Sayfa yolu
ÇEVİRİ | 'Sıfır atık' ülkesi olacağını söyleyen Türkiye, Avrupa'nın atıkları için nasıl bir çöplük haline geldi?
Dış Haberler
Yayın Tarihi: 22.02.2025 , 01:17 Güncelleme Tarihi: 25.02.2025 , 13:52
İngiliz The Guardian gazetesinde, Türkiye'nin Emine Erdoğan'ın "Sıfır Atık Projesi" girişimini duyurmasından kısa bir süre sonra nasıl dünyanın en büyük plastik atık alıcılarından biri olarak öne çıktığı ele alındı.
Dört gün önce Alexander Clapp imzasıyla yayımlanan makalede, Türkiye'nin bu süreçte Avrupa’nın adeta bir çöplüğü haline geldiği vurgulanıyor.
Cumhurbaşkanlığı'ndan İngiliz gazetenin makalesine yanıt ise dün geldi. Yazının bir manipülasyon olduğunu iddia eden İletişim Başkanlığı, Türkiye'nin geri dönüştürülebilir atıklarla ilgili mevzuatı ve uluslararası ödüller de dahil olmak üzere Sıfır Atık Hareketi'nin başarılarının, makalenin bir kara propagandadan ibaret olduğunu gösterdiğini savundu.
Projeye ilişkin birtakım verilerin paylaşıldığı yanıtta, "'Çevre duyarlılığı' kisvesi altında böylesine faydalı bir projeyi hedef almak, kasıtlı bir manipülasyon ve propaganda kampanyasına işaret ediyor" ifadeleri kullanıldı.
The Guardian'da yayımlanan yazıyı okurlarımız için çevirdik.
Çeviri: Yusuf Sağlamoğlu
2016'nın sonlarında serin bir akşamda, Adana'dan birkaç kilometre ötede, İzzettin Akman isimli bir Kürt çiftçi, bir inşaat kamyonu onun narenciye bahçelerinin kenarına yanaşıp durakladıktan sonra yol kenarına büyük bir çöp yığını döktüğünde, beton çiftlik evinin ikinci katındaki balkonunda oturuyordu. Kamyon şoförü, kamyonu çekmeden önce bir kese kağıdını ateşe verip çöp yığınının üzerine atarak içine yükseldikleri gökyüzünden daha siyah bir alev püskürmesini tetikledi. Akman ayağa fırladı, sandaletlerini giydi ve toprak garaj yolundan çatırdayan çöp yığınına doğru koşmaya başladı. Akman ona ulaştığında çöpler tıslayan bir alev kütlesine dönüşmüştü. Plastik, yanarken daha fazla ısı yaymasına rağmen ahşap ya da kağıttan daha az yanıcıdır. En az ikisi kadar, rüzgarda savrulma ve Akman'ın durumundaki gibi yaklaşık 50 dönümlük portakal ve limon ağaçlarını yakma kapasitesine sahip. Akman küfrederek hızla eve döndü, bir kova kaptı ve yol kenarındaki bir dereden aldığı suyla söndürmeye çalıştığı yangına geri döndü.
Akman su dökmeye devam etti. Yaklaşık bir saat sonra alevler sönmeye başladı, ardından da yarı yarıya yanmış binlerce çöp parçasından oluşan bir yatak ortaya çıktı. Akman yanan yığını incelemek için diz çöktü, şeker ambalajı parçalarını ve makyaj malzemelerini parmak uçlarıyla çevirirken tuhaf bir şeyle karşılaştı. Paketin üzerindeki yazı Kürtçe değildi. Türkçe de değildi. Akman hâlâ yanmakta olan plastiği tırmalamaya devam ederek fiyat etiketlerini aradı. Birkaç tane buldu. Euro ve Pound cinsindendi.
