Sayfa yolu
‘Bu yol yalnız yürünmez’: Sadece bir slogan mı?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Nazım Yücetepe
Yayın Tarihi: 07.12.2025 , 12:26
Ülkemiz oldukça karanlık zamanlardan geçiyor. Her geçen gün ülkemize, hayatlarımıza ve içinde yaşadığımız topluma biraz daha yabancılaştığımızı hissediyoruz. Yaşamlarımız, Gargantua misali yedikçe açlığı artan bir karanlık tarafından yok ediliyor gibi hissediyoruz. Gargantua’nın yediği hayatlar üçe ayrılıyor: Bir kısım insan bireysel çıkarları peşinde koşarak onursuzca o karanlığın karşısında diz çöküyor ve onun yanında saf tutuyor. Büyük bir çoğunluk, karanlığın karşısında tek başına el yordamıyla yolunu ararken yutulup gidiyor. Kimileri de inatla karanlığa boyun eğmiyor ve uçsuz bucaksız bu karanlığın ortasında yolunu kaybedenlere çıkış yolunu göstermenin mücadelesini veriyor. Tarih akıyor, Gargantua yedikçe acıkıyor, acıktıkça yiyor.
Peki, Rabelais’nin veya halk efsanelerinin Gargantua’sı bir kenara dursun, bizim hayatlarımızın Gargantua’sı kim? Hangi yolun yolcusu? Hangi amacın sahibi?
Bu yazının da kendince bir yanıt yolu olduğu gibi, sorulara oldukça farklı yollardan yanıtlar verilebileceği kuşkusuz bir gerçek. Fakat yolun vardığı yer olan faili seçmekte zorlanılmayacağı da su götürmez bir gerçek. Okurun da buna zorlanmadan ‘elbette AKP iktidarı’ diyeceğini biliyoruz. Ülkemizin en yaşanılmaz, en katlanılmaz zamanlarının yegane öznesi, Gargantua AKP’dir! Okul çağına bile gelmemiş çocukları, ülkenin dört bir yanını sarmış olan tarikatlara kurban eden, eğitimi yerle yeksan eden, sömürü koşullarına bayram ettiren, halkımıza et yemeyi lüks olarak kabul ettiren, kadın cinayetlerinin azmettiricisi, gençleri geleceksizleştiren ve yarattığı karanlıktan güç alarak aynı karanlığı yayan, yedikçe acıkan ve acıktıkça hayatlarımızı yemeye devam eden AKP!
Bu söylenenlere kimsenin bir itirazı olamaz. Fakat gerçeklik, gerçekten bundan mı ibaret? Sadece günümüze bakıp ne gördüğümüz bizi gerçeğin kendisine götürmekte yeterli bir araç mıdır? Gargantua gerçekten AKP midir?
Eğer şimdinin ve görüngülerin esiri olmak istemiyorsak bu soruya hayır cevabını vermek zorundayız. Bizi bugünlere getiren tarihselliğin bütünlüğünü anlamadan bugünü anlamaya çalışmak beyhude bir çabadır, ayrıca aldatıcıdır da. Öyleyse AKP’nin yolunu, daha doğrusu ona biçilen yolu anlamak zorundayız. ‘Yaşadığımız tüm bu sorunlar saf kötülüğün, gericiliğin eseridir.’ demek yeterli bir açıklama değildir ve hala çözümlenmeye mahkumdur.
Öyleyse kısa bir yolculukla tarihin tekerleklerini geriye saralım, AKP’nin iktidara geldiği dönemeçten, yani 3 Kasım 2002’den günümüze gelen izleğin kısa kesitlerine bakalım. Özellikle de en temel saldırıların yürütüldüğü ekonomik zemine ve elbette o saldırıları tamamlayacak olan siyasi çıkışlara. Gargantua’nın yolunu anlamak için onun doğumundan bugününe izlenilen sürece bakmalıyız.
Bir sermaye projesi olarak AKP'nin yolu
AKP, iktidara geldiği yıl olan 2002’den itibaren muazzam bir özelleştirme saldırısı başlatmıştı. TÜPRAŞ, Türk Telekom, PETKİM, TEKEL, TEDAŞ ve EÜAŞ, ETİ Alüminyum, Erdemir Demir ve Çelik fabrikaları… Liste uzun. Yazıyı sadece özelleştirmelerle bile sayfalarca uzatabiliriz.
