Sayfa yolu
Bazı Batılı ülkelerin Filistin’i tanıma eğilimi neden güçleniyor?
Yayın Tarihi: 05.08.2025 , 17:01 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
Son haftalarda Batılı ülkelerin Filistin konusunda daha fazla ses yükselttiklerine tanık oluyoruz. 21 Temmuz’da 31 Batılı ülkenin dışişleri bakanları ortak bir bildirge yayımladı. Bildirgenin imzacıları, birkaç Doğu Avrupa ve Balkan ülkesi haricindeki Avrupa ülkeleri ile Japonya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda. Yardım kuyruğunda bekleyen Filistinlilerin katledilmesinin kınandığı bildirgede Gazze’deki savaşın derhal sona ermesi, İsrail’in Gazze’ye yönelik insani yardım faaliyetlerine izin vermesi, Filistin halkının bir “toplama kampı”na sürülme planından vazgeçilmesi, işgal altındaki Filistin topraklarında yeni yerleşim planlarının geri çekilmesi ve yerleşimcilerin Filistinlere uyguladığı şiddete son verilmesi gerektiği vurgulandı. Bildirgede uluslararası hukuk, Filistin devleti ve iki devletli çözüm ifadeleri de kullanıldı.
Bunu izleyen günlerde bu ülkelerden, aralarında İsrail’in geleneksel müttefikleri Britanya, Fransa ve Kanada’nın da olduğu bazıları, Filistin’i tanımanın, soruna çözüm bulmanın tek yolu olduğunu belirten açıklamalar yaptı. Öncelikle Macron, Fransa’nın Eylül ayında yapılacak olan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bu ülkeyi resmen tanıyacağını belirtti. Fransa’yı Kanada izledi. Britanya Başbakanı Keir Starmer da önce benzer bir yaklaşıma sahipken, Trump’la yaptığı bir görüşmenin ardından, İsrail Gazze’de ablukayı kaldırmaz ve askeri harekâtlarına devam ederse aynı yolu izleyeceklerini açıkladı.
Aslında Filistin 1988’den beri tanınıyor
Filistin devleti Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından 15 Kasım 1988’de kurulmuştu. Bir buçuk aylık sürede, aralarında Türkiye ve o dönemde var olan sosyalist ülkelerin tamamı dahil 78 ülke Filistin’i tanımıştı. Aradan geçen süre içinde bu sayı 147’ye çıktı. Ancak ABD, Britanya, Fransa, Almanya, Japonya gibi ileri gelen kapitalist ülkelerin hiçbiri Filistin’i bugüne dek tanımadı.
Filistin, özellikle BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olan ve veto hakkı bulunan ABD’nin oylamalardaki tutumu nedeniyle BM’ye üye olamadı. 2011’de “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü kazandı. Son olarak BMGK’da 18 Nisan 2024’te yapılan oylamada ABD vetosu nedeniyle yine BM üyeliği reddedildi.
21 Temmuz’da yayımlanan bildirge ve ardından yapılan Filistin’i tanıma açıklamaları bu tabloda değişiklik olma olasılığını gündeme getiriyor. Ancak şu anda ABD ve İsrail, yukarıda adı geçen ülkelerin bu pozisyonuna karşı bir noktada yer alıyor.
Bildirgenin hemen ardından, 23 Temmuz’da İsrail parlamentosu Knesset’te, işgal altındaki Batı Şeria’nın ilhak edilmesi ile ilgili bir önerge kabul edildi. Önerge sembolik nitelikte olsa da İsrail’in Filistin’e yönelik politikasını ve uluslararası tartışmaları etkileme potansiyeli taşıyor.
İki devletli çözüm yeniden gündemde
28-30 Temmuz’da BM’de Fransa ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde bir konferans düzenlendi. Konferans, Filistin’in tanınması ve iki devletli çözümün daha güçlü olarak gündeme getirilmesini hedefliyordu. Eylül’de aynı konuda yapılacak olan BM Genel Kurul toplantısına hazırlık niteliğinde olduğu belirtilen konferansın sonucunda New York bildirgesi adıyla ortak bir metin benimsendi. Metin, İsrail-Filistin çatışmasını sona erdirmek için aşamalı bir plan ve işgal altındaki Filistin topraklarında bağımsız ve silahlardan arındırılmış bir Filistin devletinin var olmasını öne çıkartıyordu. Bir yandan İsrail’in Gazze’de uyguladığı şiddet ve abluka ile Filistin halkını açlığa mahkûm etme taktikleri kınanırken, diğer yandan 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonu da kınandı. Böylece Arap Birliği ülkelerinin tamamı ilk kez Hamas öncülüğünde yapılan bu operasyonu kınamış oldu. Bildirgedeki bir başka önemli nokta, Hamas’ın silah bırakması ve Gazze’de yönetimi devretmesine yönelik vurgunun yapılmasıydı.
