Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Britanya'da Truss döneminin sonu

'Johnson başa gelirse Tory oylarını toparlaması, ekonomide bazı adımlar atması, en azından faizlerin biraz daha düşmesi ve ardından erken genel seçime gidilmesi mümkün olabilir.'

Eren Korkmaz

Yayın Tarihi: 22.10.2022 , 14:28 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

Britanya’da siyasi ve ekonomik kriz devam ederken 6 Eylül’de başbakanlığa gelen Liz Truss 44 gün sonra, 20 Ekim’de istifa ederek krizde yeni bir döneme girilmesine neden oldu. Bunun 15 gününün Kraliçe’nin ölümü üzerine cenaze ve yas dönemiyle geçtiğini düşündüğümüzde Truss’ın fiili yönetimi 1 aydan az sürdü. Bu döneme damgasını vuran ise ekonomi bakanının bürokrasiye danışmadan sunduğu mini-bütçenin ardından poundun çakılması ve faizlerin yükselmesi oldu. Her ne kadar Truss bunu Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline ve dünya genelindeki ekonomik zorluklara bağlamaya çalışsa da bütçenin açıklanmasından hemen sonra “piyasaların tepkisi” sonucunda ekonomik krizin derinleşmesi hükümetin bizzat kendi elleriyle gerçekleştirdiği bir kriz oldu. Önce kararlarda inat edip ardından u-dönüşü yapmak zorunda kalınca Truss’un siyasi otoritesi de ortadan kalktı ve kısa süre içinde paketlendi.

Muhafazakar Parti'nin (Tory) içinde farklı anlayışlara sahip kliklerin veya İngiltere’deki yaygın isimlendirmesiyle kabilelerin olduğu biliniyor. Bunlar arasında iktidar mücadelesi kamuoyu önünde de sürüyor. Truss ve ekibi ise bunlar içinde en aşırı sağ denilebilecek bir yaklaşıma sahip. Ekonomide saf bir neo-liberalizm ile sosyal devletin yok sayılması, salt büyüme odaklı bir yaklaşım, siyasi alanda ise grevlerin yasaklanması, göçmenlerin gönderilmesi gibi sert önlemlerin olduğu bir politik hatla başa geldiler. Yaz döneminde parti liderliği seçim sürecinde Truss ve ekibinin bu söylemlerinin daha çok parti içi oylamaya katılan 80 bin üyenin desteğini almakla sınırlı olduğunu, hükümete geldiğinde ise daha ortalama ve dikkatli bir politika izleyeceği tahmin ediliyordu. Ancak Truss ve hükümeti kraliçenin yas sürecinin bitmesinin hemen ardından yeni bütçeyi ve siyasi gündemi, tam da iç seçim sürecinde olduğu gibi, hayata geçirmeye kalkınca kriz derinleşti. Zaten istifa konuşmasında da Truss özür dilerken hatasının politikaları olması gerekenden hızlı şekilde hayata geçirmek olduğunu öne sürmüştü.

Her ne kadar kabinesi seçildiğinde bakanların görünüşleri üzerinden çeşitlilik-çoğulculuk övgüsü yapılsa da bu övgülerin ömrü de yeni hükümetin kararları ile birkaç gün dahi sürmedi. Ekonomi bakanı Kwarteng en zenginlerin verdiği vergileri azaltıp, bankerlerin alacağı primlerin üst sınırını kaldırıp, enerji faturalarında bir üst sınır belirlemeye kalkınca bir anda Britanya’nın piyasalardan borçlanma oranı ciddi şekilde yükselmiş oldu. Bu dönemde vergileri indirip harcamaları arttırma kararı sonucunda pound hızlı bir şekilde düştü ve dolarla neredeyse eşitlendi. İngiliz Merkez Bankası müdahale edince düşüş durdu. Bu kararın bürokrasiye danışılmadan, gerekli hesaplamalar yapılmadan açıklanması ile bürokrasi açıkça tavrını ilan etmiş oldu. 2 hafta sonrasında Merkez Bankası'nın poundun düşüşünü daha fazla engellemeyeceğini ve politikalardan vazgeçilmesini açıkça ifade etmesinin ardından bakan kovuldu ve yerine gelen daha “merkezci” bakan Jeremy Hunt tüm paketi geri çekti. Bu dönemin halk üzerindeki en önemli sonucu ise mortgage faizlerinin yüzde 2’den 7’ye çıkması, enflasyonun yüzde 10’un üstüne yükselmesi oldu. Bu da özellikle mortgage ile ev alan halkın önemli bir kesiminin üstünde ciddi bir tepki ve kaygıya neden oldu. 