On yıllardır, kendisinden önceki nesiller gibi Akman da portakal ve limon toplayarak ve bunları Avrupa'ya ihraç ederek geçimini sağlıyordu. Şimdi Avrupa çöplerini ters yöne, onun narenciye bahçelerinin en ucuna gönderiyor gibi duruyordu. Akman, yığının arasından çıkan tek tük kömürleşmiş meyve suyu kutuları karşısında şaşırmaktan kendini alamadı ve arazisinin sınırında yürürken “Bu benim portakallarımla yapılmış olabilir,” dedi bana. Çöp dağı, hoyratça atılmasından altı yıl sonra, kül ve plastikten oluşan yumrulu bir höyük haline gelmişti. Çöpün Akman'ın arazisinin yanına yığılmasından birkaç hafta sonra, narenciye ağaçlarının çoğunun yaprakları sararmaya başladı. Sonraları portakal ve limonlar yere dökülmeye başladı. Bir yıl sonra, Akman'ın kayıpları ailesini ciddi mali sıkıntıların eşiğine getirdiğinde, ağaçlar hiç meyve vermiyordu. Bir narenciye çiftliğinin yan tarafında ateşe verilen bir kamyon dolusu çöpün, yalnızca bir saat kadar yansa bile, çok daha uzun vadeli bir hasarın katalizörü olabileceği görülüyordu. Çöp yığını söndürüldükten günler sonra duman yaymaya devam etti ve büyük olasılıkla Akman'ın narenciye ağaçlarını tozlaştıran arı popülasyonunun yok olmasına neden oldu. Ve Akman'ın sulama sistemine su sağlayan dereye karışan sayısız yarı erimiş plastik parçası, milyarlarca mikroplastik ve kirletici maddeye ayrışıp sonunda ağaçların içine çekilerek köklerini insan atardamarlarındaki yağ parçacıkları gibi sıkıştırmadan önce bahçelerine doğru dolaşmıştı.
Akman'ın çiftlik evi Türkiye'nin güneydoğusunda, Suriye sınırından arabayla yaklaşık iki saat uzaklıkta, Toros dağlarından eriyen kar sularının, güneyde pırıl pırıl parlayan Akdeniz'e döküldüğü yeşil bir ovada bulunuyor ve büyüleyici bir manzaraya sahip. Yollar gerçekten de taze portakal gibi kokuyor, kayalık çıkıntılar ortaçağ manastırları ve tarihi surlarla çevrili ve toprağın verimliliği efsaneleşmiş durumda. İnsanların gezgin, göçebe bir yaşamdan yerleşik, tarımsal bir yaşama ilk kez burada geçtiğine inanılmasının iyi bir nedeni var. Akman'la tanıştığımda portakal ve limon ağaçları iyileşmeye başlamıştı. Ancak Adana çevresindeki arazi için aynısı söylenemezdi. Çiftliğinin kenarına dökülen birkaç ton çöpün tek seferlik olmadığı ortaya çıktı. Bu, daha büyük, daha organize ve daha uğursuz bir şeyin başlangıcıydı.
1940'lardaki ticaret fuarlarında ve sergilerde plastiklerin kitlesel olarak piyasaya sürülmesinden bu yana plastik, tüketici onunla işinin bittiğine karar verir vermez gözden kaybolacak bir malzeme olarak halka pazarlanmıştı. Hidrokarbon rafinasyonunun kimyasal yan ürünlerinden üretilen plastiğin iki avantajı bulunuyor: yapıtaşları enerjinin kendi üretiminden elde edildiği için üretimi son derece ucuz ve kullanımı son derece kolaydır. Ancak plastik, saniyeler içinde kullanılan ürünlerin ayrışmasının neredeyse jeolojik zaman ölçekleri gerektirdiği saatli bir gezegensel zaman bombasına eşdeğer, sürdürülemez bir çevresel maliyeti de beraberinde getiriyor. İster bir çim sandalye ister bir paket servis kutusu olsun, insanların 1950'den bu yana attığı 9 milyar ton plastiğin kaderi hemen hemen aynı. Hepsi hâlâ bir yerlerde bir şekilde varlığını sürdürüyor. Büyük bir kısmı binlerce yıl boyunca neredeyse sonsuz sayıda küçük parçaya ve kirleticiye ayrışarak yok olacak ki bunun yıkıcı etkisi ancak şimdi anlaşılmaya başlandı.
80'li yıllarda plastiğin ortadan kaldırılmasıyla ilgili sorunların giderek daha fazla farkına varılmaya başlandı. Mikroplastikler - 2004 yılına kadar bu terim kullanılmamıştı - Hawaii kıyılarında yeni doğmuş albatros yavrularının midelerinde, Long Island Sound sularında ve balıkların bağırsaklarında tespit edildi. Çöpe attığımız onca plastiğe gerçekten ne oldu? O on yıl içinde petrokimya endüstrisi, giderek büyüyen reklam krizine bir çözüm buldu. İyi finanse edilmiş bir pazarlama atağıyla üreticilerine göre plastiği atmak gezegeni yok etmek zorunda değildi. Hatta yardımcı bile olabilirdi. Çünkü plastiği çöp sahasına atmanıza gerek yoktu. Yakmanıza da gerek yoktu. Çözüm onu geri dönüştürmekti.
