Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Cumhuriyet ve sosyalizm: Yarım kalan bir vaat için yürümek

Okuyan’ın analizleri, solun son otuz yıllık tarihini bir altüst etme denemesi olarak da okunabilir, bir yerli yerine oturtma çabası olarak da.

İskender Özturanlı

Yayın Tarihi: 03.06.2025 , 08:24 Güncelleme Tarihi: 03.06.2025 , 08:43

Cumhuriyet ülkemizde öyle kuvvetli bir birikim üretti ki, ancak yitirmeye başladığımızda kadri kıymeti yeniden bilinmeye başlandı.

Bugün bir netice olarak AKP iktidarında cisimleşen çok haşin darbelerle neredeyse zirveye varan bu süreç, bizde olduğu gibi birçok ülkede de, siyasal iktidarların parti ve görüş fark etmeksizin büyük sermaye ve teknisyenler ilişkisi içinde, cici örüntülerle kurulmuş liberal demokrasilerin müesses siyasal nizamının içinde yok oldu, gitti.

Günümüzün dünyasında, halkına olan hesabı vermekten çok, sermayeye ve küresel emperyalizme esir olan bir “şirketler devleti” ve “borç devleti” modeli hüküm sürmekte. Kamusal hayatın bir eşitlik idealiyle birlikte topyekûn kaybolduğu, cumhuriyetçiliğin yani cumhuriyet kavramının yittiği, solun da artık bir alternatif haline gelmediğine inanılan dönemler bunlar. Liberal demokrasi, sahte çok kültürlülüğü, sivil aksiyonları ve kurumsal hukuksal çeşitliliğiyle bugün eşitlik idealini çoktan ıskat etti. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi cumhuriyetçiliğin temel kavramları teşebbüs hürriyeti, finansal genleşme, tüketim özgürlüğünün soğuk sularında eridi gitti.

Cumhuriyet bugün, bizde sanıldığı gibi monarşiye karşı sadece kağıt üstüne bir eşit yurttaş olma hali, yurttaşların hukuksal güvenceleriyle yaşadığı bir hoşgörü ve ilerleme ortamından ibaret değildir. Saltanata karşı bir hukuksal ilerici düzen vaadidir ama bu düzende, kamusal ve etkin denetim, oligarşi karşıtı ve farklı katmanlardan oluşan bir halk tasavvuru, ücretsiz, laik bir kamusal eğitim öngörüsüdür de.

Cumhuriyet elbette özünde ütopik de olsa bir eşitlik ve özgürlük vaadidir. Birçok ülkede Cumhuriyetçiliğin burjuva karakter taşıması ve hatta kimilerinde burjuva devrimleriyle iç içe geçmesi, onun tarihte solla iç içe gelişmediği anlamına gelmez. Sosyalistlerin, Komünistlerin Cumhuriyetçiliğin doğuşunda ve doğasında olmaları ve hikâyenin en başından beri etkin siyasal aktörler olarak yer almaları, Marx’ın cumhuriyetçiliğinden tutun da ülkemizin milli mücadelesinde ve sonrasında (kurtuluş ve kuruluşta yani) komünistlerin ileride tasfiye edilecek olsalar da bütün mücadelenin içinde, önünde ve omurgasında olmaları inkar edilemez gerçekliklerdir.

Jean Jaurès’nin yıllar öncesinin büyük Cumhuriyet ve Sosyalizm tartışmalarında dediği gibi: “Sosyalizm cumhuriyetçilikte saklıdır ve onun doğal bir sonucudur, Cumhuriyet … sosyalizmin siyasi formudur, bir şekilde onu çoktan kapsamıştır” (Selman Sac, Jean Jaurès, Cumhuriyetçi Sosyalizmin İmkanı). Hatta Jaurès’nin daha da ileri giderek, cumhuriyetin sosyalizm olmadan boş bir vaat olacağını ve gericilerin kolay bir avı haline geleceğini de söylediğini ekleyelim.
Bugün ülkemizde yaşanan tamamen budur, Cumhuriyet kamusal, devletçi, eşitlikçi-halkçı, bağımsızlıkçı özünü kaybettiği için sermaye ve gericiliğin ikili kıskacıyla boğulmaktadır. AKP iktidarı bunun doruk noktası olmuştur o kadar. Üstelik, post-modern demokrasi çığırtkanları ve neoliberal çoğulculuk teorisyenleri tarafından ideolojik olarak mahkum edilmiş, dayanıksız ve korunaksız kalmıştır.

