Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Bir Nazi’nin oğlu iktidarda: Şili’de Pinochet’nin gitmesi yetti mi?

Şili’de eski bir Nazi subayının oğlu ve Pinochet hayranı José Antonio Kast’ın devlet başkanı seçilmesi, Pinochet sonrasında “demokratikleşme” söylemiyle meşrulaştırılan ancak özünü koruyan düzenle gerçek bir hesaplaşmadan kaçınılmasının sonuçlarını bir kez daha ortaya koydu. Siyasi koalisyonların bulanıklaştırdığı bu zeminde, hem Pinochet mirası hem de ülkedeki Nazi geçmişi yeniden mercek altına alınmayı hak ediyor.

Elif Örnek

Yayın Tarihi: 17.03.2026 , 14:55 Güncelleme Tarihi: 17.03.2026 , 20:09

Aşırı sağcı José Antonio Kast, Aralık 2025’te ikinci tur seçimlerini kazanarak Şili’nin bir sonraki Devlet Başkanı oldu. Bu zaferle birlikte Latin Amerika’daki sağcı liderler kulübü yeni bir üye daha kazandı. Bir süredir Latin Amerika siyasetine nüfuz etmeye çalışan ve istedikleri lidere darbe yapacaklarını ilan eden Elon Musk başta olmak üzere pek çok sağcı isim, Kast’ı kutlayanlar kervanına katıldı. 

Ancak tarihsel perspektife sahip olanlar için seçim birçok rahatsız edici ironiyi bir arada barındırıyor. Kast’ın babası, Almanya’dan Şili’ye kaçan bir Nazi subayıydı. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık yüz bin Yahudi’nin öldürülmesinde kullanılan seyyar gaz kamyonlarını denetleyen savaş suçlusu Walther Rauff’a bir dönem sığınma imkanı tanımış olan ülkenin, şimdi bir başka Nazi’nin oğlunu devlet başkanı seçmiş olması anlamına geliyor.

Almanya’nın federal arşivinde bulunan kimlik kartına göre Kast’ın babası, Michael Kast, 18 yaşında, Eylül 1942’de, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü savaşın en yoğun döneminde Nazi Partisi’ne katıldı.

Kast geçmişte, babasının Nazi subayı ya da destekçisi olduğunu reddetmiş ve onu Alman ordusunda zorunlu askerlik yapan biri olarak tanımlamıştı. Askerlik zorunlu olsa da Nazi partisine üyelik, gönüllülük esasına dayanıyordu. Kast’ın babası, 18 yaşına girdikten sonra yani üyelik için gereken asgari yaşa erişince partiye katıldı. Bir Alman tarihçiye göre, partiye katılmadan önce en az dört yıl boyunca Hitler Gençliği üyesi olması muhtemeldi ve üyeliği bölge lideri tarafından önerilmiş olmalıydı. Baba Kast 1950 yılında Şili’ye göç etti. 

I- Pinochet ile aile bağları 

Dokuz çocuk babası ve koyu bir Katolik olan Kast’ın, 1973’teki darbenin ardından iktidara gelen General Augusto Pinochet’nin askeri diktatörlüğüyle güçlü aile bağları bulunuyor. Allende’nin devrilmesinin ardından Pinochet, yaklaşık on yedi yıl boyunca sağcı bir diktatör olarak ülkenin başında kaldı. Pinochet, ekonomiyi yönetmek üzere Chicago Üniversitesi’nde Milton Friedman ve Arnold Harberger gibi isimlerin yanında eğitim almış iktisatçılardan oluşan ve “Chicago Boys” olarak anılan bir grubu göreve getirdi. Bu grupta yer alan ağabey Miguel Kast, diktatörlük döneminde merkez bankası başkanı olarak görev yapmıştı. 

Şili, Latin Amerika’da neoliberalizmin bir deneme alanına dönüştü. Kapsamlı deregülasyonlar yapıldı ve devletin elindeki şirketlerin yanı sıra eğitim, sağlık hizmetleri ve emeklilik sistemi özelleştirildi. Askeri cuntanın ABD’de eğitilmiş gruba emanet ettiği ekonominin çöküşünün faturası ise emekçi kesimlere kesildi. 

Miguel Kast

II-Ekonomi

Neoliberalizmin 'Şili mucizesi'

Şili’de 1973 sonrası kurulan neoliberal birikim rejimi, “Friedman Kıskacında Şili” kitabında özetlendiği üzere emeğin disipline edilmesi, kamusal alanın piyasalaştırılması ve finans kapitalin güçlendirilmesi üzerine inşa edilmişti. Bu model uzun süre “istikrar” ve büyüme anlatısıyla meşrulaştırıldı ve Batı’da sıklıkla “Şili mucizesi” olarak adlandırıldı. 

