorum. Bu anekdot, Delioğlu’nun bir kuşağın daha zihninde nasıl iz bıraktığını gösteriyor. Ben artık epeyce büyümüş, kırklı yaşlara gelmiş öyküleri yayınlanan bir yazar olduğumda editörün notları eşliğinde bir öyküm üzerinde çalışırken kafamı klavyeden kaldırdığımda başımın üstünde onun kuşları uçtu. Uçtu uçmasına ama benim bir öykümü resimleyeceğini, birlikte bir kitap yapabileceğimizi gerçekten düşünebilir miydim? Çalışmayı bitirip dışarı çıktığımda telefonum çaldı, arayan yayımcımdı. Onun bir sergisine gideceğini ve öykümü resimlemek için ona teklif götürmeyi düşündüğünü söylüyor, benim de fikrimi soruyordu. Böylece hayalim gerçeğe dönüştü; Park Canavarı adlı kitabımla buluştuk onunla. Yıllar sonra sözleşme tarihi sona erip de yayınevinden öykümün haklarını almak istediğimde çizimler yayınevine özel kalsın yanıtını aldım. Yeni yayınevime çizimlerin satışının yapılmayacağını öğrendiğimde düşündüğüm tek şey; Delioğlu’nun çizimlerinin ne yazara, ne yayıncıya özel kalacağıydı. O kitap da diğer kitaplar gibi her şeyiyle okura özel kalmıştı! Okurun hafızasında, anılarında ve fiziksel olarak da kitaplığında özel yerini almıştı.

Bu kitapta yer alan karakterlerden birinin adı da Tini’ydi. Serçe Tini! Yıllar sonra Ayla Çınaroğlu ile sohbet ederken bu ismi fark etmeden koyduğumu, Karga Kuzi, Böcek Mini, Fare Foni gibi karakterlere çok uyduğunu düşündüğümü ama tam da onunla konuşurken Fare Tini’den etkilenip almış olabileceğini fark ettiğimi biraz da utanarak söylediğimde bana gülümsemiş, “Ne güzel, Tini’ler çoğalıyor işte!” demişti. Onun bu mütevazı hali bir sonraki kuşak olarak bana çok şey anlatıyordu. Delioğlu ile sadece eserleri aracılığıyla değil yüz yüze de tanıştığımda aynı mütevazı duruşu fazlasıyla gördüm. Konuşmaktan çok dinlemeyi, anlamayı severdi. Alçakgönüllüğü, samimi hali, dürüstlüğüyle eserleri kadar kişiliğiyle de dikkat çekerdi. Hani deriz ya böyle beyefendi insanlar kaldı mı diye… Kalmadı işte! Onu kaybedeli tam bir yıl oluyor. Aramızdan ani gidişinin ardından geçen koca bir yıl. Bu ülkede bir sanat emekçisinin sadece kalemiyle, fırçasıyla; ürettikleriyle arkasını bir yere yaslamadan, duruşundan ödün vermeden ayakta durmasının, var olmasının ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum. Binlerce kitap resimlemiş, resimlediği kitaplar farklı farklı dillere çevrilmiş, sergiler açmış, eserleri dünya çapındaki koleksiyonlara girmiş, ödüller almış, uluslararası alanda adaylıklarıyla ülkemizi temsil etmiş bir sanatçının ardından yaşanan sessizlik beni böylesi bir yazı kaleme almaya itti. İstedim ki onun ardından o olmasa da bir perşembe akşamı buluşalım. Onunla yaşadıklarımızı, onun ülkemizin sanat dünyasına kattıklarını, insanlığını konuşalım.

Elbette ilk olarak Sevgili Ender Dandul’u aradım. Uzun uzun konuştuk. Öylesine özlem doluydu ki sesi. Neredeyse yarım asırlık bir dostun ardından söylenecek çok şeyi vardı ama bir o kadar da hatıralar acıtıyor olmalıydı. Bana sadece fotoğraflarını yolladı. Elbette tüm dostlarına ulaşmak imkânsızdı. Ama yine de birkaçına ulaşıp davet ettim bu perşembe sofrasına. İstedim ki Delioğlu’nu bir de onlardan dinleyin. Bizleri kırmadıkları için her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Delioğlu, nezaketi, üretkenliği, çizgisi, yaratıcılığı, renkleriyle ve özgün eserleriyle gerçek bir sanat emekçisi olarak hep hatırlanacak. Eserlerinde düşünce oluşturmaktan çok duygu uyandırmayı istediğini dile getiren Delioğlu’nu biz de hep özlemle anacağız. Devri daim olsun! 