Geri dönüşüm başlı başına bir mit değil. Sonuçta gazetenin eski bir sayısını gazetenin yeni bir sayısına dönüştürmek mümkündür. Eski bir alüminyum Dr Pepper kutusunu yeni bir alüminyum Dr Pepper kutusuna dönüştürmek de öyle. Elektronik atıklardan elde edilen bakır ve sökülen gemilerden elde edilen çelik, yeni elektronik ürünlere ve yeni çelik yapılara dönüşebiliyor. Ancak plastiklerin çoğunun etkili bir şekilde geri dönüştürülebileceği fikri, büyük ölçüde bir aldatmaca, gerçekte geçerli olmadığı bir malzemeye “döngüsel ekonomi” empoze etme girişimiydi. Çünkü eski plastiğin çoğunu hem işlevsel hem de ekonomik yeni plastiğe çevirmek hiçbir zaman mümkün olmadı. Süreç basitçe işlemiyor.
En belirgin zorluk malzeme ile ilgili. Plastik, esas olarak kimyasal yapı ve katkı maddesi miktarı bakımından farklılık gösteren binlerce farklı sentetik polimer kombinasyonu için kullanılan geniş bir terimdir. Bir geri dönüşüm uzmanı plastikleri peynilere benzetiyor: mozzarellayı eritip parmesan üretmeyi beklemek ne kadar olanaksızsa, plastikte de polistiren, polipropilen veya polivinil klorür elde etmek için polietileni parçalamak ya da azaltmak mümkün değil.
Bu sorun daha 1969 yılında Amerikan Petrol Enstitüsü ile beraber Esso ve Chevron tarafından finanse edilen bir dizi çalışmada petrokimya endüstrisi, plastiğin mucizesinin kendine özgü kimyasal yapısından kaynaklandığı gerçeğinden yakındığında ortaya çıkmıştı. Kimyasal madde üreten Dow Chemical isimli tekelin yöneticilerinden biri olan Thomas Becnel, "[Plastiği] bu kadar popüler yapan moleküler yapının bazı imha sorunları yaratması çok ironik bir durum," diyor. Plastik çöp sahasında doğal olarak parçalanmıyordu. Yeniden eritilemiyordu. Sadece birikmeye devam ediyordu.
Bir de geri dönüşümün ekonomik boyutu var. Yeni plastik üretmek eski plastiği diriltmeye çalışmaktan hep daha ucuz olmuştur. American Kimya Konseyi, 1969 yılına ait Cleaning Our Environment ("Çevremizi Temizlemek") başlıklı bir raporunda bilim insanları ve mühendislerin atıkları geri dönüştürmeyi ya da kârlı bir şekilde bertaraf etmeyi öğrenmelerinin her zaman mümkün olduğunu ancak bunun yakın zamanda geniş çaplı olarak gerçekleşmesinin mümkün görünmediğini iddia etmişti.
Burada bağlantılı bir sorun var. Eski plastik kârlı bir şekilde yeni plastiğe dönüştürülebilse dahi bu, örneğin çelikte olduğu gibi çok fazla tekrarlanabilecek bir süreç değil. İki ya da üç kullanımdan sonra plastik, üretim akışlarına geri döndürülemeyecek kadar aşınır; bu da geri dönüşümün nihai imhayı asla engellemediği, yalnızca geciktirdiği anlamına geliyor. Bir plastik lobisi olan Vinil Enstitüsü'nün 1986'da kabul ettiği gibi: "Geri dönüşüm, bir ürününün imha edilmesine kadar geçen süreyi uzattığı için kalıcı bir katı atık çözümü olarak düşünülemez."
