Sayfa yolu
Berlin, Dresden ve Potsdam’da zamanın izleri: Emperyalizm, sermaye ve Yeni Sağ’ın gölgesinde bir tarih okuması
Mehmet Yavuzkan
Yayın Tarihi: 27.07.2026 , 00:51 Güncelleme Tarihi: 27.07.2026 , 00:53
Berlin’e giderken, yirmi yedi yıl önce yaptığım son Almanya seyahatimi hatırladım. O dönem, hem Avrupa’da hem de Türkiye'de küreselleşmenin zafer şarkıları söyleniyor, AB uyum reformlarıyla "Tarihin Sonu" masallarına rıza üretiliyordu. Sözüm ona "çağdaş uygarlık" yürüyüşünün pürüzsüzce ilerleyeceğine inanılıyordu.
Avrupa Uygarlığı denilen ”misyonun” arkasında, tarihsel olarak, hammadde kaynaklarına el koyma, ucuz işgücünü sömürme ve yeni pazarlar açma gibi çıplak ekonomik çıkarlar yatmaktadır. Britanya'nın Hindistan'daki tekstil sanayisini yok etmesi, Belçika'nın Kongo'daki kauçuk katliamları, Fransa'nın Cezayir'deki yıkımı bu sözde "uygarlaştırıcı" söylemin kanlı gerçekliğidir. Özellikle Almanya’nın 1904-1908 yılları arasında, bugünkü Namibya'da Herero ve Nama halklarına karşı uygulanan şiddet ve sürgün politikaları, tarihçiler tarafından 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilmektedir.
Mekânların sınıfsal hafızası vardır
Şatafatlı saraylar, geniş bulvarlar veya onarılmış kiliseler, aslında tarihin motoru olan sınıf mücadelelerinin, ihanetlerin ve sermaye birikim süreçlerinin anıtları olarak karşımıza çıkar. Almanya'nın kalbine, Berlin, Potsdam ve Dresden'e yaptığım yolculuğun planına dair tercihim çok netti: Yalnızca Avrupa'nın kültürel mirasına değil, bizzat modern kapitalizmin, emperyalizmin ve günümüzde yükselen faşizmin laboratuvarına yapılmış bir yolculuğu planlamıştım, öyle de oldu. Bu üç kent, görmek isteyene, Alman burjuvazisinin doğuşundan finans kapitalin şahlanışına, İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımından günümüzün Yeni Sağ hezeyanlarına kadar, sömürü düzeninin tüm evrelerini sokaklarında barındırıyor.
Almanya, son yirmi yılda göç, enerji ve hafıza siyasetinde radikal bir dönüşüm yaşarken, Türkiye aynı dönemde, şatafatlı başladığı bir illüzyon olan Avrupa Birliği (AB) sürecinden bütünüyle koparak başka bir kulvarda yürümeye başladı. Bu iki ülkenin kesişen ve ayrışan yolları, sadece kendi kaderlerini değil, Avrupa'nın geleceğini de şekillendiren tarihsel bir diyalektiği barındırmaktadır.
Prusya militarizminin kök saldığı Potsdam, tekelci finans kapitalin küresel karargâhı Berlin ve kapitalizmin yarattığı güvencesizliğin ırkçı bir histeriye dönüştüğü Dresden, emperyalizmin ve sınıf savaşımının güncel durumunu kavramak için paha biçilmez dersler sunuyor. Potsdam'daki Sanssouci Sarayı'nın Prusya militarizmini fısıldayan bahçe ve koridorlarından geçip, Dresden'in sokaklarında yükselen aşırı sağcı AfD ve nativist Pegida dalgasına baktığımızda, neoliberal entegrasyon masalının bittiği anlaşılıyor. Almanya'da yükselen bu Yeni Sağ gericilik, sistemin dışından gelen arızi bir şok değil; neoliberal yıkımın, sanayisizleşmenin ve merkez partilerin bütçe disiplini adı altında toplumu çürütmesinin doğrudan bir sonucudur.