Aytül Akal

Mustafa…Ah Mustafa!

Kaç yıl olmuştu? Kaç yıl daha olacaktı, olmalıydı… Ama olmadı!

Onu, 1990’lı yılların başında, bir karma sergi sırasında tanımıştım. O zamanlar hep karanlık, koyu renk resimler çizerdi. Orta Çağ ressamı derdim o zamanlar ona. Benim kitaplarımı çizmesini istediğimde, atölyesinde çalıştığı masada duran renklerden seçerdim, bu turuncuyu kullan, bu turkuazı kullan diye. Hatta elimde renkli bir materyalle gidip, bu rengi istiyorum dediğim bile olurdu. Kırmadı beni. Yavaş yavaş alıştı da çizimlerine çılgın renkleri katmaya. Sadece çizgilerin değil renklerin de sihirbazı oldu zamanla.

Atölyesi Cağaloğlu’nda iken her hafta bir kez buluşurduk öğlenleri, Ender Dandul ve Mustafa ile. Ender o zamanlar Serhat Yayınlarında idi. Onlar Cağaloğlu’nda, ben bazen Karaköy’de iş yerimde, bazen Cağaloğlu’nda Cumhuriyet'te… Yakın çevrede, kebapçı kebapçı gezerdik. 

Sonra Ayla Çınaroğlu katıldı yemeklerimize. Bu kez Mustafa ve Ayla Hanım’la üçümüz ayrı buluşurduk. Mustafa sabahtan akşama kadar atölyesinde fırça oynattığı için, öğle aralarını dinlenme fırsatı olarak görür, “Haydi yemeğe” dediğimiz anda koşa koşa gelirdi. Alanımızı iyice genişletmiştik artık, Eminönü, Karaköy, Taksim’deki restoranları katmıştık lezzet portföyümüze. 

Derken Mustafa atölyesini Kadıköy’e taşıdı. Benim Karaköy’deki iş yerimden çıkıp gelebilmem zor olduğundan ve Ayla Hanım da zaten Anadolu yakasında oturduğundan, bu kez cumartesileri buluşmaya başladık. Lezzet sınırlarımızı boğaza kadar uzattık. Yemekten çıktıktan sonra sahilde yürürdük… Epeyce. Sonra dağılırdık.

Neler konuşurduk, neyi tartışırdık…şimdi o kadar uzak ki.  Fıkralarımızı hatırlıyorum. Komik öykülerimizi. Başımızdan geçen ilginç şeyleri. Geçmişteki olayları. Üçümüz bazen kız kıza olurduk, bazen erkek erkeğe. Gülerdik, çok gülerdik. 

Bir keresinde alacaklarının geciktiğinden söz etmiş, kredi kartını ödeyemediğinden yakınmıştı.  “Faize girme, ben sana borç vereyim,” demiştim. Kabul etmedi. “Para, arkadaşlığımızı bozar,” dedi. O ay sıkıntı çekmeyi yeğledi. 

Zaman zaman Ayla Hanım da ben de tablolarından satın alırdık. Geçen yıl kitap fuarında Mustafa için yapılan anma töreni için bendeki tablolarının fotoğraflarını çekmiştim, otuza yakındı. Bana çizdiği kitap sayısı ise otuzu aşkındır.

2012’de Osmangazi Üniversitesi’nde adıma gerçekleşen Yaşayan Yazarlar Sempozyumu’nda benden onur konuğum olarak tek bir isim istemişlerdi. Ben iki isim verdim: Bana inanıp kitaplarımı ilk basan yayıncı olarak Fatih Erdoğan'ı ve kitaplarımı en çok resimleyen ressam olarak Mustafa Delioğlu’nu.

Ödüllere değer vermez görünürdü ama aslında ödül veren kurumların tavrını onaylamadığından öyle görünürdü. Birçoğu hiçbir masrafını ödemeden ayaklarına çağırırlardı ödülünü alması için, gitmezdi. “Onların ödülüne de...” diye söylenirdi. İçten içe, hak ettiği gerçek değerin verilmediğinin farkındaydı, buna çok üzülürdü. Haklıydı. 