Geri dönüşümün plastiğin imhasına yönelik makul bir çözüm sunmamasın bir diğer sebebi giderek zehirli bir süreç olduğunun ayyuka çıkmasında yatıyor. Geri dönüşümün plastiğin bertarafı sorununa uygulanabilir bir çözüm sunmamasının son nedeni nedir? Bunun bir zehirleme süreci olduğu giderek daha fazla ortaya çıkıyor. Tüketici plastiği, alev geciktiriciler, plastikleştiriciler, dengeleyiciler gibi çeşitli yeterince regüle edilmeyen katkı maddeleri içeriyor; bunlar atılsa ve çelik variller içinde gelişmekte olan ülkelere gönderilse, tehlikeli toksik atık türleri ve dolayısıyla yasadışı ihracat olarak kabul edilecektir. Geri dönüşüm sürecinin - bu plastiklerin yıkanması, parçalanması ve eritilmesi - bu zehirleri ortadan kaldıracağını düşündüğünüz için bağışlanabilirsiniz, fakat geri dönüşüm aslında tam tersi bir etkiye sahip: bu toksinlerin süzülmesi ve yeni üretilen plastiğe yayılması, göç olarak bilinen bir süreç.
Yine de, plastik geri dönüşümüne karşı en önemli argüman şu olabilir: işe yarasa bile, kârlı ve güvenli olsa bile, plastiği geri dönüştürmek küresel çöp krizimizi yönlendiren motoru asla hedef alamaz. Bu bizim sürdürülemez üretim çıktımız. Artık ortada daha fazla geri dönüştürme iddiasındaki ülkelerin aynı zamanda daha fazla plastik atık ürettiğini gösteren 40 yıllık kanıt var. Sınırlı sayıda yeniden üretilebildiği için plastik, devamlı olarak işlenmemiş reçine girdisine ihtiyaç duyar; yani plastiği "geri dönüştürme" eylemi bile hiçbir zaman atıkları azaltmaz, aksine daha fazlasını garanti eder. Plastik geri dönüşüm "çözümü" kamuoyuna sunulduğundan bu yana
ABD'deki net plastik atık çıktıları hızla artarak 1980'de kişi başına yılda 27 kilogram iken 2018'de kişi başına 99 kilograma yükseldi. Petrokimya endüstrisi bütün bunları bir nesilden uzun süredir biliyor. Yine de geri dönüşüm, kendi yarattığı dehşet verici çöp salgınına bir cevap olarak ortaya çıktı.
2017 yazında Emine Erdoğan başkent Ankara'da bir sahneye çıkarak İzzettin Akman'ın ülkesi için yeni ve büyük bir plan açıkladı: önümüzdeki 15 yıl içinde Türkiye'nin kendisini "sıfır atık" bir ülkeye dönüştürecekti. Elbette, diğer ülkeler yeşil bir geleceğe geçişlerine yakıt emisyonlarını azaltarak, rüzgar santralleri inşa ederek ya da karbon çıktılarını vergilendirerek başladılar. Ancak Erdoğan'a göre, Türkiye'nin dönüşümü başka bir yerden başlayacaktı. Bu dönüşüm 85 milyon Türk vatandaşının evlerinde başlayacak ve Türkler çöplerini yok edeceklerdi.
Doğrusu, ülkenin çöp atma konusunda yakın geçmişteki sicili korkunçtu. Geçtiğimiz 30 yıl içinde Türkiye, dünyadaki herhangi bir yer kadar plastik bağımlısı haline gelmişti. Yarım bin yıl öncesine, topraklarındaki her topluluğu mermer sebillerle, serbestçe akan su "köşkleriyle" süslemek isteyen Osmanlı sultanlarına kadar uzanan bir gelenek olan halka açık çeşmeler ağının, 1984 yılında Türkiye'ye tanıtılan ve 2000'lerin başında Türklerin günde on milyonlarca satın aldığı polietilen tereflattan veya PET'ten yapılan su şişesinin amansız rahatsızlığı karşısında hiçbir şansı yoktu. Pamuk çuvallarla alışveriş yapanlara meyve ve kuruyemiş satan sokak pazarları yerini, akla gelebilecek her şeyi düşük yoğunluklu polietilen poşetlere (içinden görülebilecek kadar ince olan plastik poşetlere) koyan süpermarketlere bıraktı. 2010 yılına gelindiğinde Türkler yılda 35 milyar adet poşet atıyordu.