Peki, uzun yıllardır (ve 7 Ekim 2023’ün ardından) İsrail’e her türlü desteği veren Batılı ülkeler ne oldu da İsrail’i kınamaya, politikasını eleştirmeye ve işi Filistin’i tanımaya kadar vardırdılar?
Fransa öne çıkıyor
Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu gelişmelere bakıldığında, Fransa’nın diğer ülkelere öncülük yapacak şekilde öne çıktığını görüyoruz. Bunu, Lübnan’da yaşanan gelişmelere ve Suriye’deki iktidar değişikliğine bağlamak mümkün. Parçalanmaya ve bir devlet olmaktan çıkmaya hızla sürüklenen Lübnan üzerinde Fransa’nın geleneksel olarak belli bir etkisi oldu. 2023’ten itibaren Lübnan kıyılarının açığında doğal gaz arama çalışmalarını Fransız şirketi Total Energies yürütmüş, ancak çalışmalar savaşın Lübnan’a sıçraması ile sekteye uğramıştı. Fransa, burada yeniden inisiyatif almak istiyor. Suriye’deki iktidar değişikliğinde ise Fransa’nın kaydedeğer bir etkisinin olduğunu söylemek mümkün değil. Bu iktidar değişikliği İsrail’e ve başka aktörlere Suriye’de önemli bir alan açarken Fransa bu açıdan geride kaldı.
Oysa Fransız emperyalizmi Osmanlı Devleti’nin parçalanmasıyla birlikte Lübnan ve Suriye’de manda yönetimi kurmuştu. Bu topraklarda İsrail’in daha fazla inisiyatif sahibi olması Fransa’nın yeniden kabaran emperyal eğilimleri açısından bir sorun oluşturuyor. Macron yeni bir koz olarak Filistin meselesini bu nedenle sahiplenme eğiliminde.
Britanya da etkisini artırma peşinde
Macron kadar olmasa bile Keir Starmer da Filistin’i tanıma konusunda daha fazla ses çıkarmaya başladı. Aslında Britanya, ABD’nin ardından İsrail’e en fazla destek veren ülke. Bu desteğin askeri boyutları da var. Britanya askerleri Gazze’de savaşmadı belki ama Kıbrıs’taki Dikelya ve Akrotiri üslerinden İsrail’e sürekli malzeme aktı. Bu üslerden her gün kalkan uçaklar İsrail’e istihbarat sağladı.
Suriye’deki iktidar değişikliğinde ise bu ülkenin istihbarat servisi MI6, çok öne çıkmamakla birlikte ciddi derecede pay sahibi oldu. Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi için emperyalist müdahalelerin arttığı bu dönemde Britanya da emperyal hedeflerini açıkça ortaya koyuyor. Alanı tamamen ABD ve onun taşeronu konumundaki İsrail’e bırakmamak için çaba harcıyor. Osmanlı’nın parçalanması ile birlikte manda yönetimi kurduğu Filsitin topraklarında yeni bir inisiyatif almak bu açıdan yararlı bir koz olabilir.
İsrail’in büyümesi ve etki alanının genişlemesi, bu ülkenin işbirlikçi ya da taşeron olarak nitelenen bir konumdan çıkıp başlı başına emperyalist bir ülke olması anlamına gelecek. Bu olasılık, Ortadoğu yeniden şekillenirken geleneksel emperyalist ülkeler için bir kâbus niteliğinde.
Suudiler neden işin içinde?
İsrail’in etki alanını genişletmesi ve bölgede büyük değişikliklerin yaşanmaya başlamasından en fazla etkilenecek ülkelerden biri Suudi Arabistan. Arap dünyasının önde gelen ülkelerinden biri olan Suudi Arabistan hem ekonomik hem de askeri açıdan belli bir güce sahip. Ve Arap dünyasında hep önderlik pozisyonuna oynayan bir ülke. İsrail’in güçlenmesi, Suudi Arabistan’ın zayıflaması anlamına geliyor. Bu nedenle Suudlar, başka bazı Arap ülkelerinin aksine Filistin meselesine sahip çıkmak konusunda isteksiz değil. Örneğin İsrail’le bölge ülkeleri arasında yumuşamayı sağlayan İbrahim anlaşmalarına, Filistin’de iki devletli çözüm sağlanmadan katılmayacaklarını açıkladılar.
Bir de son yıllarda Filistin direnişine sahip çıkma konusunda İslam dünyasında en fazla öne çıkan ülkenin İran olması meselesi var. Şii İran’ın Sünni Hamas’ı ve diğer unsurları desteklemesi ile “direniş ekseni” adı verilen ama biçimi muğlak olan çizgi, İran’ın inisiyatifinde şekillendi. Yanı başındaki Filistin’de İran’ın bu kadar öne çıkmasından Suudların çok rahatsız olduğu bilinen bir gerçek. Bu nedenle Suudi Arabistan da uluslararası alanda Filistin konusunu daha fazla sahiplenmek ve İslam dünyasında bu konuyu kendi inisiyatifine almak çabasında.