Belki de aralarındaki en sembolik olanı TÜPRAŞ’tı. Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan TÜPRAŞ, Türkiye’nin en zengin sermayedarları olan Koç ailesine yok pahasına satılmıştı. Verilere göre Koç Holding TÜPRAŞ’ı aldıktan sonra dört-beş yıl içerisinde kendisini amorti etmişti. O halde şu soruyu sormak oldukça meşrudur:
Ne oldu da 2002-2012 arasındaki yaklaşık on yıllık dönemeçte ülkenin en önemli işletmeleri holdinglere peşkeş çekildi?
Cevabı, Emperyalist sistemin ve Türkiye sermaye sınıfının hem çatışan hem de ortaklaşan açlıklarına uyumlu cevapları AKP’nin vermesi ve sermayedar konsorsiyumu tarafından onaylanmış bir proje partisi olmasında yatmaktadır. Yazının sınırları gereği giremeyeceğimiz 1980-2002 arasındaki dönemin krizlerinin, AKP iktidarı ve projesi öncülüğünde 12 Eylül 1980 faşist darbesi sonrasında hayata geçirilen sermayenin saldırı politikalarının siyasi ve ekonomik olarak nihai sonucuna erdirilmesiyle ilgilidir. Sermaye sınıfı, 1980’de işçi sınıfına sağlam bir yumruk atmıştır fakat rakip hala ayaktadır. 80’li yılların ardından sermaye sınıfı için caydırıcı bir güç olan Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında çözülmesi Dünya çapında hala bir nebze ayakta durmakta olan işçi sınıfı siyasetinin geri çekilmesine sebep olmuştur. Sermaye sınıfı, Dünya çapında hem siyasi hem ekonomik olarak ağır saldırılarıyla geri çekilişin hem tetikleyicisi olmuş hem de geri çekilişten güç alarak saldırıların yoğunluğunu artırmıştır. Dünya’da emekçi sınıflar açısından seksenlerden doksanlara uzanan sürecin temel belirleyeni SSCB’nin çözülüşüdür. Kapitalist batının zaferinin ardından Türkiye sermaye sınıfı adına geriye kalan tek hamle, zaten siyaseten beli bükülmüş olan Türkiye işçi sınıfına ölümcül darbeyi özelleştirme politikalarıyla vurmaktır. Sadece bu gereği yerine getirecek bir ‘proje partisi’ eksiktir. İşte sorduğumuz sorunun cevabı bu tarihsel sürekliliktedir. 12 Eylül’ün çocuğu AKP, babasına sadık bir evlat olarak, Kenan Evren’e ‘Emrinize amadeyim’ diyen Vehbi Koç’a ve Koç Holding’e TÜPRAŞ’ı kurban etmiştir.
Fakat sermaye sınıfı tarafından AKP’ye biçilen yol özelleştirmelerle son bulacak kadar basit değildir. Hatırlayalım, işçi sınıfı bu saldırılara kuzu gibi sessiz kalmamış, göğüs germiştir. 2010 yılında Tekel Direniş’i buna örnektir. Dönemin başbakanı Erdoğan "Ne yaparlarsa yapsınlar. Biz milletin malını, tüyü bitmemiş yetimin hakkını, kusura bakmasınlar kimseye yedirmeyiz. Devletin malı deniz, yemeyen domuz mantığıyla bakılıyor. Kusura bakmasınlar, devlet yan gelip yatma yeri değildir." demişti. İşçilerin yan gelip yattığı yoktu elbet. Fakat devletin malını, yani ifadesini halkın ürettiği değerin halk adına harcandığı kamuculuk ilkesinde bulması gereken devlet işletmelerini sermayeye yedirecek olan AKP, gerçeğin tam zıttını iddia ediyordu.
Devletin malı deniz yemeyen domuz.
Gargantua acıktıkça yiyor, yedikçe acıkıyor.
Afiyet olsun sermaye!
Özelleştirme saldırılarına tepki olarak yükselen direnişlere karşıdevrimle cevap verme ihtiyacı doğmuştu. Sermayenin ihtiyacı salt ekonomik değildi, aynı zamanda bu özelleştirme ve sömürü koşullarını sürdürebilecekleri bir ideolojik manevra gerekliydi. Bu manevra, emekçi sınıfları felç etmek adına eşit ve dolayısıyla özgür bir toplum fikrinin filizlenebileceği her zemine amansız bir saldırıyı şart koşuyordu. Böylesi bir filizlenmenin olası tohumlarını içinde taşıyan cumhuriyet fikri ile hesaplaşmak gerekiyordu. Yol çizilmişti, geriye sadece yolu yürümek kalıyordu. Ayrıca 2013 yılındaki Gezi Direniş’i de AKP açısından bu yolun hızla yürünmesi gerektiğinin önemli sinyallerindendi.