Bu plastiğin %90'ından fazlası katı atık sahalarına, kırsal bölgelere ya da denize karışıyordu; Fatih Akın'ın Cennetteki Çöplük adlı belgeselinde kaydedilen bir trajedi. Belgeselde uzun bir aradan sonra dedesinin Karadeniz'in yukarısındaki dağlarda çay yetiştirdiği pitoresk köyüne dönen ünlü Türk Alman sinemacı, köyün dış mahallelerini bir açık hava çöplüğüne dönüştürme planını gerçek zamanlı olarak ele alıyor. Köydeki hiç kimse çöp sahasını istemiyordu; yetkililer arkalarından iş çevirdi ve sahanın yapımı yine de devam etti. Sonuç, tamamen öngörülebilir bir sorun olan plastiğin kasabaya akması oldu ve Akın'ı acı bir hükme vardırdı: "Çöp, toplumumuzun küresel dışkısıdır."
First Lady Erdoğan'a göre o Türkiye yakında sadece kötü bir anı olacaktı. Onun kampanyası, plastiği verimli bir şekilde toplayıp geri dönüştürerek "kontrolsüz atıkları önleyecek" ve "gelecek nesiller için yaşanabilir bir dünya" ile sonuçlanacak devlet destekli bir proje aracılığıyla "temiz bir Türkiye" yaratacaktı.
Temiz bir Türkiye! Yaşanabilir bir dünya! İlerleyen yıllarda Sıfır Atık Projesi Erdoğan'a övgüler yağdıracak - bir İstanbul gazetesi "Sıfır Atık Projesi sadece bir kampanya değil, bir duygudur" diye yazdı - ve BM'den Dünya Bankası'na kadar çeşitli küresel kurumlardan ödül üstüne ödül alacaktı. Erdoğan, girişimini anlatan "Dünya Ortak Evimiz" adlı bir kitaba katkıda bulunmuş ve bu kitabı Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin, inşaatı yakın zamanda eski bir ormanı yerle bir eden 1150 odalı sarayın bahçesinde toplanan çocuklara okumuştu. Sıfır Atık Projesi, iklim kriziyle mücadelede kararlılığının altını çizmek için Türkiye'nin dünyanın dört bir yanındaki diplomatik misyonları tarafından benimsenen bir dış politika aracı olarak bile kullanılacaktı. Eski Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "İsrafın haram olduğu bir dinin ve ekmeği yerden öpüp alnına koyan bir medeniyetin mensupları olarak bu tehdide karşı öncü bir rol üstlendik" diyordu.
Ancak Türkiye'nin kendini böylesi bir uluslararası öykünmeye layık sıfır atık ülkesi olarak ilan etmesinde küçük bir sorun vardı. Erdoğan girişimini açıkladıktan kısa bir süre sonra Türkiye, gezegendeki en büyük plastik atık alıcılarından - ve en büyük çöplüklerinden - biri olarak öne çıktı.
İngiltere ve Avrupa'dan gelen bir kamyon dolusu çöpün Akman'ın narenciye ağaçlarının yanında yakılmasından birkaç ay sonra ve Erdoğan'ın Türkiye'yi sıfır atık ülkesi ilan etmesinden sadece birkaç hafta sonra, 2017 yılında Çin Komünist Partisi de artık çöp kabul etmeyeceğini dünyaya bildirdi.
Petrokimya sektörünün 80'lerdeki geri dönüşüm hamlesi hep bir sahtekârlıktı. İngiltere ve Avrupa'dan gelen bir kamyon dolusu çöpün Akman'ın narenciye ağaçlarının yanında yakılmasından birkaç ay sonra ve Erdoğan'ın Türkiye'yi sıfır atık ülkesi ilan etmesinden sadece birkaç hafta sonra, 2017 yılında Çin Komünist Partisi de artık çöp kabul etmeyeceğini dünyaya bildirdi.
Petrokimya sektörünün 80'li yıllardaki geri dönüşüm hamlesi hep sahtekârcaydı. Plastik geri dönüşümünün mümkün olmadığı biliniyordu. Ancak burada daha derin bir adaletsizlik söz konusuydu. Çünkü önümüzdeki on yıllar boyunca, vatandaşlarının plastik çöplerinin sürekli artan yığınlarını işlemek zengin ülkelere düşmeyecekti. Plastik atıklar 90'lı yıllarda büyük ölçüde, her türlü ekonomik fırsattan yoksun olan ve Batı'nın çöp kaplarına dönüşmeleri inanılmaz bir ironiyi de beraberinde getiren yoksul ülkelere gönderilecekti: Bu ülkeler, kendi büyüyen çöp çıktılarını zar zor yönetebilen ülkelerin ta kendileriydi.