Yolculuğum boyunca Berlin, Dresden ve Potsdam sokaklarında gördüklerim, bana sadece iki ülkenin, Almanya ve Türkiye'nin son yirmi yıldaki farklı patikalarda kesişen hikâyesini değil, aynı zamanda insanlığın kurtuluş kavgasının o hiç eskimeyen tarihini hatırlatıyordu.
Frauenkirche'nin taşlarında zamanın ruhu
Elbe Nehri'nin kıyısında yükselen ve "Saksonya'nın Floransa'sı" olarak anılan Dresden'in simgesi Frauenkirche'nin (Kadınlar Kilisesi) cephesine baktığınızda, sarsıcı bir fiziksel kontrast görüyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde, İngiltere ve ABD savaş uçakları Dresden ve Leipzig'i şiddetli bir bombalamayla yerle bir ediyor. Alman Demokratik Cumhuriyeti yönetimi, bu katedralin enkazını Soğuk Savaş boyunca bir savaş anıtı olarak öylece bırakıyor. İki Almanya'nın birleşmesinden sonra, devasa enkaz yığınındaki orijinal taşlar bilgisayarlarla tek tek taranıp, milim milim hesaplanarak, kilise yeniden inşa edilirken yerlerine yerleştiriliyor. Kilisesi’nin kubbesini, Dresden’i yerle bir eden İngiltere hediye ediyor. 1743'te açılan kilise, 2005 yılında büyük bir törenle bir kez daha açılıyor. Açılışta konuşan Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler, ”bu yapıtın iyiliklerin ve bütünleşmenin bir ifadesi olduğunu; Avrupa için bir barış abidesi anlamına geldiğini” belirtiyor.

Frauenkirche (Kadınlar Kilisesi)
Kilisenin cephesine baktığınızda, bombalama nedeniyle çıkan yangın sonucu kapkara kesilmiş eski orijinal taşlar ile onların arasına bir yapboz gibi yerleştirilmiş pürüzsüz, bembeyaz yeni taşların iç içe geçtiğini görüyorsunuz.
Bu siyah ve beyaz taşların diyalektik oyunu, aslında son yirmi yılın Avrupa panoramasının ta kendisidir. Kara taşlar, kolektif hafızayı, emperyalizmi, faşizmi, militarizmin yıkıcılığını ve sömürünün çıplak gerçeğini simgelerken; beyaz taşlar, birleşmenin getirdiği geçici neoliberal iyimserliği, restorasyonun kozmetik makyajını ve entegrasyon sonrası sözüm ona barış illüzyonunu temsil ediyor.
2005 yılında o beyaz taşların parlaklığına bakıp "Tarihin Sonu"nu, küreselleşmenin zaferini ve "çağdaş uygarlık" yürüyüşünü kutlamak kimilerine kolay geldi. Ancak 2026 dünyasından geriye baktığımızda görüyoruz ki, zamanın ruhu, pembe barış rüyalarından, NATO 3.0'ın gölgesinde savaş ekonomisinin ve güvencesizliğin norm haline geldiği sert bir gündeme evrilmiş gözüküyor. Küresel hegemonya krizinin, enerji savaşlarının ve altyapı çöküşlerinin ortasında, Alman işçi sınıfı, yeni ve zor durumlarla karşı karşıya gelmeye başlıyor.
NATO 3.0'ın dayattığı sınırsız savaş konsepti ve Ukrayna'daki paylaşım savaşı, Almanya'nın o çok övündüğü anayasal bütçe sınırlarını tek bir gecede unutturmuş gözüküyor. Okullara, hastanelere, demiryollarına harcanmayan milyarlarca Euro, kurulan 100 milyar Euro'luk özel savunma fonuyla doğrudan Rheinmetall gibi küresel silah tekellerinin kasasına akıtılıyor.