Askeri diktatörlüğün hayata geçirdiği ekonomik program, teknik bir para politikası tercihi değil, belirli bir sermaye birikim rejiminin restorasyon programıydı. Bu bağlamda Milton Friedman ve Chicago Okulu’nun önerileri, Şili’de salt “enflasyonla mücadele” için değil, sınıf mücadelesinin sermaye lehine zor yoluyla yeniden düzenlenmesi ve burjuva sınıf egemenliğinin tahkim edilmesi amacıyla amacıyla devreye sokuldu. 

Darbenin ardından sendikalar tasfiye edildi, toplu pazarlık ortadan kaldırıldı, reel ücretler dramatik biçimde düştü. Milli gelir içinde ücret payı azalırken gelir eşitsizliği keskinleşti. Özelleştirmeler ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesiyle büyük sermayenin birikim koşulları güçlendirildi. 

1980’ler ve 1990’larda Dünya Bankası, sendikaların parçalanmasına ve işverenlerle işçiler arasında, tüm işçileri temsil eden bir çatı sendika örgütünün pazarlık yürütmesi yerine, işkolu düzeyinde müzakere modelinin dayatılmasına dayanan Şili’nin “esnek” işgücü piyasası politikalarını övmüştü. Daha da tuhaf olan, Dünya Bankası’nın bunu şeffaflık ve iyi yönetişim için bir model olarak sunması ve Doğu Avrupa’daki geçiş ülkelerinin Şili’den bunu kopyalaması gerektiğini ima etmesiydi.

“Devlet küçülüyor/elini çekiyor” iddiasına karşın devlet sosyal harcamalarda geri çekilirken baskı aygıtlarında genişledi ve böylece neoliberalizm, devletin ortadan çekilmesi değil sınıfsal konumunun yeniden belirginleşmesi olarak Şili’de kendisini gösterdi. Dış borç bağımlılığının arttığı bu yeni birikim rejiminin kırılganlığı 1982 kriziyle açığa çıktı. Devlet, “piyasa disiplinine” rağmen krizdeki bankaların imdadına yetişti. Yani kazanç özelleşirken sadece risk toplumsal hale geldi. 

Halk mutfakları, 1983

III-Allende'nin devrilmesi 

Eski Devlet Başkanı Salvador Allende 1970’te seçildiğinde Soğuk Savaş en sert dönemindeydi ve hem ABD hem de Sovyetler Birliği Şili’yi stratejik bir mücadele alanı olarak görüyordu. Allende iktidara seçimlerle gelmişti, bakır madenlerini ve bankaları millileştirdi, büyük toprak mülkiyetlerine el koydu ve yoksullar için sosyal güvenceleri artırdı. Göreve gelmesinden üç yıl sonra Allende hükümeti, ABD’deki Nixon yönetimi ve CIA’nin planları doğrultusunda Pinochet ile ordudaki müttefikleri tarafından askeri bir darbeyle devrildi. Ardından gelen baskı dalgasında üç binden fazla kişi öldürüldü, çok daha fazlası işkence gördü ve hapse atıldı. Yarım yüzyıl sonra bile Şili bu travmadan bütünüyle kurtulmuş değil.

1988’de Pinochet, iktidarını sekiz yıl daha uzatmak umuduyla referanduma gitti. Bu kez kaybetti ancak tamamen çekilmedi. Silahlı kuvvetlerin komutasını elinde tuttu ve kendisiyle birlikte seçtiği dokuz ismin ömür boyu senatör olarak atanmasını sağladı. Parlamenter dokunulmazlığa sahipti ve sağ partilerle kurduğu ittifak sayesinde yasama üzerinde etkili bir denetim sürdürdü yani ülkeyi bir şekilde yönetmeye devam etti.

Pinochet’nin Şili üzerindeki hakimiyeti 1998’de beklenmedik bir tutuklamayla gevşedi. İngiltere ziyareti sırasında, İspanyol yargıç Baltasar Garzón’un talebiyle soykırım, işkence ve terörizm suçlamalarıyla gözaltına alındı. Sonraki 16 ay boyunca İngiltere kaldı ve İspanya’ya iade edilmeyi bekledi. Ancak bu hiç gerçekleşmedi.

Salvador Allende'nin ölümünden kısa süre önce başkanlık sarayını incelerken çekilmiş son fotoğrafı.

İngiltere diktatöre kalkan oluyor

Ocak 2000’de İngiliz hükümeti, Pinochet’nin yargılanamayacak kadar hasta olduğunu ve “bunun adil olmayacağını” ileri sürerek iade sürecini ilerletmeme kararı aldı. Böylece Pinochet’nin Şili’ye dönmesine izin verildi.