Üstelik gelişip büyüyen sermayenin kurduğu çatı düzeninde her şeyin piyasalaşması, sivil, liberal ve kimlikçi bir solun kültürel hegemonyası, darbelerle hırpalanan yorgun bir sol düşünce ve eylem pratiği, düzen partilerinin ve müesses siyasal nizam ya da düzen siyaseti tarafından kamusal alanın boşaltılmasına neden olmuştur.

Bu tam da “Res publica”nın “aralarında aile bağı ya da yakın bağlar olmayan insanlar arasındaki birliktelik ve karşılıklı taahhüt bağlarını temsil eden”, yani “arkadaşlık ya da aile bağlarından çok bir kitleye, bir halka, bir politik uygulamaya ilişkin bağ” (R. Sennett) olduğu gerçeğinin tersyüz edilmesine neden olmuştur. Neoliberal sermayenin yarattığı büyük eşitsizliklerin bir sonucu olarak, erdemli ve eşit yurttaşlık ilişkilerinin kurulduğu kamusal alanda doğan büyük anaforda, bir yer değiştirme ile tarikat ve cemaat gericiliğinin payanda haline geldiği bir anti laik piyasa düzenin anahtarı ögesi oluştu. Bu asla gözden kaçmamalı.

Bu durumda, elbette ki elimizde bir Cumhuriyet kalmamıştır ya da kalmışsa bile bu artık “kimsesizlerin kimsesi olan” bir cumhuriyet değildir. Ya da, zamanında Atatürk’ün tanımladığı gibi artık adı Cumhuriyet olan bu idarenin “fazileti ahlakiyeye müstenit bir idare” olmadığı, “faziletli ve namuskâr insanlar yetiştiremediği”, içeriği yok olmuş bir cumhuriyettir.

Oysa ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öyküsü, bu toprakların binlerce yıldır üzerindeki ağır perdenin kaldırıldığı bir hakikat mücadelesidir. Hem Osmanlı dönemindeki saltanat ve hilafetin halksız yönetimlerine, hem emperyalizmin örtülü ve açık örtülü işgallerine, iç savaşlara ve isyanlara, büyük kayıplara, yokluğa, yoksulluğa, gericiliğe karşı bir halk hareketinin temsili demokrasisi ve devlet yönetimi anlamına gelmektedir.

Cumhuriyet bir yandan tamamlanmamış bir proje olmasına karşın, muazzam bir miras ve sınırsız bir devinim, devrim ve ilerleme gücüdür, kamusal bir kalkınmanın, bağımsızlıkçı bir politikanın, modern ve aydınlanmış bir eğitim hamlesinin de adıdır.

Bugün bu devinim iktidardan ve devlet yönetiminden hayli uzağa düşmüş durumda. Dahası bugün ülkeyi yönetenlerin için de, “terörsüz Türkiye” adı altındaki yeni düzenlemelerdeki muhatapları için de, Cumhuriyetin aşılması gereken bir 100 yıllık hikaye olarak görüldüğü ve yakında yapılması düşünülen yeni Anayasa tartışmalarında, Cumhuriyetle bugüne dek kısmen ertelenen bir nihai hesaplaşma olacağı mukadder görünüyor.