Burada bir parantezle belirtmek gerekir ki Jeremy Hunt da 2010 yılından itibaren bakanlık yapan, 2012’de sağlık bakanı olan, bu dönemde halk arasında en sevilmeyen bakan seçilen, Ulusal Sağlık Sistemi'nin (NHS) bütçesinde büyük kısıtlamalara giden (2. Dünya Savaşı sonrasındaki ortalama bütçenin yarısına indirdi), bu sayede NHS’deki krizi derinleştiren ve Britanya’nın pandemiye oldukça hazırlıksız girmesine neden olan bakandı. “Merkezci” derken bunu abartmamak için belirtmekte fayda var.

Burada Ganalı kökenlerine vurgu yapılarak sempati duyulan Kwarteng’in hedge fonu, “yatırımcı” denilen kesimlerle yakın ilişkileri olduğu, bu şirketlerde yöneticilik yaptığı biliniyor. Bu politikalar sonucu kriz derinleşirken poundun düşmesinden en büyük kârı elde edenin bu hedge fon şirketleri olduğu ortaya çıktı. Daha da ilginci ise Kwarteng’in bütçeyi sunmadan bir önceki akşam hedge fon yöneticileri ile eğlenceli bir partide buluştuğu ortaya çıktı. Kwarteng bu buluşmasının zamanlamasının hoş olmadığını ama “elbette” bütçeye dair bir bilgi vermediğini, “devlet insanı” ciddiyeti içinde hareket ettiğini söyleyerek gönüllere su serpti.

Bununla birlikte hem toplum nezdinde destek alan hem de sermayenin önemli bir kesiminin de benimsediği yeşil ekonomi, yenilenebilir enerji gibi alanlardaki yatırımların arka plana atılıp Kuzey Denizi’nde gaz aranmasına yeniden başlanacağının dile getirilmesi de tepkiyle karşılandı.

Resmi işsizlik oranının düşük olduğu, sosyal devlet açısından ise Avrupa’nın gerisinde olan, birçok sektörde Brexit sonrası göçmen işçilerin ayrılması nedeniyle istihdam arzında yetersizliğin olduğu, birçok işyerinin işçi bulamadığı için üretimini ve hizmetlerini düşürdüğü bir dönemde İçişleri Bakanı Suella Braverman’in sosyal yardımlardan geçinen göçmenleri hedef alan bayat söylemleri, grevlerin engellenmesi ve eylemlere polis müdahalesi konusunda yeni bir yasayı gündeme getirmesi ve en büyük hayalinin göçmenleri uçağa bindirip Ruanda’ya göndermek olduğunu duyurması da hem toplum nezdinde tepki toplarken hem de sermaye kesimleri arasında gereksiz bir aşırılık olarak değerlendirildi. Ayrıca Guardian okuyan, vegan solcuları eleştiren konuşmaları ve ailesinin Kenya bağımsızlığını ilan edilince kovulduğunu ama imparatorluğun çocuğu olmakla övündüğünü belirtmesi, İngilizlerin sömürgelere modernite ve altyapı getirdiğini iddia etmesi, rengi-kökenleri nedeniyle solcu olmak zorunda olmadığını, ülkesiyle gurur duyduğunu vb söylemesi de hayal dünyasını göstermek açısından yeterli sayılabilir. 

Truss’un istifasından bir gün önce bir yasa tasarısını kişisel e-mailinden bir başka vekile görüşünü almak için gönderdiğinin ortaya çıkması üzerine istifaya zorlandı, yerine ekonomi bakanının ekibinden başka bir merkezci vekil Grant Shapps atandı. Burada da yine bir parantezle Grant Shapps’ın öncesinde ulaşım bakanı olduğunu ve halen devam eden grevlerde tarafların anlaşmaması ve grevlerin engellenmesi için elinden geleni yapan bir figür olduğunu belirtmek gerekir. Bu parantezlerle aslında gidenle kalan arasındaki mesafenin oldukça küçük olduğunun altını çizmek istiyorum.

Mortgage faizlerinin artması, ev piyasasında kriz tehlikesi, yaşam pahalılığı, güvenilir olmayan bir lider profili, sürekli yapılan U-Dönüşleri sonucunda seçim anketlerinde Torylerin hızla düştüğü ve İşçi Partisi'nin yüzde 50’yi geçtiği, iki parti arasındaki oy farkının yüzde 30’u aştığı da medyada sıkça dillendirilmeye başlandı. Geçen ayki parti konferansında liderliğini pekiştirmesi, parti içi sola yönelik baskı ve tasfiyelere tepki verilememesi, üstüne üstlük parti konferasında ilk kez “tanrı kralı korusun” milli marşının okunması ve monarşist konuşmaların yapılması, Starmer’in konuşmasında ise güvenlik, huzur, aile kavramlarını öne çıkartıp NATOculuğu tartışmaya açmayız demesi ile alternatif iktidar adayı olarak medyada öne çıkarılmaya başlandı. BBC, ITV gibi tüm medya organları açıkça ve alışılmışın dışında Truss’a muhalefet yaparken halkla yapılan söyleşilerde yıllarca Torylere oy veren ama ilk seçimde Labour’a oy vereceğini söyleyenlere yer verilmeye başlandı. Bu da Truss üzerindeki baskıyı yükseltmiş oldu.