Avrupa’daki siyasi liderlerin çoğu bu kararı memnuniyetle karşıladı. Eski Britanya Başbakanı ve Pinochet’nin uzun yıllara dayanan müttefiki Margaret Thatcher, sürecin kamu kaynaklarının israfı olduğunu savundu. Kameralar önünde şunları söyledi: “Senatör Pinochet, Falkland Savaşı boyunca Britanya’nın kararlı bir dostuydu. Bu hükümetten aldığı karşılık, 16 ay boyunca esir tutulmak oldu. Bu arada sağlığı bozuldu, itibarı zedelendi ve kamuya ait büyük miktarda para, siyasi bir intikam uğruna harcandı.”

Pinochet’ye karşı Şili’de daha sonra açılan davalar da sonuçsuz kaldı. 2005’te, ABD merkezli Riggs Bank’ın yardımıyla yüz yirmiden fazla gizli banka hesabında milyonlarca dolarlık kamu fonunu zimmetine geçirdiği ortaya çıktı. 2006 yılında, 91 yaşında, iktidarı döneminde işlenen insan hakları ihlalleri nedeniyle hiç yargılanmadan öldü. Öldüğünde, Şili’de onu yas tutan çok az kişi vardı.

Pinochet'nin 2000 yılında Şili'ye dönüşünden bir kare.

IV- Koalisyonlar demokrasisinden faşist bakana 

Şili’de yıllarca neoliberalizmle kopuş vaadiyle ilerleyen sürecin ardından Aralık 2025’te yapılan seçimler sol açısından önemli bir gerilemeye işaret etti. Solun ortak adayı, Komünist Parti üyesi ve eski Çalışma Bakanı Jeannette Jara ilk turda sandıktan az farkla birinci çıksa da ikinci turda zafer aşırı sağcı José Antonio Kast’ın oldu. Kast, üçüncü kez cumhurbaşkanlığına aday olduğu seçimde, oyların yüzde 58’inden fazlasını aldı. 

Eski bir öğrenci lideri olan ve Şili’nin en genç devlet başkanı Boric’in popülaritesi, dört yıllık görev süresinin sonunda yaklaşık yüzde 30’a geriledi. Şili yasaları uyarınca ikinci dönem için aday olması zaten mümkün değildi. Bazı analistler, Kast’ın rakibi Jeannette Jara’nın Boric hükümetinin devamı gibi görülmesinin sandığa olumsuz yansımış olabileceğini belirtiyor. 

Kast’ın devlet başkanı olarak seçilmesi, Şilililerin büyük bölümünün Pinochet mirasını reddettiği otuz beş yıllık döneminin ardından bir yarılma yaşandığına işaret ediyor. Ancak Şili zaten son on yıldır merkez sol ile merkez sağ arasında gidip geliyordu. 

Pinochet’nin faşist diktatörlüğünün sona ermesini “demokratikleşmeyle” eşitleyen yaklaşım ve bunun devrim perspektifinin yerine ikame edilmesi, Şili’de bir kez daha aşırı sağın alan kazanmasına zemin hazırlamış görünüyor. Şili siyasetinde neredeyse kural haline gelen partiler arası “cepheler” ve “koalisyonlar” üzerinden sınıflar arası “milli uzlaşma” olduğu algısının ne denli büyük bir aldatmaca olduğu ise, ülkedeki çok boyutlu eşitsizliğe bakıldığında rahatlıkla görülebiliyor. 

Jeannette Jara

Milli uzlaşı aldatmacası: Aynı gemide değiller

Şili bugün hala gelir eşitsizliğiyle biliniyor: Zengin ile yoksul arasındaki uçurum son yıllarda daha da derinleşti. Şili’deki milyarderlerin toplam serveti 2019 yılında GSYH’nin yüzde 25’ine eşitti. Bu, ülkedeki milyarderlerin servetinin ülke GSYH’sine oranla, Rus milyarderlerininkini bile aşan bir seviyeye ulaşması anlamına geliyordu. 

2025 verilerine göre ülkedeki en zengin beş kişinin toplam serveti yaklaşık 35,1 milyar dolara ulaşırken en zengin isim olan Iris Fontbona’nın serveti ise 28,1 milyar dolara yükselmiş durumda. Çalışmalar, Şili’nin en zenginlerinin servetinin çoğu zaman genel ekonomik büyümeyi geride bıraktığını bunun da gelir ve servet eşitsizliğini belirgin biçimde artırdığını gösteriyor.

Ancak eşitsizlik çok boyutlu. 

Şili’de, 2024 yılında yayımlanan verilere göre nüfusun yaklaşık yüzde 88’i kentsel alanlarda yaşıyor. Bu oran, Şili’nin Güney Amerika’nın en yüksek kentleşme düzeyine sahip ülkelerinden biri olduğunu gösteriyor. 

