Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Batı Marksizmi’nin manifestosu

Bu tablonun mimarlarının ülkemizdeki temsilcilerinin o "kibirli ve rahatsız edici karizması" hepimize bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı. İşte umut, o "tanıdık" yüzlere sırtların dönülmesiyle canlanacak ve solun, fildişi kulelerdeki "mutsuz bilincin" elinden alınıp, ait olduğu yere; sokağa, fabrikaya ve ofislere indirilmesiyle inşa edilecektir. Yani Leninist örgütlenmenin öneminin yeniden keşfedilmesiyle.

Cem Demirok

Yayın Tarihi: 12.02.2026 , 07:16

Dünya, taşların yerinden oynadığı köklü bir altüst oluş sürecinden daha geçiyor. Emperyalizmin merkezinde dahi sistemin yarattığı yıkım karşısında kitleler, özellikle genç kuşaklar; yüzünü sola dönüyor. Soğuk Savaş’tan kalma o katı antikomünist reflekslerin hızla eridiği bir dönemdeyiz.

Ancak sosyalizm arayışının somutlanma potansiyeline rağmen, eyleme geçme konusundaki o tuhaf tutukluk hali de hâlâ varlığını sürdürüyor. Sanki görünmez bir bariyer, biriken öfkenin örgütlü bir güce dönüşmesini engelliyor.

Zihinlerdeki bu çaresizliğin nerede icat edildiğini anlamak, bu bariyerin yıkılmasının da ilk adımı olacaktır. Bu sebeple filmi biraz geriye, bu teorik savrulmanın en çarpıcı anlarından birine sarmak gerekiyor.

•••

Yıl 1956. Almanya’da yaşayan iki filozof, ikinci bir "Komünist Manifesto" yazma kararı alıyor: Theodor Adorno ve Max Horkheimer.

Amaçları, Marx ve Engels’in "hatalarını" aştığını iddia ettikleri bir metinle işçi sınıfını selamlamak. Frankfurt Okulu’nun kurucuları olarak da bilinen bu ikili, üç hafta boyunca bir beyin fırtınası yapıp konuşmalarını kaydediyorlar. Sonunda resmi bir manifesto yazmaktan vazgeçseler de bu kayıtlar, sonradan Teori ve Pratik Üzerine ismiyle basılıyor.

İkilinin diyaloglarının; entelektüel veya sosyolojik olarak derin bir tutarlılık amacı gütmediğini söyleyebiliriz. Hatta bu sıradışı durum kitabın Türkçe baskısının sunuşunda "burada tutarlılık mecburi değil" ifadesiyle de kabul ediliyor.

Ancak Frankfurt Okulu'nun iki dev isminin imzasını taşıyan bir metindeki bu 'metodolojik keyfilik’, basit bir ihmalden ibaret de görülmemeli.

Öznesiz Manifestonun etkileri

Bahsettiğimiz tutarsızlığın mevcudiyetine dair temelde iki sebepten bahsetmek mümkün.

Bunlardan ilki, 1956 yılında oldukça sert esmeye başlayan siyasi rüzgarlar. Süveyş krizinin yükselişi, Macaristan’ın kaynamaya başlaması ve Sovyetler Birliği’nde yapılan ünlü 20. Kongre’yle, bizzat SBKP tarafından “destalinizasyon” politikalarının açıklanması...

Haliyle sınıfsal perspektifi kullanmaktan uzak duran herhangi bir akıl yürütme metodundan, bu koşullar altında tutarlı bir manifesto inşa etmesi beklenemez.

Fakat Frankfurt Okulu entelektüelleri, edindikleri tarihsel misyonla ilgili öznel bir gerekçeye daha sahip. O misyon da, manifestoların doğası gereği bir özne talep etmesi gerçeğiyle çelişiyor.

Öyle ki manifestolar, eyleme çağrı yapar. Eyleyecek bir özneye seslenir ya da (aynı zamanda) onu inşa eder.

Ne var ki 1956’ya kadar Marksizm’in devrimci öznesini, yani işçi sınıfını teorik olarak 'öldürmeyi’ hedefleyen temel akademik metinler, yine Frankfurt Okulu entelektüelleri tarafından üretiliyordu.

Adorno ve Horkheimer; İşçilerin 'Kültür Endüstrisi' tarafından yutulduğunu, sisteme entegre edildiğini ve artık devrimci bir potansiyel taşımadığını iddia ediyorlardı. Yani eyleme geçmesi gereken kitleyi, eyleyecek bir takatleri kalmadığına ikna eden bir entelektüel uğraş içerisindeydiler.