Burada ilginç bir durum sadece tüm medyanın Truss’a arkasını dönmesi değildi. Bunda Toryleri destekleyen gazetelerin de aynı tavrı alması, hatta YouTube canlı yayınında Truss’un resminin yanına 60 pennylik bir marulun konması ve hangisi daha önce çöpe gidecek yarışmasının yapılması ve yarışmayı marulun kazanması gibi eğlencelerin de etkisiyle Truss’un baş etmesi mümkün olmadı. Bunun yanı sıra Tory partinin önemli figürlerinin açıkça Truss’u eleştirmesi, hatta Labour’dan daha sert eleştirmesi, kamuya kapalı toplantılarda Truss’un anlattıklarıyla dalga geçen SMS’lerin gazetecilere atılması ve gazetecilerin bunu canlı yayında okuması, hatta haftalık ziyaretinde Kral 3. Charles’ın kameralar önünde “Yine sen mi geldin?” demesi gibi pek alışık olunmayan gelişmeler oldu. Bu nedenle Truss’un daha fazla dayanmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştı.

Burada seçimle bir diğer hükümetin Labour tarafından kurulmasının beklendiği, Starmer’in sınavı geçtiği anlaşılıyor. Ama yine de sistemin temel partisi Tory’lerin büyük bir seçim hezimeti ile ezilmesine de izin verileceğini sanmıyorum. Yeni bir liderle partini toparlaması ve dengelenmesi beklenir. Bunu kim yapabilir? En büyük aday ise, şaka gibi gelebilir okurlara ama, Boris Johnson.

Önümüzdeki 1 hafta içinde Toryler yeni liderlerini seçecek. Diğer partiler bunun demokratik olmadığını ve erken genel seçim yapılması çağrısında bulunuyor. Genel seçimlerin erkene alınması muhtemel çünkü Toryler son 12 yılda çok yıprandı. Labour’dan kovulsa da solun sendikalar, grevler ve hayat pahalılığı üzerinden mücadelesi canlılığını koruyor. Ancak seçimlere kadar ortalığı biraz toparlayacak ve Torylerin kaçan bazı oylarını geri getirecek bir lidere ihtiyaç var. 

Seçim sürecinde adayın önce 100 vekilden onay alması gerekiyor, 100’ü geçenler arasında 80 bin parti üyesinin online oy kullanarak seçmesi gerekiyor. Truss’a karşı aday olan ve yenilen ama seçim sürecinde Truss bu politikaları uygularsa faizler yüzde 7’yi geçer demesiyle öne çıkan, parlamentonun en zengin vekili Rishi Sunak 100 vekilin desteğini aldı. Boris Johnson’un da 100 vekile ulaşması mümkün görünüyor. 

Şayet Johnson yeterli desteği alırsa tabanın oylarının büyük kısmını rahatlıkla alma potansiyeline sahip. Kabine içi isyanla istifaya zorlanan, çeşitli yolsuzlukları açığa çıkan, pandemi zamanında düzenlenen partilerle suçlanan ve soruşturması devam eden Johnson zaten yakında görüşürüz diyerek ayrılmıştı. Parti içi seçim sürecinde savaş uçağı uçuran, komandolarla baskın tatbikatlarına katılan, seçim sonrasında da Karayipler'de tatile çıkan Johnson şimdi kurtarıcı rolüyle geri gelmeyi hedefliyor. Tabanında ve toplumda bir karşılığı olan popüler bir lider olduğu, Tory tabanı tarafından sevildiği de açık. İngiliz yönetici sınıflarının ve siyasi elitlerinin merkezinden gelen, bu yönde yetişen, elitlerin güvendiği, ama Tory tabanının da kendinden bilip sevdiği, seçim zaferi olan bir “karakter”. Aynı zamanda covid, ekonomik kriz ve skandallara rağmen istifa ettiği güne kadar Starmerle popülaritesi başa baş olan bir kişi. Onun popülaritesine yakın başka bir aday da yok. Belki Sunak “piyasalara” güven verebilir ama tabanın onayını ve sevgisini alması zor olacaktır. Dolayısıyla Johnson başa gelirse Tory oylarını toparlaması, ekonomide bazı adımlar atması, en azından faizlerin biraz daha düşmesi ve ardından erken genel seçime gidilmesi mümkün olabilir. Tüm bu gelişmeler Britanya standartlarında ciddi bir çürümenin, krizin ve yetersizliğin olduğunu kanıtlıyor.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.