Yeni Sağ ve bellek savaşları
Dresden sokakları, bugün Avrupa Yeni Sağ’ının laboratuvarı konumunda. Pegida yürüyüşlerinin doğduğu Neumarkt meydanı ve AfD'nin yükselişi, "Kültürel hafıza nasıl silahlandırılıyor?" sorusunun en somut yanıtıdır. Neoliberalizmin ve sanayisizleşmenin yarattığı yıkımla boğuşan güvencesiz kitleler, "Avrupa'nın beyaz, Hıristiyan medeniyetini korumak" gibi sahte bir kültürel hafıza etrafında silahlandırılıyor. Yeni Sağ, sınıf öfkesini sermayeden saptırıp göçmenlere yönlendirerek, aslında sistem için bir "emniyet supabı" işlevi görmektedir.
Bütçe tercihlerinde farklılık: Kara Sıfır (Schwarze Null) ve ranta dayalı büyüme
Almanya ve Türkiye'nin yirmi yılda geçirdiği kurumsal ve ekonomik dönüşümünü en berrak şekilde ortaya koyan alan, kamu harcamaları ve bütçe politikalarındaki tezatlık gibi gözükse de, işçi sınıfı açısından aynı hazin sonucu doğuruyor.
Helmut Kohl başkanlığındaki Hristiyan Birlik Partilerinin (CDU-CSU) ve Liberal Parti’nin koalisyon hükümeti, 1990’dan itibaren kamu mal ve hizmetlerine yönelik büyük saldırıyı ve özelleştirmeleri başlatıyor. Merkel döneminden miras kalan, Christian Lindner'in Maliye Bakanlığı ile adeta bir devlet dinine dönüşen ve ”Kara Sıfır” diye adlandırılan bütçe politikası da, yeni bir dönemin miladı (2014) oluyor. Kamunun borçlanmasını ve harcamalarını anayasal sınırlarla kelepçeleyen bu politika, özelleştirmelerle yıpranmış, ülkenin altyapısını çürütmeye başlıyor.
Bugün Almanya'da hızlı tren ağı Deutsche Bahn'daki kronik gecikmeler, iptaller, kamu binalarındaki fiziki dökülme ve dijitalleşme konusundaki inanılmaz gerilik, halka sunulması gereken hizmetlerin kâr hırsıyla hareket eden patronların eline bırakılmasının nasıl sonuçlandığının somut kanıtlarıdır. Kamu hizmetleri, patronların kâr beklentisine feda edilerek geriletilmiş ve köhneleştirilmiştir. Tüm bunlar, ülkenin geleceğin nasıl feda edildiğinin somut kanıtları olarak görülüyor.
“Kara Sıfır” politikası, sadece sonraki yıllarda devletin tamir-bakım masraflarına bonkörce katılımının ve sermayenin bu yolla bir kez daha beslenmesinin önünde engel oluşturmuştur. Böylelikle, bütçeyi sıfırlamak adına toplumsal üretkenliği ve kamu hizmetlerini geriletmeyi tercih etmiştir.
Türkiye ise tam tersi, borç içinde yüzen inşaat sektörü ve ranta dayalı kontrolsüz büyüme politikası izliyor. Türkiye kapitalizmi, bilinçli bir tercihle, bütçe disiplinini ve kurumsal denetimi tamamen ortadan kaldırarak, kamu-özel işbirliği (KÖİ) ve yap-işlet-devret projeleriyle ülkemizin ve emekçilerin geleceğini ipotek altına aldırıyor. Almanya bütçeyi sıfırlamak adına altyapısını çürütürken, Türkiye altyapıyı (köprüler, tüneller, havalimanları) uluslararası finans kapital ve yerli işbirlikçi holdingler için birer kâr ve kaynak transferi mekanizması olarak inşa etmeye devam ediyor, bunun bedelini ise emekçilere hiper-enflasyon, güvencesizlik ve bütçe açıkları olarak ödetiyor.