En büyük hayali çizgi roman çizmekti. Başlamıştı ama bir türlü zaman bulamazdı devam etmeye. Gün boyu çalışarak hayatını kazanmaya mecbur bırakılmıştı çünkü, aslında ülke olarak başımızın üstünde taşımamız gereken olağanüstü bir sanatçıyken... Ah sevgili ülkem…

Geleneksel yıllık toplantılarımı onun için Cumartesi günleri yapardım. Pazar günü evden çıkmak istemez, o günü ailesine ayırırdı çünkü. Peki Mustafa, Cumartesi olsun o zaman toplantılar. Geçen yıl da gelecektin, konuşmuştuk. “Toparlarsam geleceğim,” demiştin, söz vermiştin. Gelmedin. 

Aşk olsun Mustafa!


Esin Pervane

Deli Bey,

Ne zaman kibirli bir çizer görsem sizi düşünüyorum. Tevazu ve yeteneğin bir araya gelmesi ne kadar zormuş meğer. Aşırı tevazu da tersinden bir kibre benziyormuş. Yayıncılık yaşamımın başında sizinle çalışmaya başladığım için bunları geç anlamışım. Yıllar oldu, sizin kadar kolay çalışılan bir çizerle az karşılaştım. 

Aziz Nesin'in Ben de Çocuktum’u, çocukluğumdan yaşamıma sirayet eden bir kitap. Sizin çizdiğiniz basımından okumuştum. Yıllar sonra, o kitabı size yeniden resimletme şansım oldu. Atölyeye ilk gelişim; heyecan ve saygıyla pat pat çarpıyor kalbim. Sizse eşitler arası bir ilişkiyi daha ilk adımda kurdunuz. Ne peşin bir saygı bekliyordunuz ne yaşınıza hürmet.

Yaşınızı çok sonra öğrendim. Sorsanız 20 yaş eksik söylerdim. Sırrını sordum: "İşim olmasa da her gün atölyeye gelirim. Bir de gençlerle zaman geçiririm," dediniz. Gençliğinizi balkona düşen kuşu yaşatma telaşına, tekrara düşmeden daha iyisini yapma merakına, rakı sofralarındaki neşeye, çizdiğiniz kitapların sayısını unutmaya, zaman yokmuş gibi yaşamaya borçluydunuz; bunu da şimdi anlıyorum.

İyi ki bu dünyadan ve dünyamdan geçtiniz Deli Beyciğim. Sizden hâlâ öğreniyorum.


Fatih Erdoğan

“Benden önce ölme, dayanamam!” demiştim. “Asıl sen ölme!” diye cevap vermişti bir perşembe masasında. Hastalandığını duyunca, dur şunu bir hastanede ziyaret edeyim de görsün diye gittim. Hiç ciddiye almadan. Neredeyse, birlikte gülecek bir anımız daha olsun diye. Yani başka ne olabilirdi ki? Hastaneye gidersin, iyileşir çıkarsın, perşembe akşamı buluşursun. Hayat böyle devam etmiyor mu zaten? Başka türlüsü gelmedi aklıma. Oğlunu arayıp “Göstermezler, yoğun bakımda çünkü,” cevabını aldığımda da dank etmedi hâlâ. “Tamam,” dedim saçma sapan bir soğukkanlılıkla. Bir türlü konduramama hali. Tabii ki hayır hayır hayır yani…

Her şey boş geliyor artık. Ve bir yılı geçti, bu boşluk büyümeye devam ediyor. Hayat da devam ediyor evet, ama artık hiçbir şey aynı değil. Hele ki ülkemizdeki hemen hemen her evin kitap rafındaki kitaplardan en az birinin ya kapağına ya sayfalarına fırçasını dokundurmuş bir büyük sanatçının ardından yaptığımız ilk buluşmaya iki elin parmak sayısı kadar insanın geldiğini görünce… Her şey boş. Her şey boş.

80’li yılların başında Yalvaç Ural tanıştırmıştı bizi. Ben uzaktan tanıyordum, işlerini… Hayrandım. Tanıyınca kendisine de hayran oldum, insanlığını, olgunluğunu, rindliğini, sırdaşlığını, dostluğunu sevdim. (Onu sevmeyen bir tek kişi var mıdır ki acaba?) Cemal Süreyalardan miras “Perşembe” buluşmalarına ben çok geç ve daha seyrek dahil olmuştum. Dahil olur olmaz, hepsi onun gibilerden oluşan, her birinin masaya ayrı bir kalite kattığı bu insanları da sevdim. Delioğlu bu buluşmaların odak noktasıydı. O gelemediğinde olmuyordu perşembeler.