Üstelik onlara göre, kitleleri yeniden mobilize etmeye çalışmak ve örgütlemek de tehlikeliydi. Çünkü siyasi amaç güden kolektif bir hareketin sonu, kaçınılmaz olarak totalitarizme çıkıyordu.

O halde:

Devrimci özne ölmüşse ve her türlü örgütlü eylem totalitarizm üretiyorsa; bu manifesto kim için yazılıyor olabilir?

Sorunun yanıtı, işçi sınıfının bugünkü siyasi pratiklerle kurduğu ilişkinin içinde gizli. Çünkü bu pratikler, yazılmaya niyet edilen manifesto da dahil olacak şekilde; Batı Marksizm’i tarafından yapılan teorik tahribatın birer ürünü olma özelliğinde. Evet, bu manifesto metni olarak hiç basılmamış olmasına rağmen…

Şöyle ki: Günümüzde pek çok insan, toplumsal yaşama derinden sirayet eden güvensizlik hissi ile meclislerin çatıları altında alınan kararlar arasında doğrudan bir bağ olduğunun bilincinde. Sosyo-ekonomik düzeyi ne olursa olsun büyük bir kitle; vergi düzenlemelerine dair alınan kararların, bir kalemde silinen holding borçlarının, kadın katillerinin salıverilmesinin ya da tarikat yurtlarında istismara uğrayan çocukların faillerinin korunmasının, birer tesadüf olmadığını görebiliyor.

Kritik nokta şu ki bu bilinçlilik hali, eylemlilik için gereken o takati üretemiyor. Birkaç senede bir yapılan seçimlerde oy kullanmak dışında hiçbir siyasi pratik, çözüm yolu olarak algılanamıyor. "Sokak", itibarını büyük ölçüde yitirmiş durumda.

Biz de bu durumda ne yazık ki şu acı tespiti yapmak durumunda kalıyoruz: Eyleyecek insan potansiyel olarak mevcut olsa da, zihinlerdeki 'eyleme geçme fikri', büyük ölçüde yerini terk etmiş durumdadır.

İşte bu tablo, Adorno ve Horkheimer’ın kağıda dökmekten vazgeçtikleri o 'Eylemsizlik Manifestosu'nu, zaten hayata geçirebilmiş oldukları manası taşıyor. Elbette onlardan bu mirası devralan post-yapısalcı ve post-Marksist akımların da bonkörce sundukları katkılarla birlikte…

Teorik enkazın altındaki ışık

Buraya kadar çizdiğimiz tablo pek iç açıcı olmasa da bu yazıyı yazmaktaki temel amacımız, yaygın çaresizlik hissinin aşılabilir ve değiştirilebilir bir olgu olduğunun altını çizmektir. Nitekim son bir yılda, hem Avrupa’da hem de ülkemizde Batı Marksizmi’nden yayılan o çürümüş kokunun dikkatleri üzerine çekmesini, işçi sınıfı için yeni bir çıkış yolu arayışının zorunlu hale gelmesinin bir sonucu olarak okuyoruz.

Yani umut yok ya da öldürülmüş değildir. Sadece üzeri birkaç parça şık ideolojik kılıfla örtülmüş halde, sırasının gelmesini bekliyor. Biz de burada yaptığımız açıklamaları ve akıl yürütmeleri, bu umudun ve çıkış yolu arayışının kaçınılmaz olarak Leninist örgütlenmeyle birleşeceğinden bahsetmek için geliştiriyoruz.

Şimdi bu çabamızı sürdürmeye devam edelim ve şu soruların cevaplarını arayalım:

Frankfurt Okulu'nun ve Batı Marksizm’inin; umudu, örgütlenme bilincini ve eşitlikçi bir düzenin mümkün olduğu bilgisini, işçi sınıfından saklamaya tek başına gücü yetmiş olabilir mi?

Yani biz yukarıda güncel olana dair yaptığımız çözümlemelerle, işçi sınıfının bugünkü nihilizmine gömülmeden önce Adorno, Horkheimer, Derrida, Foucault ya da Laclau gibi isimleri okuduklarını mı kastediyoruz?

Elbette ki hayır.

Bu isimlerin akademi dışında sınırlı bir çevre tarafından okunmuş olması da bu cevabın doğruluğunu değiştirmez. Çünkü teoriler kitlelere birincil kaynakların okunmasından ziyade, toplumun kılcal damarlarına sızarak ulaştırılır.