Ülkede 2025 yılı itibariyle istihdam oranı yüzde 57 seviyesinde kalırken, çalışma koşulları o denli güvencesiz ki işgücünün yüzde 50’si asgari düzeyde yeterli bir emeklilik için gerekli tasarrufu biriktiremiyor. Resmi sözleşmelerin yüzde 30’u kısa vadeli ve ortalama sadece 10 ay sürüyor; bu sözleşmeler uzun işsizlik dönemleriyle kesintiye uğruyor. Bu durum, işçileri hastalık ya da iş kaybı halinde yoksulluğun eşiğine getiriyor.

Firmalar ve perakendecilerin temel tüketim mallarında fiyat sabitlemesi yaptığı düşüncesi, sömürü algısını güçlendiriyor.

Şilililerin önemli bir bölümü yüksek borç yükü altında yaşıyor. Yükseköğretim ya da sağlık gibi hizmetlerinden yararlanmak için, nakit ödeme yaparak indirim alan zenginlerden daha fazla bedel ödüyorlar. Solcu Devlet Başkanı Gabriel Boric döneminde Şili’de ücretsiz sağlık hizmetine erişim hakkı tanındı. Ancak sistem kamu ve özel sağlık sigortasının birlikte yürüdüğü ikili bir yapıda kalırken, hastanelerdeki koşullar anlamlı biçimde iyileştirilemedi.

Gabriel Boric

Emeklilikte 'rulet kapitalizmi'

Şili’de 2018-2014 yılları arasında başkanlık yapan sağcı Sebastian Piñera’nın kardeşi José Piñera, Pinochet döneminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanıydı. Çalışanların yaptığı zorunlu ödemelerle birkaç emeklilik fonundan birine prim yatırdığı ve emeklilikte bu fonların yatırım performansına bağlı olarak maaş aldığı fonlu emeklilik sistemini hayata geçirmesiyle ün kazandı. Bu süreçte, çoğu zaman fahiş ücretler alan emeklilik fonları ve yöneticileri zenginleşti. Böylece yaşlılık aylıkları, bir tür “rulet kapitalizminin” parçasına dönüştü. 2008 yılında yapılan “iyileştirmelere” rağmen bugün birçok emekli, fiyat düzeyinin ABD’nin yaklaşık yüzde 80’i olduğu bir ülkede, ayda 200-260 dolar civarında emekli maaşı alıyor.

Başkent Santiago'da 2017'de emeklilik reformu talebiyle yapılan bir gösteri.

Pinochet döneminin yasaları hayatta

Pinochet’nin ekonomik modelinin mirası, mevcut birçok sosyal koruma sistemlerinin temelini oluşturmaya devam ediyor çünkü Şili’de siyasi partiler bu yapısal değişiklikleri köklü bir biçimde gündeme almaktan bugüne kadar kaçındı. 

Bu seçim, 2006 öğrenci mobilizasyonlarıyla başlayan hoşnutsuzluk dalgasına karşı nasıl bir yanıt üretildiği konusunda da dersler taşıyor. Öğrenci hareketleri Pinochet döneminden miras kalan devlet yapısının özellikle eğitim alanındaki temellerini sorgulamıştı. 2011 protestoları bu yapısal eleştiriyi daha da büyüttü. 2019’daki toplumsal isyan bu birikimin zirvesiydi. 

Ücret payının gerilemesi, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin metalaştırılması ve hane halkının borçlanmaya dayalı yaşamının kalıcılaşmasına Şili halkının gösterdiği tepki, 2019’daki “toplumsal patlama” (estallido social) ile bir kez daha görünür hale geldi. Lise öğrencileri, hükümetin zorunlu kıldığı metro zammını protesto etmek için sokağa çıktı; ancak bu zam, daha derin bir hoşnutsuzluğun sembolünden ibaretti. Protestoların sloganlarından biri de tam olarak bu duruma işaret ediyordu: “Mesele 30 peso değil, 30 yıllık kayıtsızlık.”

Protestolar hızla büyüdü; kimi zaman bir milyona varan kalabalıklar değişim talep ederek yürüdü. Buna verilen yanıt ise yeni anayasa süreci oldu. Kasım 2019’da, haftalar süren protestoların ardından Şili’deki siyasi partiler bir uzlaşmaya vardı. 

Dönemin sağcı devlet başkanı Sebastián Piñera krizi atlatmayı başardı, ancak bunu parlamentodaki muhalefetin desteğiyle yapabildi. “Dayanışma” olarak görülen bu tutumun karşılığında muhalefet, kendisinden yeni bir anayasa hazırlanacağına dair söz aldı. Gösterişli bir adla “Toplumsal Barış ve Yeni Anayasa Anlaşması” diye anılan bu mutabakat, “herkesin sesinin duyulacağı” yeni bir anayasa sürecini öngörüyordu. Sol kanatta anlaşmanın en dikkat çekici imzacılarından biri daha sonra başkanlık koltuğuna oturacak olan Gabriel Boric’ti. 