Yaptığı işi seviyordu. Ama hep arayış içindeydi. Hep söylediği bir şey vardı: “Resim yapmak istiyorum!” Çocuk kitabı resimleri onun için resim değildi, illüstrasyondu ve o başka bir şeydi. Onun istediği resim yapmaktı ve son yıllarda bence arayışları sonuç vermişti, yani “bulmuştu” ve birbiri ardınca adeta “döktürmeye” başlamıştı. Son dönem yaptığı ve sergilediği resimlere bakınca bu açık açık görülür.

Böyle düşünmek kaybımızın büyüklüğünü daha çok fark ettiriyor ve acıyı çoğaltıyor.


Ferit Avcı

Mustafa Delioğlu ile ne zaman tanıştığımı düşününce sanki milattan önceye gittim. Kendisinden önce resimlerini tanıdım. 1976 yılında Ankara Gazi Eğitim Resim Bölümü’nde okurken kitabevlerinden bulabildiğim resimli kitapları alıp incelerdim. Birkaç kez kapak resimlerini beğenip aldığım kitapların içinde kapak çizimi “Mustafa Delioğlu” diye yazıyordu. Çizimlerini hayranlıkla takip ediyordum. Kitabevlerini dolaşırken Mustafa’nın çizdiği kitap kapaklarının bir mıknatıs gibi kendine çektiğini düşünüyordum. Ankara’dan İstanbul’a taşınınca birçok arkadaşım gibi onu da tanıma fırsatı buldum. Milliyet Yayınları’nda çalışırken Mustafa’nın atölyesi bize çok yakındı. Yalvaç Ural’la birlikte öğle yemeği için Milliyet Gazetesi’ne gider, dönüşte onun atölyesine uğrardık. Oturduğunu hiç görmedim, ayakta masaya serdiği kağıtları fırça ve boyalarla buluşturuyordu. Kapısı hep açıktı. Uğradığımızda atölyede birilerine rastlardık. O kadar kitap resimlerini ne zaman yapıyor diye de düşünürdüm. İş çıkışı Cağaloğlu yokuşundan inerken omuzunda çantasıyla Sirkeci’ye kadar yürürdük. Yaşamını kitaplara adayıp ailesini ve çocuklarına bakan ender sanatçılardan biriydi.

Ödül aldığım kitabın jürisinde Fatih Erdoğan’la birlikte yer almıştı. O zamanın Kültür Bakanına kitabıma yazdığı önsözden dolayı dava açınca, şahit olarak Fatih Erdoğan’la birlikte gelip beni savunmuşlardı.

İstanbul’da ve Ankara’da açtığı sergilerde bir araya gelirdik. Resimleri, yıllardır görmediğiniz bir dostu kucaklıyormuş gibi sıcak ve samimi  gelirdi. Övündüğünü hiç görmedim. Yaptığı işlerin içinde kayboldun, diye takılırdım. Eserlerinde kullandığı renkleri saymaya kalksanız yorulurdunuz. Renkler adeta coşup karşınızda dans ederdi.

Perşembe toplantıları benden çok önce başlamış. Önce Kadıköy sonra Bostancı ben ayrılmadan önce de Ortaköy’de toplanıyorduk. Bu toplantılarda devamsızlığı olmayan tek arkadaşımız Delioğlu’ydu. Kimsenin gelmeyeceğini bilse de o katılırdı. Toplantılarımız bazen altı, bazen on, bazen de yirmi kişi olurdu. Katılanlar akademisyenler, yazarlar, şairler, ressamlar, illüstratörler, karikatüristler ile bazı yayıncılardan oluşurdu. Mustafa dinlemesini sever, arada sohbete katılırdı. Mustafa konuşanları dinlerken, ben onun kafasında yapacağı resimleri planladığını düşünürdüm.

İstanbul’dan Fethiye’nin bir köyüne taşınınca bir arkadaşıyla ziyaretime geldi. Birlikte üç gün boyunca zamanı, hayatı sergileri konuşup bol bol güldük.

Tek mutlu olduğum konu bugün ülkemizin neresine gidersek gidelim mutlaka bir çocuğun odasında Mustafa’ya ait bir sanat eserine rastlarız. Belki dünyada bunun bir örneği de yoktur. Anılarını bize bıraktı, canım arkadaşımı her gün daha çok özlüyorum.