Berlin: "Yoksul ama seksi" efsanesinin ölümü ve barınma krizi
Berlin'in eski Belediye Başkanı Klaus Wowereit'in 2000'lerin başında şehre yakıştırdığı "Arm aber sexy" (Yoksul ama seksi) mottosu bugün artık geçerli değil. Son yirmi yılda Berlin, küresel finans kapitalin, teknoloji tekellerinin ve start-up çılgınlığının oyun alanı haline geldikçe, o eski bohem ve ucuz "Doğu-Batı sentezi" yerini vahşi bir soylulaştırma (gentrification) dalgasına ve sarsıcı bir barınma krizine bırakmıştır. Bu barınma krizinin arkasında, tekel konumuna yükselmiş, borsalarda işlem gören, arkasında Black Rock, Vonovia gibi tekellerin olduğu ve on binlerce konut sahibi şirketler bulunuyor. Bu şirketlerin eliyle gerçekleştirilen sözüm ona “parıltılı” dönüşüm, astronomik seviyelere fırlayan kiralar, zorunlu tahliyeler ve en temel insani hak olan barınma hakkının vahşi bir şekilde gasp edilmesi anlamına geliyor.

Neukölln
Berlin'in Neukölln veya Mitte semtlerindeki kafelerden yükselen çok dilli "gürültü", bu dönüşümün canlı bir haritasıydı. Bir masada 1960'larda Almanya'ya gelmiş Türkiyeli işçi ailesinin Almanca konuşan üçüncü kuşağından genç bir çift oturuyorken, hemen yanlarında son beş yılda İstanbul'dan Berlin'e "sığınmış", bilgisayarından uzaktan çalışan eğitimli yeni nesil göçmenler (beyin göçü) ekonomi ve sosyal hakları tartışıyordu. Bu, sanırım gelmekte olanın işaretiydi. Neukölln kafelerinde "uzaktan" çalışanların önünde parıldayan MacBook ekranları ile yaşanmakta olan dönüşümün sonuçları arasındaki kontrast, sınıfsal yarılmanın en bariz göstergesi.
Berlin'de mülkiyeti sorgulayan işçiler, "büyük emlak şirketleri kamulaştırılsın" diye sokağa çıkarken, Türkiye'deki emekçiler ise plansız, rant odaklı beton ekonomisinin esiri olarak her geçen gün mülksüzleşmekte ve despotik bir sömürü rejimine boyun eğmeye zorlanmaktadır.
Reichstag'ın kubbesi ne işe yarıyor?
Berlin'in merkezinde yer alan, resmi adı Bundestag olan tarihi Alman Federal Meclisi'nin (Reichstag) cam kubbesi, sözde burjuva demokrasisinin "şeffaflık ve halkın denetimi" iddiasının mimari bir yansıması olarak yükseliyor. Bu kubbenin hemen yakınındaki Holokost Anıtı ise Alman devletinin kendi kanlı geçmişiyle kurumsal bir yüzleşme kültürünü, bir "hatırlama politikasını" temsil ediyor. Ancak bu kurumsal "yüzleşme", sermaye düzeninin bugünkü suçlarını ve emperyalist saldırganlığını örtbas etmeye yarayan bir ideolojik kalkan işlevi görüyor. İktisadi ve siyasi krizlerin derinleştiği her uğrakta, burjuva devletinin bu şeffaflık maskesi hızla iniyor ve yerini çıplak sınıf egemenliğine bırakıyor.
Türkiye'ye baktığımızda ise anma kültürü, tarihsel bir yüzleşme değil, toplumsal kutuplaştırma aracı olarak kullanılıyor. AKP, kendi rejiminin kuruluş efsanesi haline getirdiği 15 Temmuz'u resmi olarak kutsarken, milyonların eşitlik, özgürlük ve laiklik talebiyle sokağa döküldüğü Gezi Direnişi'ni kriminalize ederek, toplumsal hafızadan silmeye çalışıyor. Benzer şekilde, Ermeni Tehciri gibi tarihsel tartışmalar, yerli şovenizmin kışkırtılması ve Batı emperyalizminin Türkiye üzerinde bir baskı aracı kurması kıskacına sıkıştırılmakta; halkların gerçek ve sınıfsal bir tarihsel hesaplaşma yaşamasının önüne geçilmektedir.