Ortaya çıkan anayasa metni 2022’de, Boric’in başkanlık döneminde yapılan referandumda oyların yaklaşık yüzde 62’siyle reddedildi. Boric bu sürecin ardından daha sağa yöneldi. Emekli aylıklarının artırılması ve asgari ücretin yükseltilmesi gibi bazı sınırlı kazanımlar hayata geçirildi. Ancak temel yapılar değişmeden kaldı.

2019 eylemlerinden bir görüntü.

Şili solu bir kez daha kaygan 'zeminde'

Şili solunun son yıllarda oluşturduğu koalisyon yapısı, iki ana damarın birleşimi üzerinden şekillendi. 2021’de Gabriel Boric’i iktidara taşıyan Onur İçin Onay (Apruebo Dignidad) koalisyonu, esas olarak Geniş Cephe (Frente Amplio) bileşenleri ile Şili Komünist Partisi’nin oluşturduğu bloktu. Geniş Cephe içinde Demokratik Devrim, Sosyal Yakınsama ve çeşitli ilerici-sol oluşumlar yer aldı. 

Bu yapıya daha sonra 1990 sonrası merkez-sol geleneği temsil eden partilerin katılımıyla hükümet tabanı genişletildi. Bu ikinci damar, “Demokratik Sosyalizm” adı altında toplanan ve Şili Sosyalist Partisi, Demokrasi İçin Parti, Radikal Parti ve Liberal Parti gibi oluşumları içeren daha kurumsal merkez-sol partilerden oluştu. 

2023 sonrasında ise anayasa süreci ve seçimler bağlamında bu iki hattı bir araya getiren daha geniş bir seçim ittifakı olarak “Şili İçin Birlik (Unidad para Chile)” adı altında bir blok kuruldu. Böylece Şili solunda, öğrenci hareketleri kökenli yeni sol aktörler ile tarihsel merkez-sol partilerin ve Komünist Parti’nin aynı seçim cephesinde yer aldığı, ancak iç dengeleri ve stratejik yönelimleri bakımından farklı eğilimler barındıran çok katmanlı bir koalisyon yapısı ortaya çıktı.

Ancak ülkede bugün gelinen nokta, güçlü bir direniş geleneğine sahip Şilili emekçilerin koalisyonlara ve cephelere değil, kendisini daha ileriye taşıyacak öncü partiye ihtiyaç duyduğunu ilan ediyor. 

Bu tabloya bakıp gerekli derslerin çıkarılıp çıkarılmayacağını şimdiden kestirmek güç olsa da bazı açıklamalar yakın gelecekte Şili’de siyasetin nasıl bir seyir izleyeceğine dair ipuçları içeriyor.

2022–2023 yılları arasında Genel Sekreterlik Bakanı ve Sosyal Kalkınma ve Aile Bakanı olarak görev yapan ve Demokratik Devrim partisinin kurucularından olan Giorgio Jackson, seçimlerin ardından kendisine yöneltilen “Bu yenilginin ardından Şili solu sizce nasıl evrilecek?” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Sol bugün, dört yıl önce sahip olduğumuzdan farklı bir koalisyona sahip. [... ] Bu koalisyonu en büyük yoldaşlık ruhuyla geliştirebileceğimizi umuyorum. Aramızdaki farklılıklar inkâr edilmemeli, ancak uyumlu bir birlikte yaşamın önünde engel de oluşturmamalı.

Yeni seçmenler açısından gerçekleşen tektonik kaymayı anlamazsak, aynı kanallar üzerinden aynı kelimelerle aynı tabana konuşmaya devam edersek, gelecekte bir alternatif olma şansımız yok. Gerçekliğe baktığımız merceklerin ve yurttaş desteğini ile halk taleplerine verilen desteği algılama biçimimizin değiştiğini kavramalıyız. Sol-sağ eksenini reddeden ve kalıcı olarak ortaya çıkmış yeni bir siyasal özne var. [Başkanlık yarışının üçüncü adayı] Parisi, “ne faşo ne de komünist” olduğunu söyleyerek kendisini merkeze değil, sol-sağ eksenine karşılık gelmeyen başka bir düzleme yerleştirdi. Dinlemeliyiz ve bu yeni zeminde hangi önceliklerin ilerici bir projeyle örtüştüğünü görmeli ve bu meseleleri ele almaya başlamalıyız.”

Solun ortak adayı, Komünist Parti üyesi ve eski Çalışma Bakanı Jeannette Jara ve koalisyonu Şili İçin Birlik, Güney Amerika ülkesinde sandıkların kapanmasından kısa süre sonra yenilgiyi kabul etti. Hem Jara hem de sosyal demokrat Boric, Kast’ı tebrik etti. Jara, sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında “Demokrasi net konuştu. Şili’nin iyiliği için seçilmiş başkan [Kast] ile az önce görüştüm ve kendisine başarılar diledim,” diye yazdı.

Boric ve Kast.

