Sayfa yolu
Bir infaz yöntemi olarak operasyonlar ve gözaltılar: Zekeriya Öz’den Akın Gürlek’e uzanan yollar
Yayın Tarihi: 21.07.2026 , 12:09 Güncelleme Tarihi: 21.07.2026 , 12:28
“Bazı köşe yazıları kayda geçirmek için yazılır. Bu, onlardan biri. Gecikmeden, ‘Zekeriya Öz’e teşekkür’ yazısı. 2007 yılında seçime yaklaşık bir ay kala, bir haziran akşamı dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile uluslararası bir toplantının ardından İstanbul’da Çırağan Oteli’nin bahçesinde gecenin çok geç vaktinde baş başa sohbet ediyordum. Hrant Dink öldürülmüştü. Birçoğumuzun üzerine can güvenliği kaygısı karabasan gibi çökmüştü. Abdullah Gül’ün kişiliği de müdahale edilen Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ağır saldırılar altında kalmıştı. Gül’e kaygılarımı ve 22 Temmuz seçimlerinin gerçekleşebilmesi konusunda birçoğumuzun ortak kaygısını aktardığımda, yüzüme hayretle bakmış ve Ümraniye’de bulunan silahlar ve bombalar ile ilgili başlayan soruşturmaya atıf yapmıştı.”
Daha önce de defalarca atıf yaptığımız bir yazı bu.
Yazarı dönemin Cemaat gazetesi Taraf'ın kalemlerinden, şimdinin DEM vekili Cengiz Çandar.
Yazı konusu oldukça çarpıcı.
AKP’nin eski ortağı Fethullahçılarla birlikte Cumhuriyet’in tasfiyesi için düğmeye bastığı en sembolik operasyondan söz ediyor.
Yıllarca Cemaat basını ve AKP medyası bu el bombalarının çok sinsi bir hazırlığın delili olduğunu anlatıp durdu.
Binlerce kişiyi, Ümraniye’de bulunan bu el bombalarıyla açtıkları yolda tutuklayıp yıllarca cezaevinde tuttular.
Cumhuriyet’in tüm kurumlarına “darbeci” yaftasıyla, bu el bombaları üzerinden operasyon çektiler.
O kadar arsız bir süreç yürüttüler ki, bu itibarsızlaştırmaya dayanamayıp hayatlarını kaybedenler oldu.
Ümraniye'de bulunduğu söylenen el bombaları tek örnek değildi. Bir USB’ye bilgiler yükleyip, darbe planları uyduranları da, bir cep telefonuna yüklenen alakasız iletişim bilgilerini de gördük, sahte ve imal edilmiş delillerin bini bir paraydı...
Operasyonların temel amacı hedef göstermek ve itibarsızlaştırmaktı. Aynı anda tüm medyaya servis edilen "oluşturulmuş" bilgilerle hükmün daha kişi gözaltına alındığında verilmesi üzerine kurulmuştu her şey.
Şimdi aradan uzun yıllar geçti.
15 Temmuz’u "bir milat" olarak tarif edeceksek örneğin, 10 yıl geçti Fethullahçı çetenin "tasfiyesinin" üzerinden.
Ancak yargı hâlâ siyasi iktidarın operasyon aygıtı olarak değerlendirilmeye devam ediyor.
Peki, neden? Gelin günümüze uzanan ve birleşen yollara birlikte bakalım.
Fethullahçı Öz’ün damga vurduğu ilk dönem
AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinin üzerinden neredeyse 25 yıl geçti.
Bu çeyrek yüzyıla damgasını vuran onca şey, yüzlerce isim oldu kuşkusuz.
Ancak söz konusu olan davalar ve operasyonlar olunca, akıllara gelen ilk isim kesinlikle Zekeriya Öz.
Diğer isim ise yine tartışmaya yer bırakmayacak şekilde Akın Gürlek.
Bu iki isimden Öz’e dair söylenecek hiçbir yeni şey yok. O, AKP-Cemaat ortaklığının bu ülkenin "adaletine" en büyük darbesinin öncüsüydü.
Şimdilerde kırmızı bültenle aranan bir Cemaat firarisi...
Geride büyük bir kir ve pislik bırakarak kaçtı.
15 Temmuz sonrası Akın Gürlek'in yükselişi
CHP lideri Özgür Özel tarafından “seyyar giyotin” ve “Yeni Zekeriya Öz” olarak tanımlanan Gürlek, kariyerinin ilk yükseliş döneminde siyasi davaların mahkeme başkanlığını yapmıştı.
Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, Selçuk Kozağaçlı, Şebnem Korur Fincancı, Canan Kaftancıoğlu, Emin Çölaşan ve Can Dündar davalarında kürsünün başındaki isimdi ve aldığı kararlarla sık sık eleştiri konusu oldu.
Sonra buradaki başarılarıyla Adalet Bakan Yardımcılığı görevine yükseldi.
Ardından 2 Ekim 2024'te çok tartışmalı şekilde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandı.
Bu atama sonrasında yaşananlar ise Gürlek’in adını çok daha fazla anmamıza neden oldu.