Almanya'da hafıza ve etnik kimliğin en keskin kesişim noktalarından biri göçmen mahalleleri ve göç politikalarıdır. Berlin'de Neukölln ve Kreuzberg gibi mahalleler, çok kültürlülüğün ve göçmenlerin Alman toplumuna entegrasyon çabalarının, aynı zamanda da dışlanma ve ırkçılıkla örülü sınıfsal çelişkilerin yaşandığı yerlerdir.
Türkiye'de ise sığınmacılar meselesi tamamen sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir. İktidarın bilinçli açık kapı politikası, gelen göçmenleri patronlar için sigortasız, sendikasız ve son derece ucuz bir "yedek işgücü ordusuna" dönüştürmüştür. Bu durum Türkiye'deki işçi sınıfı içinde ciddi bir göçmen karşıtlığı yaratarak toplumsal bir krize neden olmuş, kapitalizmin yarattığı yoksulluğun faturası sömürücülere değil, kendileri gibi ezilen sığınmacılara kesilmiştir. İktidarın ve sözde muhalif milliyetçilerin her türlü hak arama eylemini "terör ve beka" parantezine alması, holdinglerin hiper sömürüsünü gizlemeye yaramaktadır.
Her iki ülkede de egemen sınıflar, kendi sömürü mekanizmalarını korumak için kitleleri yapay düşmanlıklarla kutuplaştırmakta ve işçi sınıfının birleşik bir mücadele hattı kurmasını engellemektedir.
Yönetim ve kriz: Potsdam'ın hayaletlerinden yeni arayışlara
Potsdam'daki Sanssouci Sarayı, aristokrasinin ve Prusya militarizminin yükselişini simgelerken, Cecilienhof Sarayı İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın gündemine damga vuran Potsdam Konferansı'nı hatırlatıyor. Konferansta alınan en çarpıcı karar, Nazi Almanyası'nın topyekûn askerden ve Nazilerden arındırılması, demokratikleştirilmesiydi. Bu karar, Almanya'nın bir daha asla savaş makinesi haline gelmemesi için alınan köklü önlemleri kapsıyordu.
Ancak o gün kurulan bu küresel düzen, bugün derin bir hegemonya ve yönetim krizi içindedir. Avrupa Birliği, bir yandan milyonlarca mültecinin kapılarına dayandığı göç kriziyle, diğer yandan Nord Stream boru hatlarına yapılan sabotajlarla oluşan enerjide Rusya'ya bağımlılığının faturasını ödemektedir. Neoliberal merkez partilerin kriz yönetme kapasitesi erimekte, bu durum emperyalist piramidin tepesindeki çatlakları büyütmektedir. Almanya ise tüm bu gelişmelere rağmen, tarihsel bir travma olan militarizasyonu yeniden canlandırma çabası içine girmektedir.
Batı emperyalizmi bu yapısal krizi yaşarken, Türkiye burjuvazisi ise Yeni Osmanlıcı heveslerle Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika'da yeni pazarlar ve nüfuz alanları aramaya devam ediyor. Bu, stratejik otonomi arayışı gibi gözükse de bağımsızlıkçı bir karakter taşımamakta; aksine Türkiye kapitalizminin dış mali bağımlılığını derinleştiren ve holdinglerin sömürü alanlarını genişletmeyi hedefleyen tehlikeli, alt-emperyalist bir yönelimdir.
İdeolojik dönüşüm: Sol popülizmden İslamcı hegemonyaya
1968 ile 1970 yılları arasında Alexanderplatz yakınlarında inşa edilen, Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin Merkezi İstatistik İdaresi'nin merkezi olarak hizmet veren Berlin'deki Haus der Statistik (Künstlerhaus) gibi mekânlar, neoliberal kentleşmeye ve soylulaştırmaya karşı aşağıdan yukarıya örgütlenen sol popülizmin, Yeşiller'in ve "sivil inisiyatiflerin" izlerini taşıyor. Almanya'da çöken sosyal demokrat-muhafazakâr merkezin yarattığı boşluğu, kısmen ekolojik duyarlılıkları ve kimlik siyasetini merkeze alan bu sol-yeşil popülizm doldurmaya çalışmaktadır. Bu ittifak, kapitalizmin mülkiyet ilişkilerini ve emperyalist niteliğini sorgulamadığı ve hedef almadığı için sistem içi entegrasyona hizmet etmektedir. Günümüzde, bu hareketlerin önemli bölümünü Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) yıkılmasında belirleyici rol üstlenmiş antikomünist kadrolar oluşturuyor. Örneğin, “Yeşiller” olarak bilinen partinin resmi adı: “Bündnis 90/Die Grünen” (90 ittifakı-Yeşiller). Bu ittifak, DDR’in yıkılışında önemli rol üstlenmiş karşıdevrimci odaklardan biridir.