V-Şili'de Nazi geçmişi 

2017 seçimlerini kaybeden Kast, kontrolsüz göç ve artan kamu güvenliği kaygılarını öne çıkararak tabanını genişletti. Şili korkunç bir eşitsizliğe hapsedilmiş olsa da bazı komşularından daha iyi durumda ve göçmenler için cazip bir ülke. Son on yılda nüfusu yalnızca on dokuz milyon olan ülkeye yaklaşık iki milyon göçmen girdi. ABD’de olduğu gibi yeni gelenler şiddet suçlarındaki artıştan sorumlu tutuldu. Kast çoğu Venezuela’dan gelen üç yüz binden fazla belgesiz göçmeni sınır dışı etme, diğerleri için ise azami güvenlikli gözaltı merkezleri kurma söz verdi. 

Kast ayrıca seçimde mağlup ettiği iki muhafazakâr adayla görüştüğünü ve onları hükümetine dahil edebileceğini belirtti. Bunlardan biri, babası Pinochet döneminde general olan eski Çalışma Bakanı Evelyn Matthei, diğeri ise Johannes Maximilian Kaiser Barents-von Hohenhagen adlı faşist siyasetçi. Alman kökenli Kaiser, kendisini “paleolibertaryen” ve “gerici” olarak tanımlıyor. Göçmenler için kamplar kurulmasını ve Bolivya sınırının tamamen kapatılmasını savunuyor. Kaiser’in hedeflerinden bir diğeri ise Pinochet döneminin işkencecilerinin ve katillerinin serbest bırakılması. Kast da benzer bir çizgide, ancak daha dolaylı bir dil kullanıyor. Şili parlamentosu yaşlı ya da ağır hasta eski baskı görevlilerinin tahliyesini tartışırken, “Pazarlık usulüne inanmıyorum. Adalete inanıyorum. Bu da ölümcül hastalığı olan ya da bilincini kaybetmiş kişilere saygılı davranmak demektir” dedi.

Johannes Kaiser.

1938 Şili Ayaklanması 

İtalyan akademisyen Enzo Traverso, Nazi Şiddetinin Kaynakları adlı çalışmasında, Nazi şiddetinin merkezinde, Bolşevik Devrimi sonrasında işçi sınıfı siyasetinin yükselişinin burjuva düzen açısından yarattığı varoluşsal tehdidin bulunduğunu belirtiyor. Traverso’ya göre 1917 Ekim Devrimi, Avrupa burjuvazisi için yalnızca jeopolitik bir meydan okuma değil, mülkiyet ilişkilerini ve sınıf egemenliğini hedef alan bir toplumsal sarsıntıydı. Bu nedenle anti-komünizm, Nazizmin ideolojik repertuarında ikincil bir unsur değil, karşıdevrimci programın kurucu ekseni olarak işlev gördü. Nazizm, devrimci olasılığı ezmek ve burjuva egemenliğini zor yoluyla yeniden tahkim etmek üzere örgütlenmiş aşırı bir karşıdevrimci proje niteliği taşıdı.

Şili’de Nazilerin geçmişi eskiye dayanıyor. 5 Eylül 1938'de Almanya’daki Nazizm’den esinlenen “Nacistas” olarak anılan yaklaşık 60 kişilik bir grup ülkede başarısız bir faşizan bir kalkışmada bulundu. Santiago’da bazı stratejik noktaları ele geçirerek ordu içinde bir hareketlilik yaratmayı hedefleyen bu darbe girişiminin yürütücüsü olan Nacistas üyeleri, bekledikleri askeri destek gelmeyince teslim oldular ve infaz edildiler.

Almanya’daki Nazizm’in etkisi açık olsa da, Şili’de bu hareket kitlesel bir faşist rejim kurma kapasitesine ulaşamadı. 

Buna karşılık 1973’te Allende döneminde sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, kamulaştırmalar ve işçi örgütlenmelerinin güçlenmesi karşısında burjuvazinin parlamenter biçimle düzeni sürdüremediği bir eşiğin oluşması, emperyalist müdahale dinamikleriyle birleşerek askeri darbeyi “olağanüstü” bir karşıdevrimci çözüm haline getirdi. Pinochet rejimi1938’deki faşizan kalkışmadan farklı olarak, sermaye egemenliğinin zor yoluyla yeniden tahkim edildiği yapısal bir rejim dönüşümünü temsil etti.

Philippe Sands’in kısa süre önce yayımlanan “38 Londres Street” adlı kitabına göre, Almanya hayranı olan Pinochet savaş sonrası yıllarda Ekvador’da Walther Rauff ile bir araya geldi ve onu Şili’ye davet etti. Rauff, Pinochet rejiminin işkence merkezlerinde görev aldı. Hayatının geri kalanını Şili’de geçirdi, suçları konusunda pişmanlık göstermedi ve iade edilmekten korunarak yaşamını sürdürdü.

