Sayfa yolu
Daha, daha yukarı: Devrim sonrasında Sovyet sporu
Yayın Tarihi: 08.11.2020 , 09:54 Güncelleme Tarihi: 08.11.2020 , 10:09
Bolşeviklerin yarattığı spor ortamının temel farklılığı neydi? Fiziki kültüre duyulan derin ilgi ve adanmışlıkla odaklanılan yeni insanı yaratma fikri ile birlikte spor, gün geçtikçe ürettiği kültürel birikimin ışığında ilerledi, büyüdü. Emek ekseninde şekillenen ve keyif alınarak yapılan bir faaliyet hâlini alan spor, devrimci bir kültür tanımladı.
Bunların tamamı ideolojisiz olamazdı. Bolşeviklerin elinde bir eylem kılavuzu vardı…
İşçilerin emeğini verimli ve estetik kılmak için de spor vardı, sosyal diyalogu güçlendirmek ve dayanışmayı sağlayıp, dostça ve keyifli vakit geçirmek için de…
Spor, para kazanmak ve mülk edinmek için değildi; hep beraber ondan haz almalı, özgürce yapmalıydık.
İşçi sınıfı ve futbol: Yeniden beraberiz
Çok geçmeden, Sovyet sporu bazı doğum sancıları çekmeye başladı. 1922 senesinde Moskova’nın işçi semtlerinden birinde, “Üretici Kooperatifi” tarafından desteklenen Presnia kulübü, 1935’te Spartak ismini alıyordu mesela. Dinamo ve CSKA’da yeni ‘rakipler’ olarak ortaya çıkıyordu. Futbolsuz olmazdı. İşçi sınıfının en popüler sporunun, işçi sınıfının vatanında olmaması olacak iş değildi!
1928 senesinin Ağustos ayında, Moskova’da düzenlenen bir Sovyet Spartakiadı’nda, ki bu ilk organizasyondu, futbol turnuvası düzenlenmişti. İki grupta toplanıldı ve 21 katılımcı kulüpten oluşan ve 12 takımın Sovyet Rusya’dan, diğer takımların ise yurtdışı ve diğer Sovyet cumhuriyetlerinden katıldığı bir organizasyon oldu bu. Aralarında Moskova, Leningrad, Ukrayna, İngiltere, Uruguay ve Özbekistan gibi farklı milli ve yerel takımlar yer almıştı. Maçlar Dinamo Stadyumu’nda oynanmıştı.
1936’da ise artık bir futbol liginin açılmasının vakti gelmişti. Futbolun cazibesi ve Sovyet yurttaşların futbola olan ilgisi pek de şaşırtıcı sayılmazdı. ‘Çempionat SSSR Po Futbolu’ isimli Sovyetler Birliği’nin en üst düzeydeki futbol ligi 1936 senesinde başladı ve lig, Sovyet ülkelerinde bulunan tüm takımların katılımına açık hale geliyordu.
Günler ilerledikçe, yeni birçok takım dâhil olmaya başladı, Sovyet ligine. 1930 yılında, ‘Proletarian Forge’ (Proletarya Demirhanesi) ismiyle Moskova’da kurulan Torpedo Moskova, Sovyet Rusya’nın 1930-36 yılları arasında traktör, havacılık ve otomotiv endüstri kollarında iş gören işçilerin bağlı bulunduğu sendikanın içerisinde kurulmuş ve vakti gelince lige dâhil olmuştu.
Öte yandan, Torpedo’dan daha eski bir zaman diliminde, 1923’te Sovyet Rusya’nın dört bir yanındaki demiryolu işçileri arasından, ‘futbolu en iyi icra eden’ işçilerin bir araya getirilmesiyle örgütlenen bir Lokomotiv Moskova takımı da vardı artık.
Yıllar ilerledi. 1945’ten sonra, bir diğer ve önemli Moskova takımı olan Dinamo Moskova, 2. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’ye bir futbol gezisi için davet edildi. Dinamo Moskova takımı da davete icabet etmekte bir sakınca bulmadı. Ama her ne hikmetse, Dinamo’nun turnuvaya katılımı Ada futbolunun adeta dengeleriyle oynadı. Glasgow Rangers ve Chelsea takımları ile beraberlik çıkaran Dinamo, Arsenal’i 4-3, Cardiff City’yi ise 10-1 gibi bir skorla geçerek Britanya’yı şoka uğrattı.