90'lı yılların başında Çin, dünyanın herhangi bir yerinde bir geri dönüşüm kutusuna atılan plastiğin yarısının alıcısı haline geldi. Tozlu mısır gevreği torbaları, buruşturulmuş gazoz pipetleri, ezilmiş polistiren yumurta kartonları - yıllarca hiç düşünmeden çöpe attığımız tüm bu şeyler, kamyonlarla yakındaki bir malzeme geri kazanım tesisine, oradan da bir limana, oradan da binlerce mil öteye, geri dönüşüm kutunuzun içindekileri işlemekte uzmanlaşmış yüzlerce Çin köyüne taşınan zorlu, dünyayı saran, karbon kusan yolculukların nesneleri haline geldi.
2000'li yılların başında Amerikan atığı ABD'nin Çin'e yaptığı en büyük ihracatlardan biri konumuna gelmişti. En az bu kadar plastik atık, devletin geri dönüşüm kotalarının genellikle kirli bir sırra dayandığı Almanya gibi kendini öven çevre koruyucuları tarafından AB dışına atılıyordu: Almanların geri dönüştürüldüğünü iddia ettiği plastiğin çoğu aslında gerçek akıbetinin pek de belli olmadığı dünyanın öbür ucuna gönderiliyordu.
Çin artık plastik atıklarını kabul etmeyeceğini dünyaya bildirdiğinde, birçok zengin ülke sadece çaresiz yeni alıcılar ya da korumasız sınırlar buldu ve çöplerinin geri dönüştürüldüğü konusunda ısrar etmeyi sürdürdü. Petrokimya şirketlerine gelince, tüm bu atıkların yön değiştirmesini teşvik etmeye devam etmek için her türlü nedene sahiplerdi: binlerce mil uzağa taşınmaya devam ettiği sürece, batılı tüketicilerin krizin boyutunu - geri dönüşüm hakkında kendilerine anlatılan hikayenin çoğu zaman doğru olmadığını - fark etmeleri daha zor olacaktı.
Çin'in ithalat yasağını takip eden aylarda, Yunan çöpleri Liberya'da görülmeye başladı; İtalyan çöpleri Tunus sahillerini harap ediyordu; Hollanda plastiği eski kolonisi Endonezya'yı boğmaya başladı ve Polonya, Almanya'dan kamyonlarla getirilen atıklar için devriye gezecek özel bir polis birimi kurmak zorunda kalacaktı. Avrupa'dan Afrika'ya çöp ihracatı dört katına çıktı, Malezya ABD plastik atıklarının dünyadaki en büyük alıcısı olurken, Filipinler başkent Manila'ya kirli çocuk bezi konteynırları gönderdiği için Kanada'yı savaşla tehdit etti. Ve Erdoğan'ın Sıfır Atık Projesi'ni başlatmasının üzerinden bir yıl geçmeden, geçtiğimiz 30 yıl içinde herhangi bir noktada güneydoğu Çin'e gidecek olan 200 bin tondan fazla plastik atık Türkiye'nin güneydoğusuna yöneldi.
En zararsız haliyle küresel atık ticareti, çöpleri dünyanın en zengin ülkelerinden, bu çöplerle başa çıkmaya en az gücü yeten yerlere kaydırıyor. En alçakça haliyle küresel çöp ticareti düpedüz bir suç girişimidir. Türkiye ise her ikisi için de bir vitrin olacaktı. İthal edilen plastiğin büyük bir kısmı İngiltere'den geliyordu; burada atık komisyoncuları -çöpünüzün (genellikle) kamu tarafından finanse edilen toplanması ile (genellikle) özelleştirilen ona ne olacağı işi arasında aracılık yapan işletmeler- çöp ihracatı için korkunç bir teşvik bulmuşlardı. Brexit'in ardından kamyon şoförü ve liman işçisi bulmakta zorlanan bir devletten maaş alıyorlardı; bu da nakliye maliyetlerinin artmasına, büyük gecikmelere ve çöp yığınlarının artmasına neden oluyordu. Tam da Çin'in artık dünyanın plastik çöpünü kabul etmeyeceğini açıkladığı sırada, Birleşik Krallık ellerini havaya kaldırdı ve atık yönetimi görevini, bu işe soyunmak isteyen hemen herkese yükledi.
