Sayfa yolu
Canavar’ın düşündürdükleri
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Erdem Yalçın
Yayın Tarihi: 30.03.2025 , 00:15 Güncelleme Tarihi: 30.03.2025 , 00:29
Ufkumuzu genişleten, yaşamın detaylarına başka türlü bakmamızı sağlayan, dünyanın büyüklüğünde dertlerimizi küçülten keşifler yapmak istiyoruz. Edebiyat bize bunu veriyor; gerçekliği yeniden üreterek, kurmaca bir dünya yaratarak. Yaşamın gerçekliği ile kurmacanın gerçekliği arasındaki diyalektik, ilgili türün öğeleri aracılığıyla kuruluyor. Bu yaratım sürecinin sonsuz olasılıklarında yazar nereye, nasıl bakacağını, gördüklerini hangi biçemle yeniden üreteceğini seçiyor.
Kurmacanın sonsuz olasılığını, yayımlanan yeni eser sayısını düşününce öykü adına bereketli, canlı bir dönem görmeyi umuyoruz. Ancak eserler arasındaki benzerlik çoğunlukla hayal kırıklığı yaratıyor. Tesadüf değil; "yazarlık kariyerinin gereklilikleri", "piyasada" kabul görme isteği, yayınevlerinin politikası, çok satan kalıplar, özgün bir dünya kurmaya çalışan yazarın başı üstünde kılıç gibi sallanıyor. Edebi üretimin yaratıcı doğası, piyasa tanrılarının fısıltılarıyla şekilleniyor, estetik kaygıların ötesine geçen mekanizmalarla belirleniyor.
Murat Akgöz, ilk öykü kitabı Canavar ile bu kuşatma dışındaki az sayıda örneğin arasında duruyor. Sadece yaşayışımızı değil, dünyaya bakışımızı da belirleyen maddi üretim ilişkilerini yok saymıyor. Anlatmaya değer gördüğü hikayeleri, insanın istese de kaçamadığı kavgalarından toparlıyor. Karakterler duygularına, kararlarına, ilişkilerine sinen gerçekliğin içinde deviniyor; el yordamıyla, şüpheyle, boyun eğerek, yeri geldiğinde patlayarak, bazen yolunu kaybederek. Onları bizden yapan, tanıdık kılan da bu.
İşçiler öyküye
Murat Akgöz, kurmaca dünyasını yaratırken sınıfları görmezden gelmiyor. Sınıfın içinden, sınıf için bakabiliyor. Karakter değeri olmadığı düşünülen, öyküden kapı dışarı edilen, öyküye girecekse de işçiliğiyle giremeyen insanları baş köşeye oturtuyor; zaafları, hayalleri, korkuları, tutkularıyla. Metal işçisi, bankacı, tornacı, tekstilde makineci, mühendis, tezgahtar, vinç operatörü. Her birini belirleyen canavarın ruhunu, her birini özgün kılan detayları görebiliyoruz. Karakterleri kendiliğindenlik, sınıf atlama hayali, yolunu bulma/kaybetme, yalnızlık izleklerinde takip ediyoruz.
Daha iyi yaşama isteği, orta sınıf şımarıklığından ayrılıyor; keyfiyet değil, ihtiyaç. Bir bebeğin sağlıklı doğabilmesi söz konusu örneğin. Zorunlu emeklilik, işten atılma, boşanma, iş kazası... Karakterler tüm bunların ortasında, geçim derdinin yakıcılığında bir yol bulmaya çalışıyor. Tek başına tökezliyor, düşüyor, kalkıyor. Bazen apaçık, bazen belli belirsiz, içinde yaşadıkları dünyanın dinamiklerine, güç dengelerine, sınıflara dair işaretleri görüyor. Yanında olanı, dertlerinin ortaklığından tanıyor; birbirini sevmese bile. Karşısında olanı, dünyasının ayrılığından duyumsuyor; yer yer o dünyaya özense bile.
Karakterlerin hikayelerinde yol alırken, olay örgüsünde, atmosferde, sahnelerde karşımıza çıkan detaylar okuyucuya pek çok şey gösteriyor. Otoyol kenarında bira içip iş kurma hayallerine kapılırken, aynı otoyolu geçmişte kapatmış işçi eylemlerini de hatırlıyoruz. İyi usta olmanın iyi yaşam anlamına geldiği sosyalizm deneyimini de, emekliliğin, çiğnenip tükürülmekle anıldığı kapitalizmi de aynı karakterde yaşayabiliyoruz.
İki sınıfı, iki dünyayı, iki ahlak anlayışını görüyoruz; doğru olanı savunmak ya da gerçeği anlatmak, işten atılma nedeni oluyor. Orta sınıf hayallerinin gerçekliğini test ederken, spiritüel dünyanın önerilerine çıkıyor yolumuz. İki ayrı sınıf bir kez daha kendini gösteriyor; ayrı dünyaların insanlarıyız. Güzel yaşamaktan anladığımız da ayrı.