Ancak gezinin en güzel zamanı, gezinin başlangıç anıydı. Henüz İngiltere’ye giderken “Orası futbolun doğduğu yer. Dünyanın en iyileri İngiltere’de top koşturuyor” diyen Dinamo antrenörünün uğradığı şok, galiba daha sarsıcı oldu. Öncesi de vardı, Sovyetler Birliği’nde düzenlenen ilk Spartakiad organizasyonunda Leningrad takımı da İngiltere’yi 11-0 yenmişti.
Sonraları, büyük Sovyet futbol antrenörü Lobanovskiy, “Futbolda sonuç, bireylerden çok elementler ve bunların arasındaki ilişkiye bağlıdır” diyecek ve Sovyet istatistikçi Anatoli Zelentsov ile tanışması taktik ve maç verileri alanında çığır açacaktı.
Britanya’da ilginç skorlar ortaya çıkmıştı ama yine de önemli olan, halkın keyifli vakit geçirmesiydi ve futbol, bunun için en iyi seçenek olarak öne çıktı. Sovyet yurttaşı, hâlinden memnun görünüyordu.
Tabii, hayatlarında sadece futbol yoktu. Diğer spor dallarında bir çok insan eğitim alabiliyor; spor, gerçek bir eğlenceye dönüşüyordu. Hiç kimsede, SSCB’de tüm spor örgütlenmelerinin kolektif bir esas ile yapıldığına dair herhangi bir şüphe de bulunmuyordu. Bu örgütlenmeler, iş yeri bazlı olabileceği gibi bir spor kompleksinde de gerçekleşebilmekteydi.
Kurumların, kolektif işletme ya da fabrikalarının ayrı takımlarının oluşu, bu işi amatörce üstlenmeleri ve ülke içinde örgütlenen spor müsabakalarına katılmaları o dönemlerde oldukça olağan işler sayılırdı. Başarılı sonuçları alanlar profesyoneller değil, bizzat işçilerdi.
Kadim bir dostluk hikâyesi
Sporun ayrı bir meslek (iş) olarak tanımlanmasına ihtiyaç yoktu. İşçiler için ulaşılmaz bir durum, bir kariyer basamağı ya da yabancılık duyulan bir şey değildi spor. Yüzme ve atletizmde en iyi sonuçları Leningrad mekanik-optik fabrikasının işçi sporcuları, jimnastikte Moskova’nın “Fili” kulübü, bisiklette ise Rijsk vagon tamir fabrikası ve diğer kolektifler elde etmişti örneğin…
Sporda ‘yabancılaşma’ yoktu. Zaten sosyalizmde spor faaliyetleri ortaokullar, kolejler ve üniversitelerin ders programlarında yer alıyordu. Ortaokullarda hem kız hem de erkekler için zorunlu bir dersti. Okullarını tamamlayanların jimnastik, atletizm, top oyunları, yüzme vb. gibi sporlar ile tanışıklıkları zaten oluyordu.
Sovyet insanları ile spor, kadim dostlardı…
Bir Sovyet yurttaşı için, okul sonrası gittikleri yerlerde de spor faaliyetlerine dâhil olmak sıradan ve günlük olduğu kadar, çoğu zaman bedelsiz bir uğraşıydı. Örneğin, Burevestnik öğrenci spor derneğinde üyeliği olan bir öğrenci, her türlü spor olanağından (stadyum, salon, vb.) yararlanabiliyor, uzman antrenörlerle çalışabiliyor ve yıllık ücret olarak ise “bir fincan kahve fiyatı” olan 30 kopek veriyordu.
Gerçekten de komik rakamlardı ve Ekim Devrimi ile birlikte gelinen nokta göz kamaştırıcıydı.