19 Mart’ta başlayan İBB operasyonu, CHP’li ilçe belediyelerine yönelik operasyonlar ve dahası.
AKP iktidarının Fethullah ortaklığının sona erdiği dönemine damga vuran tüm davaların arkasındaki isim oldu Gürlek.
Sonra Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtuldu, tüm bu süreci bakanlık koltuğunda koordine edebilmesi için.
İş gelip öyle bir noktaya dayandı ki, Özgür Özel, geçtiğimiz haftalarda şu açıklamayı yaptı:
“Geçtiğimiz günlerde bir savcıya 'Seni Asliye Hukuk Mahkemesi'ne görevlendireceğiz, Sulh Ceza Mahkemesi'ne görevlendireceğiz. Yarın önüne geldiğinde şu şu isimleri tutuklama istenirse yapabilecek misin' deyip 'Suç varsa, kanıt varsa' diyene 'Sana bunu tutukla dendiğinde gözünü kırpmadan tutuklayabilecek misin' diye mülakat yapıyorlar Ankara'daki atamalar için. Şimdi yeni görev dağılımları ortaya çıkıyor. Bununla ilgili şu anda Meclis’te görevli bir milletvekilinin bir yakınına bunu sorulduğunu, birinci ağızdan duyduk. Eğer bunu isimli, cisimli söyleyecek bir noktaya gelmeleri durumunda bütün Türkiye’ye, bütün dünyanın gözü önünde ilan edeceğiz. Bugün kendilerinin gelecekte tasarladıkları operasyonlara isim vererek, 'Önüne bu geldi, bunu alacak mısın' diye soruyorlar görevliler. Bunları bir noter marifetiyle atanması düşünülen savcının adı ve kendisiyle konuşulan kişi ve verdiği isimler, şunlar önüne geldiğinde çok önemli CHP'li siyasetçilerin isimlerini söylüyorlar, tutuklamada tereddüt edip etmeyeceğini soruyorlar."
Aynı yöntemler, linç ve itibarsızlaştırma
Akın Gürlek denilince akla gelen ilk şey kuşkusuz İBB, yani İmamoğlu operasyonu.
Büyük bir beklenti yaratılarak hazırlanan 4 bin sayfalık iddianamenin açıklanacağı gün bir basın toplantısı düzenlendi Gürlek.
O zaman çok gündem olmayan bu adım, aslında hiç de alışıldık bir yöntem değildi.
Bir savcının hazırladığı iddianameyi, üstelik daha mahkemenin kabul edip etmeyeceği dahi belli değilken bir basın toplantısı gündemi yapması, gazetecilere daha kabul edilmemiş olan iddianamenin servis edilmesi olacak şey değildi.
Oldu.
Yine futbolda bahis operasyonları süreci de bir basın toplantısına konu edildi, bizzat Gürlek tarafından.
Artık her şeyin usulü ve yöntemi değişmişti.
Bir savcı, hazırladığı iddianameyi daha kabul edilmeden açık bir yargı kararı gibi sunabiliyordu. Savcılık adına X hesabı açıp sürekli olarak açıklama yapabiliyordu.
Bu yeni dönemin ruhuydu.
Haluk Levent, Akın Gürlek ve dahası
“Sayın Bakan Akın Gürlek, ‘Ben Beylerbeyine gitmedim, Yüksel Ersoy ile görüşmedim’ diyebilecek misiniz? Diyemeyeceksiniz. Çünkü HTS kayıtları devletin elinde var zaten. Sayın Bakan, benim alacak-verecekli olduğum insanla onun mekanında ne konuşmuş olabilirsiniz? Ardından gözaltına alındım. Eğer gözaltına alınmasaydım Pazartesi gününden sonra Ahbap'tan para çaldı yalanını diyemeyeceklerdi. Benim usulsüz borçlanmamı kapatmamı istemediler. Gözaltı akşamı haberlere bakalım: ‘7 milyar parayı kumarda batırmış’ diyerek MASAK rapor deyip herkesi manipüle ettiler. Suçsuz, dernekten 1 TL dahi almamış insanları tutukladılar.”
Gözaltına alınan insanlar cep telefonu şifrelerini devletin namusuna emanet ediyorlar. Sizin savcılarınız ise 3 saat sonra telefondaki özel mesajları (suç unsuru olmayan özel mesajları) Yeni Şafak gazetesinden Burak Doğan'a servis ediyorlar. Magazine aç toplum bunlarla günlerce oyalanıyor. Devletin mahremiyetini yok ettiniz, devletin güvenliğini yok ettiniz.”
Bu sözler Haluk Levent’e ait.
Gürlek'i kendisini suçlayan isimle bir araya gelmekle suçluyor, bunun dışında da cep telefonu bilgilerini verdiği devletin, buradan elde ettiği bilgileri yandaş gazetecilere, Burak Doğan gibi isimlere servis ettiğini söylüyordu.
Gürlek’in bizzat bunu yapıp yapmadığının bir önemi yok, böyle suçlamaların konusu olması dahi hayli dikkat çekici.
Ancak konu tek başına Haluk Levent de değil.
