Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Bayram değil seyran değil Grammy bizi niye öptü?

İlk bakışta sevindirici bir haber. Türkiye'den müzisyenlerin dünyanın en görünür müzik ödüllerinden birinin karar mekanizmasına dahil edilmesinde elbette kötü bir şey yok. Fakat insan yine de sormadan edemiyor. Bayram değil, seyran değil, Grammy bizi niye öptü?

Aziz Levendoğlu

Yayın Tarihi: 29.08.2026 , 02:06

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye müzik sektörünün gündemine biraz beklenmedik bir haber düştü. Önce Türkiye'den dört müzisyenin Grammy ödüllerini dağıtan Recording Academy'nin oy kullanma hakkına sahip üyeleri arasına katıldığı duyuruldu.

Ardından tablonun bundan daha geniş olduğu ortaya çıktı ve Türkiye'den toplam 18 isimin Akademi üyeleri arasına dahil edildiği öğrenildi: Büşra Kayıkçı, Edis, Hadise, Kum, Mabel Matiz, Mert Demir, Melike Şahin, Murat Ertel (Baba Zula), Orkun Tunç, Ozan Doğulu, Sıla, Toygar Işıklı ve en son olarak da Manifest üyeleri.

Mabel Matiz

Ancak bu isimler Recording Academy'ye kabul edilen ilk Türk müzisyenler değil. Daha önce Alper Tuzcu, Ayşe Deniz Gökçin, Sırma Munyar, Oytun Ersan, Murat Ses ve Başak Yavuz gibi besteciler de oy kullanma hakkına sahip üyeler arasına katılmıştı. Fark, bu üyeliklerin ağırlıklı olarak yurtdışındaki kariyer ve profesyonel ağlar üzerinden gerçekleşmiş olması. 2026'daki asıl yenilik, Recording Academy'nin ilk kez doğrudan Türkiye'ye yönelik bir üyelik çalışması yürütmesi. Dolayısıyla “ilk” olan Türk müzisyenlerin Grammy seçmenleri arasına girmesi değil, Akademi'nin Türkiye müzik sektörüne kurumsal olarak uzanması.

İlk bakışta sevindirici bir haber. Türkiye'den müzisyenlerin dünyanın en görünür müzik ödüllerinden birinin karar mekanizmasına dahil edilmesinde elbette kötü bir şey yok. Fakat insan yine de sormadan edemiyor. Bayram değil, seyran değil, Grammy bizi niye öptü?

Melike Şahin

Çünkü mesele yalnızca Türkiye'den 18 müzik insanının bu yapıya dahil edilmesinden ibaret değil. Recording Academy, 9 Temmuz'da tarihinin en büyük üye genişlemelerinden birini açıkladı. 4 binden fazla müzisyene üyelik daveti gönderildi. Bunların 3 bin 100'den fazlası doğrudan Grammy ödüllerinde oy kullanabilecek.

Rakamın büyüklüğünü anlamak için şu karşılaştırma yeterli: Recording Academy'nin halihazırda yaklaşık 15 bin oy kullanma hakkına sahip üyesi bulunuyor. Başka bir ifadeyle, yalnızca 2026'da “Voting Member” olarak davet edilen 3 bin 100'ü aşkın kişi, mevcut seçmen kitlesinin kabaca beşte birine denk geliyor. Üstelik bu 15 bin kişilik mevcut toplam, 2026'da gönderilen yeni davetleri henüz içermiyor, davetlilerin de üyeliği resmen kabul etmesi gerekiyor. Türkiye'deki genişleme de bu küresel hamlenin parçası olarak okunmalı. Nitekim Recording Academy Global Genel Müdürü Taymoor Marmarchi, Türkiye'den davet edilen müzisyenlerin 2026 Üyelik Sınıfı'na katılmasını Akademi'nin "küresel üyeliğini büyütme" hedefiyle açıkça ilişkilendiriyor.
Yani birkaç yeni isimden değil, Grammy'nin seçmen tabanının bilinçli biçimde yeniden oluşturulmasından söz ediyoruz.