Müren Beykan

2023 yılı özeldi. Cumhuriyet’imizin 100. yılıydı. Günışığı Kitaplığı, okurlarına armağan niteliğinde bir kitap hayal etmişti. Sevgili şairimiz Çiğdem Sezer şiirsel bir anlatı kurdu; çocuklara, ülkemizin büyük kurtuluşu için yaşamını her anlamda feda edenleri anlatacak bir minnet ve vefa şiiri: “Yüz Yaşında Bir Çınar”. 

Güzel bir mayıs günü, haber vermekte geç kalmış oluşumuzun kaygısıyla, ama uzun yıllara dayalı sıcak işbirliğimize güvenerek aramıştım üstadı, anlatmıştım kitabımızı heyecanla. Hepimiz biliriz ki, duygu insanıydı üstat. Desenlerini hayal edeceği metinleri önceden mutlaka okur, tipleri çalışır, ayrıntılara çok önem verir, özellikle resimli kitaplarda duygusal üslubunu katmerlerdi. 

İşte o gün telefonda, şiiri hemen yollamamı söyledi. Sevinçle, dedim, kapattım. Ve maceramız o dakikada başladı. İki gün geçmemişti ki, üstat aradı. “Bu fırsatı bana verdiğiniz için çok teşekkür ederim,” dedi. “Bir ay bütün işlerimi bırakıyorum, bir hazineyi çizeceğim,” dedi. Mutluluktan, heyecandan ne dediğimi hatırlamıyorum, ama bir hafta sonra ilk taslaklar gelmeye başladı… ve ardı arkası kesilmeden çalıştı, çalıştık. 

O tarihten önceki kitap çalışmalarımızda, hep kâğıt üzerine yağlıboya ya da suluboya kullanmıştı üstat. Müge İplikçi’nin çok sevilen “Uçan Salı” adlı resimli öyküsünü mesela, suluboyanın nefis olanaklarını sergileyerek desenlemişti. Yer yer çok az boyayarak hayal sahneleri yaratmıştı. Başka kitaplarımızda daha kararlı renkler ama yine özgün dokular kullandı. Bu Cumhuriyet kitabında nasıl yol alacaktı? Telefonda bana, “Artık tablette çiziyorum,” demişti; meraktaydık.

Sonrasında atölyesinde defalarca buluştuk, özellikle sayfalar ortaya çıktıkça, tek tek baktık. Lokumlar eşliğinde ıhlamurlarımızı yudumlarken kitabı konuştuk, ülkeyi konuştuk, atölyedeki hazinesine, yeni çizdiklerine daldık, hayaller kurduk... Sevgili oğlunun, onun renk renk, biçim biçim özgün dokularını tabletine arşivlediğini anlattı heyecanla. Kitap işlerinde “temiz” bir teknikle, her ortamda çalışabilme olanağı, usta elini hızlandırdığı gibi, sanatçı olarak kendini yeni bir teknolojiyle sınama fırsatıydı da onun için. Böyle ifade etmişti.

“Yüz Yaşında Bir Çınar”ın her sayfasına sıvama desen çizmeyi planlamış; “Bana bırakın, sahneler zihnimde canlandı, güvenin bana,” demişti. Güvenmez olur muyuz? Desen akışını seve seve bıraktık üstada. İyi ki.

Bu özel çalışma sırasında atölyesini ziyaretlerimden birinde yaşanan küçücük bir an, benim için de, Günışığı için de unutulmazdır: Kurtuluş Savaşı’nı anlatan ama savaşı hayranlık verici bir sembolizmle resmeden kitapta, çeşitli sayfalarda Atatürk’e de yer verilmesi doğaldı. Üstat çok titizlenmiş, Ata’nın klasikleşmiş duruşlarını, portrelerini ince ince işlemişti. O gün de tablete eğilmiş, Samsun’a çıkış sahnesindeki portreyi inceliyorduk. Birden uzandı, Ata’nın yüzünü okşadı, alnında bir leke görmüş, “Canım, hemen düzeltirim, kıyamam,” dedi. 

Çizdiği desendeki kahramanıyla böyle konuşan, derin duygularını çizgileriyle, desenleriyle anlatan benzersiz sanatçımızı sevgiyle, özlemle anıyoruz. Birlikte çalışma şansı bulduğumuz gözbebeğimiz kitaplar önümüzde, kütüphanelerde, kitapçı raflarında, okurların elinde. Hep de öyle kalacak... Yüz Yaşında Bir Çınar da iki üstadın, Mustafa Delioğlu ve Çiğdem Sezer’in en özel kitaplarından biri olarak ülkemiz çocuk edebiyatında sonsuzca var olacak.


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.