AKP iktidarının son dönemde yürüttüğü tüm operasyonlara bakın, hepsinde aynı manzara var.
Devlet, savcılık, emniyet… Daha yaptıkları operasyonun imzası kurumadan yandaşlara servise başlıyorlar.
Ortada masumiyet karinesine dair ufacık bir hava deliğine bile yer bırakılmıyor.
Hızlıca operasyona konu olan ismi itibarsızlaştırmak, hükmü daha gözaltına alındığı gün vermek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar ve açıkça suç işliyorlar.
Daha dün yapılan bir operasyona bakalım örneğin.
İzmit’de CHP’li Fatma Kaplan Hürriyet’in WhatsApp yazışma kayıtları anında trol hesaplar ve yandaş gazeteciler üzerinden servis edilmeye başlandı.
Konunun Kaplan’ın yolsuzluklara imza atıp, rüşvet alıp almadığıyla da ilgisi yok. Varsayalım ki hepsini yaptı ve birçok suça imza attı.
Ancak bu dahi, henüz daha yeni gözaltına alınan birinin tüm hukuki haklarının yok edilmesi ve özel yazışmalarının servis edilmesini haklı çıkarmaz. Ortada iddianame yok, yargılama yok ve dahası savunma, söz hakkı yok.
Bu yöntem ve tarz bize neyi hatırlatıyor?
Tıpkı Ergenekon ve Balyoz döneminde Fethullahçıların yaptıklarına benzemiyor mu bunlar?
Kaplan’ı geçelim.
Bahis, ünlüler, belediyeler ve diğer operasyonlara bakalım, hepsinde aynı şeyle karşılaşmıyor muyuz?
Birileri hedef alınıyor, birileri özenle torbanın dışında tutuluyor.
Onlarca ünlü, sıraya sokularak "uyuşturucu" iddiasıyla gözaltına alınıyor, medyaya görüntüleri çarşaf çarşaf servis ediliyor, yandaşların "en muteber" gazetecileri eliyle "bilgi" üstüne "bilgi" paylaşılıyor, hatta aralara uyuşturucu tüketiminde kullanılan birkaç malzemenin de fotoğrafı sıkıştırılıyor ve operasyon tamamlanıyor.
Sonra?
Sonrasında bir satır arası bilgisi verilp geçiliyor, "testleri negatif çıktı" diye.
Ancak bunun artık hiçbir önemi bulunmuyor. Suçlanan isimler özenle seçilmiş, AKP karşıtı olması malzeme edilmiş, "bakın işte bunların hepsi böyle" denilmiş oluyor zaten. Gerisinin, suçlu olup olmamasının bir önemi yok ki...
Bir belaltı operasyon ve asıl hedef
Son dönemin en belaltı operasyonuna bakalım örneğin.
CHP’lilerin itirafçı olduğu için hedef aldığı, AKP’lilerin ise “havlucu” dediği isme.
Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’dan söz ediyoruz.
Yalım'a yönelik otelde yapılan operasyon, otel odasındaki belediye çalışanı kadının da görüntüleriyle birlikte tüm ülkeye yandaş basın eliyle servis edildi.
Ne de olsa basılmıştı, ne de olsa “iğrenç” biriydi denilerek hükmün hızlıca kurulması için yapıldı bu.
Kimse de bu servisin en az hırsızlık ve rüşvetçilik kadar çürümüş bir iş olduğunu konuşmadı, konuşamadı.
Bu ismin servis edilen görüntülerin ardından itirafçı olmasına şaşırılmadı, sadece havlu ve belediye çalışanı genç kadın konuşuldu. Tam da bu düzene yakışan şekilde.
soL Haber uzun süredir iktidarın sansür saldırısıyla karşı karşıya. Bu saldırılara karşı gerçeğin sesini yükseltmek için tüm okurlarımıza çağrımız, soL'a abone olmaları.
Yargının yeni dönem ruhu
Tekrarlayalım... Öyle bir yargı ortamı kuruldu ki, kişi daha gözaltına alındığında servisler başlıyor yandaş medya üzerinden. Kişisel, özel yazışmalar sayfa sayfa dolaşıma sokuluyor. Suçlamalar televizyon kanalları ve gazeteler üzerinden daha iddianame dahi ortaya çıkmadan karara bağlanıyor, hüküm veriliyor. Sonra da kimse bu dosyalardaki itirafçıların yarısından çoğunun ifadesini geri çektiğini dahi konuşmuyor bile.
En başta bir alıntıyla başlamıştık…
Ümraniye’de bulunan el bombalarıyla.
Akıbetlerinin ne olduğunu hatırlayan kaç kişi var acaba?
Çok çok az olduğuna eminiz.
Hatırlatalım.
O gecekonduda bulunan el bombalarının bizzat Cemaatçi bir asker tarafından yerleştirildiği, yıllar sonra yandaş basının satır arası bir haberiyle geçiştirildi.
Onca saldırı, onca itibar suikasti hatırlanmadı bile, çöken, un ufak edilen yaşamların sorumluluğunu kimse üstlenmedi…
Kandırılmışız denilip geçildi, bir sonraki kandırılma öyküsüne kadar…
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.