Yol yüründü. Cumhuriyet değerleri siyasi alandan tamamen tasfiye edildi. Laiklik yok edildi, tarikat-holdingler palazlandırıldı. Sendikal mücadele yüksek oranda kontrol altına alındı ve bastırıldı. Üniversiteler eşit ve bilimsel eğitimden uzaklaştırıldı. Toplumun emekçi katmanları adeta felç edildi, mücadele zeminleri ayakları altından çekilip alındı.
AKP ve sermaye sınıfı bu yolu hiç yalnız yürümedi. Tüm bu süreci kendi içinde parçalı da olsa ve hatta günümüzde bu iç çatışmalar çok belirgin hale gelmiş ve yönetilemez boyutlara ulaşmış olsa da sermaye sınıfı ve AKP süreci planlı ve son yıllara kadar örgütlü yürütmüştür.
Tüm bu kısa tarihsel öykünün üzerine başa dönerek yaptığımız benzetmede bir düzeltmeye gitmek şart olmuştur. Gargantua AKP değil, sermaye sınıfıdır! AKP onun temsilcisi olarak emekçi sınıfların hayatlarını Gargantua’ya kurban edendir. Kurbanın verildiği sunak karşıdevrimle hazırlanmıştır.
Peki ya bizim yolumuz?
Ülkemizi tekeline almış bir avuç azınlık tarafından bizim hakkımızda tüm bu kararlar alınırken, hayatlarımıza savaşlar açılmışken ve sermayeye kurban edilirken, okullarımızda bilimsel ve eşit eğitimden mahrum kalmışken, biz hangi yolu izleyeceğiz? Nasıl yürüyeceğiz?
yazıya başlığını veren sorunun cevabı burada yavaşça belirmektedir. ‘Bu yol yalnız yürünmez’ söylem itibariyle siyasi bir doğrultu tarifidir. Bu doğrultu, yazı boyunca üzerinde durduğumuz, hayatlarımızı yiyenlerin doğrultusunun tam zıttı olmalıdır. Gargantua’nın, açlığını gidermek için bizlere karşı başlattığı savaşı kazanmanın yolu, harcı karşıdevrimlerle karılmış olan kurban edildiğimiz sunağı yıkıntılara katmaktan geçiyor. Öyleyse, karşıdevrimi yıkacak olan devrimin değerlerine sarılmamız gerekiyor.
Peki, nedir o devrimin değerleri? Ve o değerlerin ortak yolu?
Yazı boyunca konuştuğumuz gibi, günümüzde Türkiye sermaye sınıfı sömürü koşullarını maksimize ederken bunun salt ekonomik bir süreç olarak işletilemeyeceğinin farkındaydı. Maksimum sömürü, yönetilmesi gereken çelişki miktarında nicel artış ve yeni nitel zorluklar anlamına geliyordu. Bu çelişkiler, içinde zorunlu olarak eşitlik idealini barındıran cumhuriyet fikriyle bir araya geldiğinde, şiddetli bir tepkime ihtimalini barındıyordu. Bunun farkında olan sermaye sınıfı cumhuriyetin değerler setinin tamamına kapsamlı bir saldırı gerçekleştirmiş ve daha önce de ifade ettiğimiz gibi siyasal alandan silmiştir. Fakat bu değerlerin siyasal alandan silinmesi toplumsal alandan da bir anda silindikleri anlamını taşımamaktadır. Cumhuriyetçi değerler yatayına olacak biçimde toplumun ve emekçi sınıfların arasında bedenleşmeyi bekleyen ve bir heyula gibi gezmektedir. Fakat kurucu bedeni yenilgiye uğrayan bu değerlere tekrardan aynı bedeni giydirmeye çalışmak, yenilgiye tekrar davetiye aramaktır. Oysa yenilgiden dersler çıkarılmalı ve yeni giyilecek beden sermaye sınıfından arındırılmalıdır. Cumhuriyet fikri sermaye sınıfından arındırılmalıdır! Gargantua hayatlarımızı yediği gibi cumhuriyeti de yiyip tüketmiştir.