İnsan, umudu olmadan yaşama devam edemeyecekse, umudunun filizlenebileceği başka yollar bulmak zorunda. Murat Akgöz, öykülerin bitiminde bizi rahatlatmak yerine bu yollarda buluşma görevini okuyucuya bırakıyor. İşçilerin neler yapabileceğini gösteren önemli detaylarla...
"Mustafa Usta, iki eli havada herkesi ayinin son demlerine hazırlayan bir şaman gibidir o sırada. "Gel, gel gel..." Kazan, kalıbın havşasına denk gelince, usta kazanı durdurur. "Hooop!" Sonra kazan yatay ekseni etrafında döner ve erimiş demir kalıba dökülmeye başlar. O sırada etrafa yayılan ışık, püsküren kıvılcımlar, tahliye hatlarından çıkan dumanlarla ayinin doruk noktasına ulaşılır. Sanki o an, üretimdekiler bir türkü tutturup kalıbın etrafında dans edecek gibidir."
Roman olmak isteyen öyküler
Yazar öyküyü yaratırken farklı öğelerden yola çıkabilir; belirgin bir cümle, zihinde beliren imge, fotoğraf, mekan, atmosfer, karakter ya da hikaye (*). Bunlardan herhangi biri belirdikten sonra öykü onun etrafında örülebilir. Ortaya çıkan eser bu yaratım sürecinin izlerini de taşır. Canavar'da bu izleri okumak mümkün. Öyküler, öykü türünün kaldırabileceğinden daha fazla hikaye taşımaya niyetleniyor; roman olmak istiyor.
Öykülerde, karakterlerin hayatından kesitleri sahneler halinde görüyoruz. Geçmişe dönen ve yeniden öykülenen zamana gelen bu kurguda, öykülenen zamanın sıkça bölünmesi okuyucuda birikmeye başlayan etkiyi kesintiye uğratıyor. Örneğin on yedi sayfada tamamlanan Kama'yı onbir alt bölümde, yirmi sayfada tamamlanan Buzdağı'nı sekiz alt bölümde okuyoruz. Bu bölümlendirme, etkiyi güçlendiren bir kurgu tekniğinden çok, roman taslağı havası veriyor.
Bu bölümlerin bazıları tamamen diyalog örüntülerinden oluşuyor. Karakterin kullandığı dil, dünya görüşüne, yaşamı algılayışına dair önemli işaretler verebilir, hikayeye dair can alıcı detayları gösterebilir. Bu açıdan çok kullanışlı. Ancak anlatının başka öğeleri tarafından karşılanması gereken işlevleri diyaloglara yüklemek yer yer bir sorun doğuruyor; karakterlerin birbiriyle konuştuğu değil, yazarın okuyucuya bir şeyler anlatmak istediği hissediliyor.
" - Çocuğu çöp kutusuna sokmuştun da, çıkarmaya çalışan olursa onu da sokarım deyip, karşısında sigara içmiştin. Ne günahı vardı hatırlamıyorum. Kesin ateş istemişsindir, o da yok demiştir falan." (Kama, s.14)
" - Canan! Ne yapmamı istiyorsun söyler misin? Aynı anda üç okula gidiyorum, ayrıca özel ders veriyorum, geceleri boktan bir grupla çıkıyorum, evde elimden geldiğince üretmeye çalışıyorum, daha ne yapmamı isterdin?" (Buzdağı, s.40)
" - Bedri Bey getirdiydi bunları. Ben yeni gelmiştim o zaman buraya, doksanların başı, Bedri Bey bir arkadaşıyla gittiler eski sosyalist ülkelere. Göz gözü görmüyor tabi o zaman, önüne gelen kapıyo! Bi tane fabrikaya gitmişler, kapalı oluruu tabii fabrika, kapıda bir bekçi duruyor. Bekçiye vermişler bir şeyler işte, içeride ne var ne yok doldurmuşlar da kamyona getirivermişler." (Gurur, s.61)
Anlatıcının bazı noktalarda araya girme ihtiyacı duyması, okuyucuya açıklama yapması da bu hissi güçlendiriyor ve kurmacanın gerçekliğini zedeliyor.