Grammy'nin yeni dünyası

Recording Academy bu dönüşüme aslında 2019'da başladı. Üyelik sistemi yeniden düzenlendi, daha fazla kadın, genç müzik insanı ve farklı etnik kökenlerden yaratıcı karar mekanizmasına dahil edilmeye başlandı. Parade'in haberine göre 2026'da davet edilenlerin yüzde 50'si 40 yaşın altında, yüzde 43'ü kadın, yüzde 55'i ise ABD terminolojisiyle "people of color". 

Bu dönüşümün Grammy sonuçlarını da etkilediği ileri sürülüyor. Hip-hop'un, Latin müziğinin ve İngilizce dışındaki repertuvarların ödüllerde geçmişe kıyasla daha görünür hale gelmesi yeni seçmen profilinden bağımsız düşünülemez. Ancak mesele yalnızca kültürel çeşitlilik değil. Recording Academy birkaç yıldır kendisini bir Amerikan müzik kurumu olmaktan çıkarıp küresel bir müzik otoritesine dönüştürmeye çalışıyor.

2024'te Afrika ve Ortadoğu için açıklanan genişleme programı bunun en açık örneği. Kenya, Suudi Arabistan, Nijerya, Birleşik Arap Emirlikleri, Ruanda ve Güney Afrika'nın kamu kurumlarıyla işbirlikleri açıklandı. Gana ve Fildişi Sahili'yle mutabakat metinleri imzalandı. Akademi bu ülkelerde eğitimden telif haklarına, fikri mülkiyet mevzuatından "yaratıcı ekonominin" geliştirilmesine kadar geniş bir alanda faaliyet göstermeyi hedeflediğini ilan etti. 

Grammy artık yalnızca Los Angeles'ta yılda bir gece dağıtılan altın gramofonlardan ibaret değil.

Ortada giderek büyüyen bir Amerikan kültürel nüfuz ağı var.

Eski bir “soft power” hikâyesi

Burada meseleyi "Grammy CIA projesidir" türünden kolaycı bir komplo teorisine indirgemeye gerek yok. Ancak, ABD'nin kültürü dış politikanın bir unsuru olarak kullanması da zaten gizli saklı bir şey değil. Hollywood'dan caz diplomasisine, Amerikan üniversitelerinden popüler müziğe kadar kültür, Washington'ın dünyayla kurduğu ilişkinin uzun zamandır önemli araçlarından biri. Amerikan yaşam tarzının “çekiciliği”, çoğu zaman Amerikan devletinin diplomatik söyleminden çok daha etkili oldu.

Yumuşak güç tam da budur: Başkalarına istediğinizi zorla yaptırmak yerine, onların sizin dünyanıza dahil olmayı istemesini sağlamak.

Grammy bu açıdan güçlü bir marka. Bir sanatçı Grammy kazandığında yalnızca bir meslek örgütünden ödül almıyor. New York-Los Angeles merkezli küresel müzik endüstrisinin kurduğu hiyerarşi içerisinde onaylanmış oluyor. Şimdi bu sistemin kapıları daha fazla ülkeye açılıyor. Afrikalı, Ortadoğulu, Latin Amerikalı, Asyalı müzisyenlere şöyle deniyor: Gelin, siz de masaya oturun. 
Kulağa son derece demokratik geliyor. Ama masanın kime ait olduğunu sormayı unutmamak gerekiyor.

Neden tam da şimdi?

Sorunun ilginç tarafı burada başlıyor. ABD'nin dünyadaki imajının çok parlak olduğu bir dönemden geçmiyoruz. Gazze'deki savaş ve Washington'ın İsrail'e verdiği destek, özellikle genç kuşaklarda ve Küresel Güney'de ABD'ye yönelik tepkiyi büyüttü. Çin'in ekonomik ve diplomatik etkisi genişliyor. BRICS'in ağırlığı artıyor. Amerikan merkezli uluslararası düzenin tartışılmaz kabul edildiği 1990'ların dünyası çok geride kaldı.

Manifest

Dolayısıyla ABD'nin yalnızca askeri ve ekonomik güce değil, kültürel çekim kapasitesine de her zamankinden fazla ihtiyacı var. Tam da böyle bir dönemde Recording Academy'nin Afrika'ya, Ortadoğu'ya ve başka coğrafyalara açılması, elbette tek başına Washington tarafından hazırlanmış merkezi bir planın kanıtı değildir.

Fakat bunu ABD'nin daha geniş kültürel diplomasi ekosisteminden tamamen bağımsız değerlendirmek de fazla safça olur.