Eğer cumhuriyetin kurucu bedeni Gargantua tarafından yutulup yok edildiyse ve ruhu atomize halde emekçilerin arasında kol geziyorsa, ona yeni bedenini mücadele ile takdim ederken ve onu sermaye sınıfından arındırırken istesek de istemesek de aynı zamanda onun değerler setini tartışmaya açmak zorundayız. Sermaye sınıfından arınmış bir cumhuriyet, özel mülkiyetin olamayacağı bir cumhuriyettir. Özel mülkiyetin olmadığı bir cumhuriyet ise daha en başından genetik karakteri itibariyle antiemperyalist ve sosyalist bir niteliğe sahip olma zorunluluğu taşımaktadır. Yine bu mantıki ilerleyişi sürdürdüğümüzde bahsi geçen değerler mutlak bir laiklik savunusunu, sınıf siyasetini ve devletçi bir politikayı şart koşmaktadır. Gargantua’nın kalbine kılıcımızı saplayıp, kendi egemenliğimizi kendi ellerimize almak adına önce o egemenliğin karakterini tarif etmek zorundayız ve o egemenliğin karakteri az önce yukarıda saydığımız zorunlu değerlerden başkası olamaz. Sermaye sınıfının, emekçi sınıfların hayatlarıyla beslenirken araç olarak kullandığı laiklik karşıtlığı, emperyalizme yedeklenme ve özelleştirme kılıcına karşı bizler de saydığımız değerler setiyle kendi kılıcımızı kuşanacağız.
Fakat bu kılıcın dövülmesi ayrık dört parça olarak; işçi sınıfı siyasetinin, laiklik savunusunun, antiemperyalist tutumun ve devletçi ekonomi politikalarının birbirinden kopuk biçimde yan yana sıralanmasıyla gerçekleştirilemez. Bu değerler birbirinden kopuk algılanamaz, dört parça halinde bir kılıç olamaz. Her bir değer, kalan değerlerin hem öncülü hem ardılı hem de güvencesi olmak zorundadır. Ancak böyle bir tarifle bu dört parçayı da aşan bütünsel bir kavrayışa erişebilir ve kılıcımızı tek parça olarak kullanmaya hazır şekilde elimize alabiliriz.
Sonuçta ihtiyacımız olan şey bu parçaları tek bir bütünde eritmektir, bu işlemi de ancak mücadelenin merkezine koyduğumuz sermaye sınıfı karşıtlığının harlanmış ateşinde değerler setimizi döverek gerçekleştirebiliriz. Bu bütünleştirme işlemi bize, değerler setinin cumhuriyetin yeni sosyalist bedeniyle uyuşan karakterini verecektir. İşte o zaman laiklik algısı ‘kişisel yaşam biçimine’ indirgenmekten çıkıp tarikatları gayrımeşru ilan etme ve onlara karşı mücadele etme eyleminde bedenleşecektir. İşte o zaman devletçilik, ‘kamucu olalım ama piyasayı da rahatsız etmeyelim’ algısından mutlak bir emekçi halk adına üretim politikasına dönüşecek ve holdingleşmiş tarikatların musluğunu keserek laikliğin teminatı haline gelecektir. Vardığımız yer değerler setini sıfırdan keşfetmek değildir. Tam tersine, sermaye sınıfının yok ettiği değerleri ayağa kaldırıp, sermaye karşıtlığı temelinde bütünleşik biçimde yeniden yaratmak ve genişletmektir. İşçi sınıfına, sosyalizmin keskin kılıcını mücadeleyle kazandırmaktır.
Sosyalizmin değerlerinin bütünlüğünde buluşmak bize, ‘Bu Yol Yalnız Yürünmez’ cümlesinin sadece bir slogan olmadığı düşüncesini vermektedir. Bu yolu yürümek zorundayız çünkü hayatlarımızı çalan düzene karşı koyabilecek değerler bütünü buradadır. Beraber yürümek zorundayız çünkü karşı koymakla yetinmeyip aynı zamanda Gargantua’yı devirmek zorundayız. Ya biz onu devireceğiz ya da o başka AKP’ler yaratarak bizlerin hayatlarıyla beslenmeye devam edecek.
Öyleyse sermaye sınıfına sosyalizmin kılıcını sallayacak olanlarla, cumhuriyeti kurtarmanın peşinde olanların yolu ortaklaşmıştır. Karşıdevrimi alt edecek olan devrimin yolu, cumhuriyetin altı oyulmuş değerlerini sosyalizmle taçlandırmaktan geçmektedir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.