Türkiye'de ise durum çok daha travmatiktir. AKP, düzen siyasetinin işleyişini bozmuş, emekçilerin gerçek anlamda siyasi mücadele ile olan ilişkisi silikleşmiştir. Siyasal ve toplumsal alan, İslamcı-muhafazakâr hegemonyanın etkisi ve tehdidi altındadır. Devletin tüm kurumları piyasa ve gerici tarikatlar arasında paylaşılmış, eğitimden sağlığa her alan özelleştirilmiştir. Toplumsal muhalefet ise liberal kimlik siyaseti ve "cici muhalefet" sınırları içinde kötürümleştirilerek etkisiz kılınmıştır.
Bu ideolojik dönüşüm ve ayrışma, iki ülke adına, enerji ve çevre politikalarında da kendini açıkça göstermektedir. Almanya, Yeşil Badana (Greenwashing) yöntemleriyle de olsa yenilenebilir enerjiye, elektrifikasyona ve AB Yeşil Mutabakatı'na geçiş yapmaya çalışmaktadır. Buna karşın Türkiye ekonomisi, doğayı sınırsız bir rant alanı olarak gören yağmacı bir enerji modeline hapsolmuştur. Yerli kömür madeni teşvikleri, termik santrallerin özelleştirilmesi, HES'ler ve Akkuyu Nükleer Santrali gibi projeler, Türkiye'nin enerji bağımlılığını daha da artırmaktadır.
Zeitenwende militarizasyonu: Altyapı çökerken silahlanan Almanya
Ukrayna'daki emperyalist paylaşım savaşı ve NATO 3.0'ın dayattığı küresel savaş konsepti, Almanya'nın bütçe yaklaşımında sarsıcı bir kırılma yaratmıştır: Zeitenwende (Tarihsel Dönemeç). Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesine (Şubat 2022) tepki olarak, 27 Şubat 2022'de Federal Meclis'te (Bundestag) yaptığı tarihi konuşmada bu "tarihsel dönemeci" ilan etti. Bu konuşma, Almanya'nın Soğuk Savaş sonrası güvenlik ve dış politikasında bir paradigma değişimini simgeliyordu. Zeitenwende, Alman Dil Kurumu tarafından 2022'nin Kelimesi seçilmişti; artık dillerden düşmüyordu. Peki ne pahasına?
Bu değişimle birlikte Almanya, okullarına, hastanelerine ve demiryollarına harcamaktan imtina ettiği milyarlarca Euro'yu, anayasal borç frenini arkadan dolanan özel bir fon kurarak doğrudan savunma sanayiine ve orduya aktarıyor. Rheinmetall gibi küresel silah tekellerinin borsa değerleri fırlarken ve kâr oranları katlanırken, bu militarist şahlanışın faturası federal bütçedeki sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim kalemlerinin kesilmesiyle işçi sınıfına çıkarılıyor. Kamu harcamalarının kısılması ve "savaş ekonomisi" söylemi, çalışma koşullarının militarize edilmesini ve grev haklarının askıya alınmasını da beraberinde getiriyor. "NATO 3.0" ve "Zeitenwende" tartışması, bu yeni sömürgeciliğin Avrupa merkezindeki tezahürüdür. Almanya, kendi altyapısını çürütürken silahlanmayı seçiyor ve bu tercihi "güvenlik" ile meşrulaştırıyor. Bu, 19. yüzyıldaki sömürgeci "uygarlaştırma" anlatısının 21. yüzyıldaki "güvenlikleştirme" versiyonudur.