Üstelik bağlantı yalnızca teorik değil. Recording Academy ile ABD Dışişleri Bakanlığı 2023'te “Global Music Diplomacy Initiative” adıyla doğrudan bir ortaklık başlattı. Girişimin ilan edilen hedefleri arasında müzik aracılığıyla barış, diplomasi ve demokrasiyi teşvik etmek ve Amerikan liderliğini küresel ölçekte aktarmak bulunuyor. Bu işbirliğinin bir parçası olan American Music Mentorship Program kapsamında da farklı ülkelerden müzik profesyonelleri ABD'ye getirilerek Recording Academy üyeleriyle mentorluk ve mesleki ağ programlarına dahil ediliyor. Yani Grammy ile Amerikan dış politikası arasındaki ilişki yalnızca bir “soft power” yorumu değil; adı açıkça müzik diplomasisi olan kurumsal bir işbirliği.

Dolayısıyla Grammy'nin küreselleşmesiyle Amerikan kültürel nüfuzunun genişlemesi arasında en azından nesnel bir çıkar ortaklığı bulunduğunu söylemek mümkün.

Kültürel emperyalizmin daha sempatik hali

Emperyalizm deyince akla önce uçak gemileri, askeri üsler ve çokuluslu şirketler geliyor. Oysa kültürel hegemonya çok daha zarif çalışıyor. Kimse size Amerikan müziğini dinlemeniz için silah doğrultmuyor. Kimse Grammy törenini izlemenizi zorunlu tutmuyor. Tam tersine, sistem sizi içine davet ediyor. Size üyelik veriyor, oy kullandırıyor, sizi sahneye çıkarıyor. Hatta kendi ülkenizin müziğini temsil etmenizi istiyor.

İşte modern kültürel hegemonya tam da burada eski sömürgecilikten ayrılıyor. Merkez, çevreyi artık yalnızca dışarıdan yönetmiyor. Çevrenin seçilmiş temsilcilerini merkezin kurumlarına dahil ediyor. Böylece sistem daha kapsayıcı hale gelirken aynı zamanda daha meşru hale geliyor.

Grammy'nin başarısı da burada yatıyor. Nijeryalı bir müzisyen Grammy kazandığında Nijerya müziği dünyaya açılmış oluyor. 

Ama aynı anda Grammy'nin de Nijerya müziği üzerindeki kültürel otoritesi güçleniyor. Latin müziği Grammy sahnesine çıktığında Latin müziği görünürlük kazanıyor. Ama Grammy de artık yalnızca Amerikan müziğinin değil, Latin müziğinin de ölçüsünü belirleyen kurumlardan biri haline geliyor. Şimdi aynı kapı Türkiye'ye biraz daha açılıyor.

Peki bizimkiler ne yapsın?

Buradan Edis'in, Hadise'nin, Mabel Matiz'in, Melike Şahin'in, Sıla'nın, Murat Ertel'in ya da diğer Türk üyelerin bu daveti reddetmesi gerektiği sonucu çıkar mı? Tam tersine, uluslararası müzik endüstrisinin içinde çalışan insanlar bu yapılarda yer almalı. Türkiye'deki müzisyenlerin dünyadaki meslektaşlarıyla ilişki kurmasının, karar mekanizmalarında temsil edilmesinin ve oy kullanmasının hiçbir sakıncası yok.

Murat Ertel

Diğer tarafta, biz her uluslararası daveti otomatik olarak bir "başarı hikâyesi" olarak okumaya fazlasıyla alışığız. Fakat Recording Academy’nin neden dünyanın kültürel referans noktalarından biri olduğunu pek tartışmıyoruz. Neden dünyanın "en iyi" müziğini Los Angeles'taki bir kurum belirliyor? Neden Afrika müziğinin küresel başarısının ölçülerinden biri Grammy oluyor? Neden Ortadoğulu bir müzisyenin uluslararası kabulünün yollarından biri Amerikan müzik endüstrisinin kurduğu ödül sisteminden geçiyor?

Amerika'nın dünyaya anlatacak yeni bir hikâyeye ihtiyacı var. Ve bazen bir ülkenin imajını tazelemenin etkili yolu yeni bir dış politika doktrini değil, sahnenin üzerine konmuş küçük, altın renkli bir gramofondur.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.