Santiago’daki 38 Londres Street adresindeki bina, bir zamanlar kentin ve ülkenin diğer bölgelerine yayılmış çok sayıdaki gizli gözaltı ve sorgu merkezinden biriydi. Faşist diktatörlüğün ajanları; solcu, sosyalist, komünist ya da “istenmeyen” olarak damgalanan on binlerce kişiyi hapsetti, işkence etti, infaz etti ve zorla kaybetti. Mağdurların çoğu 21 ila 30 yaş arasındaydı. Kurbanların büyük kısmını işçiler oluşturuyor, geri kalanlar ise ağırlıklı olarak akademisyenler, meslek sahipleri ve öğrencilerden meydana geliyordu. Tüm bu suçlar, uzun yıllar boyunca cezasızlık zırhı altında işlendi.

Augusto Pinochet’nin yönetimine dahil olan Walther Rauff, Nazi toplama kamplarındaki sabit gaz odalarının öncülü sayılan mobil gaz odalarını (gaz kamyonlarını) geliştiren isimdi. Bu araçlar, kapalı kasa kamyonların egzoz gazıyla insanların öldürülmesi esasına dayanıyordu ve İkinci Dünya Savaşı sırasında kitlesel katliamlarda kullanıldı.

Savaşın sonunda Güney Amerika’ya kaçan Rauff, Şili’ye yerleşti. Rauff’un yaşadığı Patagonya’ya giderek onu hatırlayan kişilerle görüşen Sands’in aktardıklarına göre Nazi subayının kimliği bir sır değildi ve herkes onun geçmişte birçok insanı öldürdüğünü biliyordu. Rauf’la yolu kesişenler onu “kültürlü ve nazik” biri olarak tanımladılar. Tıpkı bugün üslubunun “ölçülü” olduğu söylenen Kast gibi. Pinochet, Rauff’un eski bir dostuydu. 

Rauff, Pinochet’nin ölüm saçan rejiminden memnundu. Sands’e göre Pinochet, binlerce insanın öldürülmesi ve zorla kaybedilmesi sürecinde Rauff’un “uzmanlığından” yararlandı. Pinochet ve Rauff’un ortak noktası, komünizme duydukları derin nefretti. 

Ancak elbette Nazilerin Şili’de dolaylı bir biçimde korunarak yaşaması kişisel dostluklara ilişkili değildi ve daha geniş anti-komünist stratejilerle uyumlu bir pratik olarak ortaya çıktı. 

1938 ayaklanmasında yakalanan bir Nazi polis tarafından götürülüyor.

Naziler Latin Amerika’ya nasıl ‘kaçtı?’

II. Dünya Savaşı’nın ardından Nazi mensuplarının Avrupa’dan Latin Amerika’ya kaçışı, bireysel inisiyatiflerin ötesinde, “ratlines” olarak adlandırılan örgütlü bir mekanizma üzerinden gerçekleşti. Kaçış mekanizması, özellikle Kuzey İtalya’daki transit merkezleri üzerinden işleyen, Uluslararası Kızılhaç’ın yerinden edilmiş kişiler için düzenlediği seyahat belgelerinin kullanıldığı, Vatikan çevresindeki bazı din adamlarının referans mektupları sağladığı ve Güney Amerika konsolosluklarından temin edilen vizelerle tamamlanan bir bürokratik zincire dayanıyordu. Bu ağı detaylı olarak inceleyen Arjantinli yazar Uki Goñi’ye göre ülkesi Arjantin bu hattın ana giriş kapısıydı, ancak bazı firariler daha sonra Paraguay ve Brezilya üzerinden Şili’ye geçti.

Şili özellikle 1950’lerde belirli figürler için kabul edilebilir bir yerleşim alanı haline geldi. 

Soğuk Savaş bağlamında anti-komünizm, “Batı’nın” sınıf egemenliğini korumaya dönük ortak siyasal hattıydı. Nazi geçmişine sahip bazı teknik kadrolar, özellikle güvenlik ve istihbarat alanlarında “yararlı uzmanlık” taşıyan figürler olarak değerlendirildi. Nazizm’in karşıdevrimci şiddet paradigması, Soğuk Savaş Latin Amerika’sında farklı biçimde yeniden üretildi. Şili diktatörlüğü, Nazizm’in kopyası değil ama aynı tarihsel karşıdevrim geleneğinin başka bir varyantıydı. 

Goñi’ye göre Nazilerin Latin Amerika ülkelerine geçişine göz yumulması, iade mekanizmalarının tam olarak işletilmemesi ve bu ülkelerde korunaklı bir yaşam sürmelerine olanak tanınması anti-komünist kimliğin savaş suçlusu kimliğinin önüne geçtiğini gösteren siyasal bir tercihti. Şili’deki Alman diasporasının tarihsel kökleri de bu korunaklı alanın toplumsal zeminini oluşturdu. 19. yüzyıldan beri güney bölgelerinde güçlü Alman kolonileri bulunmaktaydı ve Nazi firarileri bu mevcut cemaat ağlarına entegre olabilmekteydi.