Akademide geliştirilen ve Marksizm-Leninizm’e dönük ‘büyük anlatıların bittiği’ni vaaz eden bir eleştiri; üniversitelerden mezun olan gazeteciler, öğretmenler, reklamcılar ve STK uzmanları aracılığıyla gündelik dile tercüme edilir. İdeolojik tahribatın somutlanma yöntemi budur.

Böylece sınıf mücadelesinin yerini farkındalık projeleri, örgütlü mücadelenin yerini bireysel aktivizm, devrimin yerini mikro-direnişler alır. Holdinglerin sponsor olduğu sanat bienallerinde sistemi içeriden eleştirmek makbul sayılırken, sendikalaşmak ve işçi devleti kurma fikri "eski moda” ilan edilir.

Yani akademide kurulan steril teori, aşağıda "böyle gelmiş böyle gider" çaresizliğine dönüşür.

Fakat bu tahribatı asıl tehlikeli kılan şey, bu tür kuramların liberal ideolojinin hakim söylemlerine kolayca eklemlenebiliyor olmasında somutlanır. Keşfedilmesi gereken esas kritik nokta da; birbirine zıt gibi görünen bu iki yapının, yani Batı Marksizmi ile liberal ideolojinin nasıl bir işbirliği içinde olduğudur.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş gibi sol ile sağın en çetin mücadelelerini verdiği bir dönemde, bu tür bir ortaklığın kurulmuş olması pek çok şeyin cevabı olma niteliğindedir. Umudun önündeki engelin kaldırılabilmesi için deşifre edilmesi gereken asıl gerçek budur. Çünkü bu; solun bizzat 'solcu' olduğunu iddia edenlerin eliyle teorik olarak silahsızlandırılması, yani Marksizm-Leninizm mevzilerine bir Truva atı sokulması anlamına gelir.

Böylece işçi sınıfının iktidar perspektifi, hem hakim liberal ideoloji hem de onun muhalifi görünümündeki Batı Marksizmi tarafından ufuktan silinir.

Bugün yaşam koşullarını zorlaştıran failleri bilmelerine rağmen kitlelerin örgütlü mücadeleden uzak durmasının temel gerekçesi de bu seçeneksizliktir.

Ezcümle, insanlığın umudunun üzerine örtülen o şık kılıfın adı, Batı Marksizmi olarak telaffuz edilmektedir.

Leninizm’den “arındırılmış” Marksizm’in ücreti

Frankfurt Okulu’nu da kapsayacak şekilde Batı Marksizmi'nin bir Truva Atı görevi gördüğüne dair yorumumuzun, basit bir karalama ucuzluğunda olmadığını belirterek toparlayalım. Zira Gabriel Rockhill’in çalışmalarında bu durumun belgeleri mevcut. Rockhill, Frankfurt Okulu'ndan itibaren Batı’da gelişen anti-komünist solun CIA tarafından nasıl fonlandığını kanıtlıyor. [1]

Burada belgeleri tek tek dökmeye gerek yok ama özetleyecek olursak Rockhill’in şunu söylediğinden bahsedebilirz:

CIA; sokağa dökülen, sendika kuran, iktidarı hedefleyen bir Marksizm yerine; üniversite koridorlarında sıkışıp kalan, işçi sınıfından ümidi kesmiş, dili karmaşık ve eylemi imkansız kılan bir "Salon Marksizmini" elbette tercih ederdi. Amaçları açıktı. Dünyayı değiştirmek yerine, onu sonsuza dek "yorumlayan" bir sol entelektüelizm yaratmak.

Yani örgütlenmeye, sokak hareketlerine ve sendikalizme sözde yakın ama pratikte uzak kalan; Leninist partileri "dogmacı/totaliter" olarak yaftalayan, konuşmalarında güçlü teorik referanslar vermesine rağmen umutsuzluktan başka bir şey vaat etmeyen o entelektüel nihilizm...

Bu tablonun mimarlarının ülkemizdeki temsilcilerinin o "kibirli ve rahatsız edici karizması" hepimize bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı. İşte umut, o "tanıdık" yüzlere sırtların dönülmesiyle canlanacak ve solun, fildişi kulelerdeki "mutsuz bilincin" elinden alınıp, ait olduğu yere; sokağa, fabrikaya ve ofislere indirilmesiyle inşa edilecektir. Yani Leninist örgütlenmenin öneminin yeniden keşfedilmesiyle.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.