"E yeter Ahmet. Anladık, görüyordun Hülya'yı. O da seni görüyor artık." (Kama, s.17)
"Gerçi Elif farkında değil ama, bu ayrı bir hava katıyor videolarına. İnsanlar sadece içeriği değil, o tehdidi de izlemeyi seviyorlar. Hızla yükseldi takipçisi ve böyle birkaç video daha yaparsa giderek de artar." (Uçarı, s.73)
"Bunu söylerken övünüyordu aslında, bakmayın yeriniyor gibi göründüğüne." (Kurumsal, s.87)
"Yemekhanenin bir sesi vardır bilirsiniz, kaşık, bıçak, bardak sesleri ile karışık tiz tiz çınlar yemekhaneler." (Güneş, s.114)
Her yazar, kendi dünyasını yarattığı gibi kendi dilini de yaratıyor. Ancak dil, ustanın el aletiyle arasındakine benzeyen, yıllar boyunca örülen bir ilişki sonucunda gelişiyor. Bunun şıp diye ilk eserlerde kurulabildiği sanıyorum pek görülmemiştir. Canavar'da yer yer karşılaştığımız fazlalıkları, kurulmakta olan, gelişen bir dilin doğum sancısı olarak görmek mümkün.
"Patik herkesle böyle değil bu arada. Mesela Ali'yle Patik'in kurduğu ilişkiye hayran Canan. Ali, Patik'i dolaysız seviyor, ona bakması gerektiği gibi bir sorumlulukla bile hareket etmiyor. Patik de, kedileri bilirsiniz, umursamaz görünüyor ama Canan veya Hakan'la kurmadığı bir bağ kuruyor Ali'yle. Sonuçta onlar Patik'i Ali doğmadan önce, sevmek için almışlardı. Hatta zaten Ali hesapta hiç yoktu, belki hiç çocukları olmayacaktı, böyle bir planları yoktu. Patik'i de belki bu yüzden almışlardı, bu nedenle ona borçlular ve sorumlular. Ali'ninse ne böyle bir sorumluluğu ne de sevip sevmemek gibi bir seçeneği oldu; Ali olağanın içine doğdu." (Buzdağı, s.38)
Tüm bu belirtilerin verdiği mesajı tekrarlayalım. Murat Akgöz'ün öyküleri aslında roman olmak istiyor.
Orhan Kemal'in paltosu
Orhan Kemal'in edebiyatımızda yaşamaya devam eden etkisi tartışılmaz. Onu okumamak, okumadan öykü yazmaya kalkışmak ayıplanası. Bu ölçüde etkisi olan başka öykücülerden de söz etmek mümkün; Memduh Şevket, Sabahattin Ali, Sait Faik, Bilge Karasu, Tomris Uyar, Füruzan, çağdaşımız olan pek çok önemli isim daha... Ancak işçi sınıfının öykülerde ağırlık göstermesi söz konusu olduğunda, Orhan Kemal farklı bir yerde duruyor. Üstelik üretken. Dolayısıyla sınıfı yazmaya niyetlenen öykücüler için bereketli bir kaynak.
"Hepimiz Gogol'ün paltosundan çıktık." Dostoyevski, çağdaşı Rus yazarları için Gogol'ün Palto öyküsünü kaynak gösterir. Aynı benzerlik işçi sınıfını öyküye sokmaya çalışan ülkemiz yazarlarıyla Orhan Kemal arasında kurulabilir. Orhan Kemal'in paltosu sıcak, güvenilir ve besleyici. Ama yeni biçemlere ihtiyaç olduğunu bilerek, ustaların paltosundan çıkmak da kuşağımızın görevlerden biri.
Kuşağımızın yükü
Her yazar kuşağı, içinde yaşadığı çağın sorunlarıyla boğuşarak, onlarla belirlenerek, bazen bu nedenle yazıdan uzaklaşmak zorunda kalarak büyük eserlerini üretti. İşçi sınıfının tarih sahnesinde geri çekildiği, devrim olasılığının unutulduğu, karanlığın kendini daha fazla hissettirdiği dönemde, kuşağımızın derdi de yükü de büyük. Büyük dertler, ileri sıçramaların da itici gücü. Bu siyaset için geçerli olduğu kadar edebiyat için de geçerli.
Sınıfımıza yakışan, hikayelerimizi güzel anlatan, yeni bir edebiyatın doğum sancısını duyduğumuz eserler görmeye başladık. Daha fazlasına ihtiyacımız var. Kuşağımız yazı işçiliğini büyütmeli; derdiyle, tasasıyla, coşkusuyla, alın teriyle. Karanlık kaderimizi yırtacaksak, bildirilerin yanında şiirle, öyküyle, romanla yırtacağız.
*Hikaye ile öykü sözcükleri eş anlamlı olsa da zamanla farklı işlevleri karşılamak üzere kullanılmaya başlandı. Öykü, yazılı edebi türü adlandırırken, hikaye sözlü anlatım da dahil geniş anlamıyla kullanılıyor. Örneğin tiyatro oyununun, sinema filminin de hikayesi olur.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.