SS subayı Josef Mengele'nin Arjantin'e sahte isimle göç etmek için kullandığı İtalyan pasaportu.

Pedofili, işkence ve cinayet ağı: Colonia Dignidad

Latin Amerika’daki Nazi yerleşimleri Şili’de özellikle Colonia Dignidad (Haysiyet Kolonisi) gibi alanlarda somutlaştı. Nazi ordusunda görev yapan ve daha sonra vaizlik yapmaya başlayan pedofili Paul Schäfer tarafından kurulan Colonia Dignidad, başlangıçta kapalı ve otoriter bir tarikat yerleşimi olarak örgütlendi. Schäfer, Almanya’dan aralarında Nazilerin bulunduğu yaklaşık 300 kişilik cemaati ile Şili’ye kaçmıştı. Burada tarımsal üretim, hastane ve okul gibi görünen kurumlar üzerinden dış dünyaya “yardımsever koloni” imajı sunarken içeride mutlak otoriteye dayalı, ailelerin parçalandığı, çocukların ebeveynlerinden sistematik biçimde ayrıldığı, ağır disiplin ve kölelik uygulamalarının olduğu bir cemaat düzeni kuruldu.

1973 darbesinden sonra Pinochet rejiminin istihbarat servisi DINA ile koloni arasında işbirliği gelişti. Şili mahkemelerinde görülen davalarda koloninin bazı tesislerinin gözaltı, sorgu ve işkence amacıyla kullanıldığı, siyasi tutukluların burada tutulduğu ve rejime lojistik destek sağlandığı belgelendi.

1990’lı yıllarda ancak özellikle 2000’lerden sonra yapılan aramalarda yerleşim alanında otomatik tüfekler, mühimmat ve askeri ekipmanların yer aldığı silah depoları, yeraltı sığınakları ve tüneller bulundu. Yerleşim alanında ayrıca bazı insan kalıntıları ortaya çıkarıldı, ancak birçok kayıp vakasının akıbeti tam olarak aydınlatılamadı.

Colonia Dignidad yerleşiminde yapılan aramalarda yalnızca konvansiyonel silahlar değil, aynı zamanda kimyasal maddelerin depolanmış olabileceğine ilişkin şüpheler de bazı tanık ifadeleriyle gündeme geldi. Ayrıca Şili ordusuna bağlı kimyager Eugenio Berríos’un koloniyle temas halinde olduğuna dair ifadeler dava dosyalarına girdi. Bununla birlikte, kamuya açık mahkeme kararlarında Colonia Dignidad’da endüstriyel ölçekte sarin üretildiğine dair bilgiye yer verilmedi. 

Colonia Dignidad

Arşivler hâlâ gizli tutuluyor 

Şili yargısının incelediği belgeler, askeri istihbaratın kimyasal maddeler üzerinde çalıştığını ve bunların bir kısmının gizli tesislerde saklanmış olabileceğini gösteriyor. Berríos, 1970’lerde DINA bünyesinde çalıştı ve ilerleyen yıllarda ortaya çıkan bilgilere göre sarin gazı dahil çeşitli kimyasal maddeler üzerinde deneyler yaptı. 2000’li yıllarda açılan davalarda, sarin gazının rejim muhaliflerine karşı test edilmiş olabileceğine dair tanık ifadeleri ortaya çıktı ve bazı eski istihbarat görevlileri, bu maddelerin küçük ölçekli üretildiğini iddia etti. Ancak bu konunun üzerine gidilmedi ve bu nedenle sarin gazına ilişkin iddialar hâlâ aydınlatılamadı. 

Almanya ve Şili’de açılan davalar sonucunda Schäfer ve bazı yöneticiler çocuk istismarı ve insan hakları ihlalleri nedeniyle mahkûm edilmiş olsa da, koloni ile askeri rejim arasındaki işbirliğinin kapsamına dair belgelerin tümü kamuoyuna açıklanmış değil. Şili’de askeri dönem arşivlerinin bir bölümünün hâlen gizli tutulması, istihbarat belgelerine erişimin sınırlı olması ve bazı aktörlerin sorumluluğunun açığa çıkmasının yaratacağı siyasi sonuçlar, bu yapıya ilişkin bilgilerin eksiksiz biçimde kamuya açılmamasının nedenleri arasında yer alıyor. 

Colonia Dignidad vakası, hem kapalı bir tarikat düzeni hem de askeri diktatörlükle kurduğu kurumsal işbirliğinin ardından cezasızlık tartışmalarının en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. Şili halkı, özünü muhafaza eden bir sistem içinde geçmişle sınırlı bir hesaplaşmaya razı edilmek isteniyor. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.