İsrail’in içinde de işler karışık
İsrail açısından da bazı zorluklar giderek artıyor. Savaşın uzaması, özellikle İran saldırılarının halkı doğrudan etkilemesi, Gazze’deki esir askerlerin serbest kalamamaları gibi bir dizi unsur hükümeti zor durumda bırakıyor. Savaşın devamına karşı çıkan İsrailliler sokakları boş bırakmıyor. Savaşın uzaması silahlı kuvvetlerde de karşılık buluyor. Gençler arasında askere çağrıldığında gitmeyeceğini açıklayanların sayısı artıyor. Aktif olarak askerlik yapanlar arasında intihar oranları artış gösteriyor.
Muhalefet hükümet üzerindeki basıncını giderek artırıyor. Bunun son örneği, bir dizi eski genelkurmay başkanı, polis şefi, Şin Bet, Mossad ve Askeri İstihbarat örgütlerinin başkanlarının bir araya gelerek bir video çekimi yapmaları oldu. "Artık haklı bir savaş olmaktan çıktı ve İsrail Devleti'nin kimliğini kaybetmesine yol açıyor" denilen videoda savaşın durdurulması için çağrıda bulunuluyor.
Ancak kafasındaki planı hayata geçirmek için kararlı davranan Netanyahu’nun başında olduğu ve faşist unsurları içeren hükümet, varlığını sürdürebilmek için saldırgan tutumunu daha da ileri taşımak zorunda. Bu da ülke siyasetindeki çatlakların derinleşmesi anlamına geliyor. Batılı ülkeler bu çatlakları değerlendirme çabasında.
ABD ne yapıyor?
İsrail’in en büyük destekçisi olan ABD ise diğer Batı ülkelerinin girişimine karşı bir konum almış durumda. Trump, Filistin’i tanımanın Hamas’a inisiyatif kazandıracağını belirterek buna karşı çıktı. Hatta Kanada’yı, gelecekteki ticaret anlaşmalarının zora girmesiyle tehdit etti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Batılı müttefiklerinin Gazze’deki Filistinlilere sempati göstermesinin, İsrail’in dünya çapındaki imajını zedelediğini söyledi. ABD hükümeti, Filistin devleti kavramından giderek uzaklaşıyor. Hükümetin son adımı birkaç gün önce Filistin Yönetimi ve Filistin Kurtuluş Örgütü yetkililerine yönelik yeni yaptırımlar açıklamak oldu.
Filistin Yönetimi hazır bekliyor
Batılı ülkeler Filistin devletini tanımaya yönelik adımlar atarken, Hamas’ın etkisinin sınırlandırılmasını koşul olarak öne sürüyor. Bu, El Fetih’in önderliğindeki Filistin Yönetimi’nin Batı Şeria ile birlikte Gazze’de de yetki sahibi olması anlamına geliyor. Bu gelişmenin direnişi zayıflatacağı ve Batı ile daha uyumlu bir Filistin yönetimi ortaya çıkaracağı umuluyor. Ancak Filistin direnişi, hem geçmişten bugüne gelen hem de mevcut dinamikleriyle, bu kadar basit bir formülle sindirilebilecek bir olgu değil.
Batılı ülkelerin önerileri hayata geçerse, Filistin halkı barışa kavuşacak mı? Bu soruya olumlu yanıt vermek günümüz koşullarında olanaksız. Emperyalist güçlerin Filistin meselesiyle ilgili farklı yaklaşımlara sahip olması, bir bölümünün savaşın sona ermesini ya da iki devletli çözümü gündeme getirmesi, bir emperyalist çözüme karşılık geliyor. Kendi çıkarları üzerinden bölgeye şekil verme çabası içinde olan emperyalist ülkeler, birbirlerine karşı ellerini kuvvetlendirme arayışındalar.
Öte yandan, yaklaşım farklılıklarının emperyalistler arasında bir çatışma noktasına varması da kısa vadede olanaklı değil. Sosyalizme karşı on yıllar önce oluşmuş ittifakın derin bir temeli var, kolay kolay hasar almayacak bir temel. Ancak sosyalizmin yokluğunda emperyalistler arası çelişkilerin zaman içinde derinleşmesi mümkün. Ortadoğu bunun için elverişli bir zemin sunuyor. Mevcut koşullarda Eylül’de Filistin devletini tanıyacağını ileri süren ülkeler bundan vazgeçmelerine neden olacak koşullar ortaya çıkarsa, kolayca geri adım atabilirler. Samimi olsalar Filistin devletini hemen bugün tanırlardı. Emperyalistlerin samimi olmasını beklemek, bugüne kadar olmadığı gibi bugünden sonra da olanaklı değil.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.