Bu durum, Türkiye'deki militarizasyon ve "yerli ve milli savunma sanayii" demagojisiyle mükemmel bir uyum içindedir. Türkiye'de İHA/SİHA teknolojileriyle donatılan savunma sanayiinden büyük kârlar elde eden, sınır ötesinde (Suriye, Irak, Libya, Somali) alt-emperyalist bir perspektifle asker bulunduran Türkiye sermaye sınıfı, içeride işçi sınıfının en temel haklarını "beka ve güvenlik" gerekçesiyle ezmekte; MESEM gibi projelerle çocuk emeğini bu savaş çarkının tedarik zincirlerine ucuz işgücü olarak sunmaktadır.
Sonuç: Siyah taşların dönüşü ve çifte meydan okuma
Berlin'den Potsdam'a, oradan Dresden'e uzanan bu gezi, net bir gerçeği göstermektedir: Kapitalist mülkiyet ilişkileri tasfiye edilmediği sürece, kimlik, kültür ve ulusal sınırlar düzeyindeki tüm değişimler, yalnızca sömürünün biçim değiştirmesine hizmet eder. Gerek Almanya'da yükselen Yeni Sağ’ın, gerekse Türkiye'de Yeni Osmanlıcı maceracılığın yegâne ilacı, kapitalist düzenden radikal bir kopuştur.
Frauenkirche'nin cephesindeki o kapkara, yangın görmüş eski taşlar, neoliberal restorasyonun bembeyaz ve yapay taşlarını yutarak yeniden yüzeye çıkmaktadır. Bu, tarihin diyalektiğidir! Ne kadar beyaz taş dizilirse dizilsin, siyah taşların temsil ettiği kadim çelişkiler (emperyalizm, sınıf savaşımı, militarizm) asla unutturulamaz. Avrupa'nın "beyaz, Hıristiyan medeniyetini" korumak adına Dresden sokaklarında mülteci düşmanlığıyla yürüyen AfD/Pegida faşizmi ile Türkiye'de milliyetçi ve dinci gericilikle tahkim edilen sermaye diktatörlüğü, aynı madalyonun iki yüzüdür!
Potsdam Konferansı'nın tüm kararlarına yön veren ana ilkesi "Bir daha asla" sözü, bugün Zeitenwende ile birlikte ayaklar altına alınmıştır. Almanya, kendi altyapısını çürütürken yeniden silahlanmayı seçmekte; Türkiye ise Yeni Osmanlıcı heveslerle, Ortadoğu'da ve Afrika'da alt-emperyalist bir maceraya sürüklenmektedir. İki ülkenin egemen sınıfları, kendi sömürü mekanizmalarını korumak için kitleleri yapay düşmanlıklarla kutuplaştırmakta, göçmenleri, mültecileri ve yoksulları hedef tahtasına yerleştirmektedir.
Peki ya çözüm?
Ne Dresden sokaklarında yükselen AfD/Pegida faşizmi, ne de Türkiye'deki milliyetçi-dinci gericilik, halkların gerçek sorunlarına deva olacaktır. Bu gezi bana gösterdi ki, umut, siyah taşların küllerinde saklıdır. Kadınlar Kilisesi'nin enkazından yükselen yeni taşlar gibi, yıkılan düzenin yerine inşa edilecek yeni bir dünya, ancak sınıf bilinciyle, uluslararası dayanışmayla ve sermayeye karşı ortak bir mücadeleyle mümkündür. Berlin'de, Potsdam'da, Dresden'de duyduğum tarihin fısıltısı, işte bu mücadelenin çağrısıydı. "Bir daha asla" sözü, bugün yalnızca geçmişe değil, geleceğe de haykırılmalıdır. Kapitalizm ve emperyalizm, taşların rengini değiştirebilir, ama kendi yıkıcı doğasını asla unutturamaz.
Ve biz, bu unutturma çabasına karşı, hafızamızı, bilincimizi ve mücadele azmimizi diri tutacak ve mutlaka kazanacağız!
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.