Bir İngiliz atık komisyoncusu, geri dönüşüm için 1 ton ev plastiği topladığını iddia etmesi karşılığında 70 sterline kadar para kazanabiliyor. Birleşik Krallık'taki on binlerce atık komisyoncusunun yasal izinleri olmadan faaliyet gösterdikleri, hepsinin Birleşik Krallık'ın küresel bir çevrecilik timsali gibi görünmeye yönelik umutsuz çabasından ve plastik atıklarını başkalarının sorununa dönüştürmeye yönelik daha da umutsuz ihtiyacından hızlı para kazanmaya çalışan çöp simsarları oldukları sonunda anlaşılacaktı. Durum o kadar absürttü ki Guardian muhabiri George Monbiot uzun süre önce ölen evcil balığını profesyonel bir atık komisyoncusu olarak kaydettirmeyi başardı.
Çok geçmeden İngiltere'nin geri dönüştürüldüğünde ısrar ettiği plastik çöplerin yarısı yurtdışına, bunun da yaklaşık yarısı Türkiye'ye gönderilmeye başlandı. Üstelik bu daha birinci yıldı. Erdoğan'ın Sıfır Atık Projesi'ni açıklamasından sonraki üç yıl içinde, 750 bin tondan fazla eski plastik Avrupa'nın dört bir yanından Anadolu'ya yönlendirildi ve Türkiye'yi gezegendeki en büyük plastik atık alıcısı konumuna getirdi. Her altı dakikada bir damperli kamyon dolusu yabancı çöp ülkeye giriş yapıyordu.
Dürüst olmak gerekirse, Türkiye'nin güneydoğusuna gönderilen plastik atıkların bir kısmı gerçekten de değerlendiriliyordu. Ancak bu atıkların kaderi neredeyse hiçbir zaman eski formlarına geri dönmek olmuyor, kalitesiz ev eşyalarına dönüşüm oluyordu. Batı plastiği, şaşırtıcı derecede enerji gerektiren ve çevreyi kirleten bir işlemle temizleniyor, parçalara ayrılıyor, kimyasal olarak indirgeniyor ve son yıllarda ülkenin hazır giyim endüstrisinin tercih ettiği malzeme olarak dünyaca ünlü Türk pamuğunun yerini almaya başlayan polyestere dönüştürülüyordu. Eğer halı dolgusu ya da bulaşık havlusu haline getirilmediyse, plastiğin bir kısmı Türkiye'nin çimento fabrikalarının herhangi birinde yakılıyor ve Anadolu'nun dört bir yanında taburlar halinde kasvetli apartmanlar dikerek kâr eden inşaat sektörüne ucuz - hatta bedava - yakıt sağlıyordu.
Fakat Türkiye'nin güneydoğusuna giden plastiğin büyük bir kısmı banyo paspasına dönüştürülemeyecek ya da yakıt olarak yakılamayacak kadar kirliydi. Bu çöplerin kaderi, İzzettin Akman'ın çiftliğinin kenarında tutuşturulurken gözlemlediği çöplerin kaderiyle aynı olacaktı: Kırsal kesimde bir yere gizlice atılacak ve önümüzdeki on binlerce yılı, denize karışacak ve ekin alanlarını mahvedecek milyarlarca küçük plastik parçasına ayrışarak geçirecekti.
2021'den itibaren Avrupa'daki aktivistler ve gazeteciler, boş çamaşır deterjanı veya bulaşık makinesi sabunu şişelerine GPS çipleri yerleştirme, bunları yerel geri dönüşüm kutularına bırakma ve daha sonra hareketlerini binlerce mil doğuya, Türkiye'nin en uzak ucuna kadar izleme fikrini ortaya attılar; bazen de görünüşte değersiz bir malzemeyi taşımak için harcanan baş döndürücü çabaya inanılmasını zorlaştıran çılgın yolculuklarla. Bir keresinde gazeteciler, sürdürülebilirlik konusundaki duyarlılığını kamuoyuna duyurmayı seven bir süpermarket zinciri olan Tesco'nun bir bayisinin önündeki geri dönüşüm kutusuna bırakılan bir plastik poşetin Londra'dan 80 mil uzaklıktaki liman kenti Harwich'e, oradan gemiyle Hollanda'ya, oradan da kamyonla Polonya'ya ve nihayetinde 2000 mil güneye, Adana'nın eteklerine gönderildiğini ve burada tonlarca başka Avrupa çöpüyle birlikte bir sanayi sitesinde bulunduğunu gözlemledi.