Piyasaya ait kategoriler olan enflasyon, zam ya da fahiş fiyatlı aylık/yıllık aidat uygulamalarını vb. arasanız da bulamazdınız.
Herkes yeteneğine göre…
Peki, Sovyet sporcular nasıl seçiliyor ve eğitiliyordu? Bunun da bir yöntemi vardı. Okullarda, spor faaliyetlerinin yer aldığı eğitim programlarının uygulanabilmesi için nitelikli ilkokul öğretmenleri istihdam ediliyordu.
Beden eğitimi öğretmenleri, antrenörler eğitimli ve potansiyelli kişiler olarak yetiştirilip, görevlendiriliyor; öğretmenlerin yaptığı temel seçimlerden sonra antrenörler yeteneğe göre bir sınıflandırmaya devam ediyordu. Spor kulüpleri, bilimsel ve kamusal destek ile birlikte ve ulusal spor organizasyonlarının verdiği deneyimle sporcu yetiştirmede önemli kolaylıklar elde ediyorlardı.
Sporcular, sosyalist devletin güvencesi ve yönlendirmesi altındaydı.
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Bu konuda bakılacak ilk yerlerden birisi, Sovyetler Birliği Anayasası idi. Spor yapma ve bunun herkese eşit olarak ulaşması insani ve adil bir hak olarak anayasa metinlerinde kendisine yer buluyordu. Tarihin gördüğü en ileri anayasalardan biri olan Sovyet anayasasında sportif, kültürel ve insani gelişim önemli bir yer kaplıyordu.
Örneğin, 1977 yılında yeni anayasası hazırlanan ülkede, anayasa metni içerisinde yer alan “toplumsal gelişme ve kültür” bölümü, 1959 yılında kurulan GTO spor komplekslerinin yerine modernize edilmiş ve kitlesel katılımı daha mümkün kılan, geniş imkânlara sahip tesislerin inşa edilmesi fikrini öne çıkarıyordu.
Kaynak, olanak ya da destek Sovyet insanı içindi.
İşsizliğin ve gelecek kaygısının olmadığı, 8 saatlik çalışma saatlerinin olduğu ve eşitliklerin anayasal bir güvence ile desteklendiği bir ülkede spor yapmak zaten zor olamazdı.
Sovyetler Birliği’nde spor, bir ayrım ya da sınırlamayı değil, birçok ulus ve etnik azınlığı Sovyet toplumunda bütünleştirmeyi amaçlamıştı.
Mesela, Ukrayna ve Kafkasya’da güreş ve boks öne çıkmıştı. Kuzeydoğu Sibirya’da yaşayan bir halk olan Yakutlarda Rengeyiği yarışları, Sibirya bölgesinde yaşayan bir diğer halk olan Çukçilerde geleneksel bir oyun olan tugumga (karda yapılan güreş) ve bir Kırgız sporu olan Kuresh de vb. bu geniş kültüre katkı koymuş, bu sportif birikimin bir halkası olarak tanımlanmıştı.
Bir spor karşılaşmasında, birçok halktan oluşan büyük bir işçi ailesini, ülkesini temsil etme coşkusu ve onurunu yaşamak, öyle herkese nasip olmazdı!
Ekim Devrimi’nin açtığı kapıdan girenler, hayallerinin gerçek olabildiğini gördüler. Ütopya olduğu söylenenlerin, aslında ütopya olmadığına, başka dünyalara ya da güçlere havale etmeden, tarihi insanın, kendilerinin yapabildiğine bizzat tanıklık ettiler.
Sosyalist spor ise, Sovyet örneğinde sayısız ilke imza attı. Kitlesel spor, kamusal olanaklar, bedelsiz erişim, fırsat eşitliği, dostça paylaşım, kültürel zenginlik ve birliktelik, entelektüel uğraşı, düzenli ve keyifli zaman imkânı, amatör ruh ve dahası…
Sosyalist spor, özetle borsada değil, arsada oynanan oyunun ta kendisiydi.
Çok da konuşmaya gerek yok.
Ekim Devrimi’nin varlığı, iflas eden ile ilham verenin ne olduğunu çoktandır kanıtlamış durumda…
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.