Tam da bu noktada Cumhuriyet’i kuran parti dahil olmak üzere, sol kesimlere de yerleşmiş bulunan mahcup Cumhuriyet savunusunu derinden değiştirecek önemde bir kitap yayınlandı.
Cumhuriyet ve Komünistler adıyla yayımlanan, Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan ile Kırmızı Kedi Yayınevi’nin kurucusu Haluk Hepkon’un yaptğı bu söyleşi kitaba dikkat çekmek istiyorum. Okuyan burada Türkiye’deki sol geçmişinin bütün geleneksel referanslarına atıfta bulunan hayli cesur, sindirilmiş bir Cumhuriyet savunusu yapıyor: Bu savunun ilkesel dayanakları kritik önemde. “…Partimiz daha kurulur kurulmaz bağımsızlık mücadelesine katıldı ve cumhuriyetten yana taraf oldu” diyor Okuyan, “Riyakârlık, takiyye yaparak değil, ideolojimiz, ilkelerimiz gereği. Sonradan göre Cumhuriyetçi değiliz”.

Okuyan’ın analizleri, 12 Eylül darbesindeki ağır travmanın etkisiyle, solun giderek devlet karşıtlığına, sermayeye ve sermayeci sivil topluma, kimlik politikalarına yaslanan son otuz yıllık tarihini bir altüst etme denemesi olarak da okunabilir, bir yerli yerine oturtma çabası olarak da: “Türkiye’de solun geleceği, 1923’ün referanslarıyla örülür demiyorum ama bu topraklardaki ilerici çizgiye, geçmiş birikime sırt dönerek devrimcilik yapamazsın. Nasıl seveceksin bu ülkeyi şimdi?”

Yazımın girişinde belirttiğim gibi ülkemizdeki ağır gerici baskının, aydınlanma krizinin nasıl aşılacağı meselesine bir kez daha dönmek istiyorum. Aydınlanma değerlerinden kamuculuğa, bağımsızlıktan halkçılığa her türlü Cumhuriyet değerinin yerle yeksan edildiği, yarım kalmış, kadük bırakılmış bir program olan Cumhuriyetin bu krizi aşması, halkın bu birikimi sürece dahil edebilecek arzuda bir siyaset üretmesiyle mümkündür.

Ülkedeki cumhuriyetçi birikime soldan, TKP’den gelen bu destek, katkı ve ittifak çağrısı çok kritik önemdedir, dikkate alınmalı ve tartışılmalıdır.

Solu olmayan bir Cumhuriyetçilik nasıl kadük kalmaya mahkûm ise, Cumhuriyetçiliğe dayanmayan bir solun da genişleyici ve kapsayıcı bir gelecek kurma iddiası zora girer.

Bu çetin meselenin aşılması adına Okuyan’ın önerilerini son derece değerli buluyorum ve yazımı kitabın belki de en önemli bölümündeki temel çağrıyı bütünüyle aktarmak istiyorum:

“Bütün bunlar niye geldi başımıza? Neden artık Türkiye’de bağımsızlık bir pozisyon değil, varılması gereken bir hedef haline geldi? Neden NATO üyesi oldu? Laiklik niçin ayaklar altına alındı? Bunlara bakalım ve bunların sınıfsal kaynakları konusunda yeni bir pencere açalım. Komünist olmanızı istemiyoruz. Böyle bir zorunluluk yok ama Türkiye’deki sınıfsal meseleyi görmeden bu sorunlara çözüm bulamayacaksınız. Yani Türkiye niye bağımsızlığını kaybetti buna yanıt bulamasınız. Laiklik neden bu hale geldi buna yanıt bulmazsınız. Nasıl adlandırmaya devam edersiniz, önemli değil. Biz sosyalist ekonomi deriz sen devletçi ekonomi dersin. Biz aydınlanma mücadelesi deriz sen laiklik dersin. Biz bağımsızlık deriz sen Atatürk milliyetçiliği dersin. Önemli olan buradaki bu temel meselelerde birbirimizi anlamak, yakınlaşmak ve ortak bir yürüyüş. Bu ortak yürüyüşün sosyalizmi içermemesi, ona düşman olması artık mümkün değil. Türkiye’de bundan sonra enerjiden tarıma her konuda bir sorunu gerçekten çözeceksen, özel sektörün ilgasını hedefleyeceksin. Devletçi bir ekonomiye ihtiyacımız var. Bu gözüküyor ve bunu görmek için komünist olmaya gerek yok.”

Kemal Okuyan: Cumhuriyeti ayağa kaldıracaksak holdingler ve tarikatlardan kurtulmalıyız
kk

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.