Şunu söylemek yeterli: 2022 yılına gelindiğinde Adana'nın çevresine, vadiler boyunca, nehirlerin ya da çiftliklerin kenarlarına gece karanlığında o kadar çok yabancı çöp atılıyordu ki, yerel çevrecilerin bu çöplerin gelişini takip edebilmelerinin tek yolu bölgeyi birkaç bin metre yükseklikten drone'larla izlemekti. Onlardan biri, Adana'daki Çukurova Üniversitesi'nde deniz biyoloğu olan Sedat Gündoğdu “Yaklaşık ayda bir yeni ve büyük bir çöp yığını buluyoruz” diyor. Adana'da geçirdiğim birkaç keyifli günün ardından Akman'a veda ettim; bahar neredeyse bir gecede kıştan çıkıp gelmiş gibiydi ve kentin portakal ağaçlarını beyaz çiçeklerin görkemli yığınlarına dönüştürmüştü. İşte Levanten manzarasını arkamda bıraktıktan sonra, 13 saatlik otobüs yolculuğuyla İstanbul'a dönerken telefonumda gezinirken, hükümetin ülkenin “karbon ayak izinde önemli bir azalma” sağlamayı amaçlayan bir başka planıyla ilgili bir habere rastladım.
Bu plan, pek çok yer arasından, az önce ayrıldığım yere, Akman'ın çiftliğinin hemen güneyinde yer alan güneşin kavurduğu Akdeniz sahiline odaklanıyordu. Ekim 2021'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2000 futbol sahası uzunluğunda bir sahil şeridini kaplayacak yeni bir petrokimya tesisinin temelini atmak üzere Adana'ya uçmuştu. “Ceyhan mega petrokimya endüstri bölgesi” için 10 milyar doları gözden çıkaran Türkiye Varlık Fonu, çevresel açıdan iyi niyetli olduğu konusunda ısrar ediyordu. Türkiye'nin güneydoğusunu “küresel bir petrokimya merkezi” haline getirmenin sonucunda ülkenin ithal polietilene olan bağımlılığını azaltacağını ve böylece uzun vadede iklim değişikliğiyle mücadelede Türk sermayesini rahat bırakacağını ileri sürüyordu. Bu mantık, kulağa önümüzdeki birkaç yıl içinde karbon üretimini hızlandırmanın, geri kalan zaman için temiz enerji kaynaklarının düzene sokulmasını garanti edebileceğini savunan yeşil enerji dönüşümünün bazı savunucuları tarafından öne sürülen argümanların bir parodisi gibi geliyordu.
Diğer bir deyişle Adana artık sadece çöp toplamayacaktı. Bunun yerine gelecekteki ekonomisini bunun etrafında inşa edecekti. Türkiye de artık sıfır atıklı bir geleceğe yönelik herhangi bir taahhüdü varmış gibi davranmaya devam etmeyecekti. Bunun yerine kendisini yılda 1,3 milyar kilogram, yani 60 milyar plastik su şişesine eşdeğer plastik üretme çılgınlığına kaptıracaktı. Artık onu izlemek için insansız hava araçlarına da ihtiyacınız olmayacaktı. Tam karşınızda, gözünüzün önünde, pişirilerek var edilecekti.
Bütün bunlarda - “bereketli hilalin” gezegendeki en büyük plastik alıcılarından birine dönüşmesi ve tepelerini, nehirlerini, çiftliklerini yok eden bu malzemenin üretimine kendini açmaktan başka seçeneği olmadığını hisseden bir yerde - çağımızın sinir bozucu bir sembolünü ve geleceğimiz için korkunç bir uyarıyı fark etmemek elde değildi.
Bu yazı John Murray tarafından yayınlanan Alexander Clapp'ın “Waste Wars: Dirty Deals, International Rivalries and the Scandalous Afterlife of Rubbish” isimli kitabından derlenmiştir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.