Sayfa yolu
'Badem çekirdeği': Siyasi mücadelenin beynimizin hangi bölgesinde nasıl işlediğini bilmek niye önemli?
Yayın Tarihi: 07.04.2026 , 10:49 Güncelleme Tarihi: 07.04.2026 , 17:27
Beynin derininde, temporal lobun iç kıvrımında, badem tanesi büyüklüğünde bir yapı var. Adı amigdala.
Yunanca “badem” demek.
Ağırlığı birkaç gram…
Ama bu birkaç gram, bir insanı ayağa kaldırıp kaçırtabilir, yerinde dondurup bırakabilir ya da gözü kapalı bir mücadelenin peşine takabilir.
Çünkü amigdala, korkunun evidir.
Amigdala bir alarm sistemidir.
Tehlike algıladığında prefrontal korteksten; yani beynin düşünen, sorgulayan, bağlam kuran bölgesinden önce devreye girer.
Milisaniyeler içinde vücudu savaş ya da kaç moduna sokar.
Kortizol yükselir, kalp hızlanır, kaslar gerilir…
Bu refleks türümüzü korumuştur; ormanda bir yırtıcıyla karşılaşan atalarımız düşünerek değil, refleksle hayatta kaldı en başta mesela…
Sorun şu ki bu mekanizma geçici olmak üzere tasarlanmıştır.
Tehlike geçer, alarm susar, prefrontal korteks yeniden devreye girer ve insan düşünmeye geri döner.
Peki ya alarm hiç susmazsa…?
***
Yukarıda anlattığım korku ile siyaset arasındaki ilişkiyi ilk kez nörolojik zeminde okuyan isimlerden biri Nadim Chaudhry oldu.
2018’de yayımladığı “Amigdala Siyaseti” (The Politics of the Amygdala) başlıklı yazısında Chaudhry, Trump ve Brexit kampanyalarının prefrontal korteks yerine doğrudan amigdalaya hitap ettiğini gösterdi.
Keskin tezi şuydu: “Ayrıl” kampanyası sınırdaki göçmen kuyrukları ve yabancı suçlular anlatısıyla toplumun alarm sistemini tetiklerken, “Kal” kampanyası ekonomik veriler ve rasyonel argümanlarla prefrontal kortekse konuşuyordu.
Savaş amigdalada verildi, muhalefet kortekste kaldı ve kaybetti.
Chaudhry aynı mekanizmayı Trump-Clinton yarışında da tespit etti.
Clinton’ın istatistikleri ve deneyim vurgusu, amigdalası çoktan aktive olmuş bir seçmen kitlesinde karşılık bulmadı.
Chaudhry’nin analizi değerliydi, ama bir sınırı vardı.
Amigdala aktivasyonunu bir kampanya stratejisi olarak ele alıyordu.
Seçim dönemine ait, geçici, taktik bir manipülasyon olarak yani.
Trump korku üretmiş, seçimi kazanmış, hikaye bitmişti.
Brexit kampanyası da korku pompalamış, referandumu almış, alarm sönmüştü.
Türkiye’de olan şey bundan biraz farklı.
Burada amigdala bir rejim mimarisi olarak sürekli kılındı.
Tıp bilimleri buna kronik amigdala aktivasyonu diyor.
Alarm sürekli çalarsa kortizol düzeyi kalıcı olarak yükselir.
Hipokampüs, bağlamsal bellek ve öğrenme merkezi, küçülmeye başlar.
Prefrontal korteks işlev kaybeder.
Klinik tabloda birey artık bağlam kuramaz, geçmiş deneyimlerden ders çıkaramaz, eleştirel düşünme kapasitesini yitirir.
Reflekse mahkum olur.
Ve elbette bu bir hastalık tablosudur.
AKP’nin 23 yılı, toplumun amigdalasının sistematik olarak kronikleştirilmesinin tarihidir diyebiliriz bu bağlamda.
Trump’ın ya da Brexit kampanyacılarının yaptığı, amigdalayı seçim dönemlerinde açıp arada kapatmaktı; yani bir kampanya amigdalası…
Erdoğan’ın inşa ettiği şey ise bir rejim amigdalası; alarm hiç kapanmıyor, çünkü kapanmaması rejimin varoluş koşulu…
Tehdit hiçbir zaman bitmiyor; çünkü bitmemesi gerekiyor.
Şimdi yukarıdaki soruyu siyasete taşıyalım.
Ya bu patolojiyi bir iktidar, bilinçli olarak, 23 yıl boyunca, 85 milyon insanın üzerinde üretiyorsa…?
AKP’nin 23 yılı, toplumun amigdalasının sistematik olarak kronikleştirilmesinin tarihiyse...?
Tehdit hiçbir zaman bitirilmiyorsa, bitmemesi gerekiyorsa...?
Vesayet tehlikesi, darbe tehdidi, terör, dış düşmanlar, iç hainler, paralel yapı, ekonomik sabotaj…her biri tükenmeden bir yenisi üretildi mi?
2007’den beri her seçim travmayı yeniden aktive eden bir amigdala seansı değil miydi?
Her seçim “beka” seçimi ilan edildi mi, tehdit çerçevesine oturtulmadı mı?
Her muhalefet hamlesi “teröre destek” olarak kodlanmadı mı?
Yargının bir tehdit aracına dönüştürülmesi, İBB-İmamoğlu davası, kayyım operasyonları, gazetecilerin tutuklanması… Bunların her biri toplumun alarm sistemine gönderilen yeni sinyaller değil mi?
Bu pratikler sıradan otoriter baskılar değil.
Sıradan baskı belirli bir hedefe yönelir ve sonlanır. Buradaki strateji farklı; alarm durumunun kendisini kalıcı kılmak...
Toplumu, prefrontal korteksi; yani düşünme, sorgulama, bağlam kurma kapasitesini devre dışı bırakılmış bir kolektif amigdala durumunda tutmak...
Yani toplumun kurumsal ve tarihsel hafızasını aşındırmak…
Eleştirel düşünceyi felç etmek…
İktidarın refleksle, düşünceyle değil, kabul edilmesini sağlamak…
Bu bir nöropolitik mühendislik…
***
Putin’in Rusya’sı da bu modelin laboratuvarı.
Ukrayna, Batı’nın varoluşsal tehdidi vs ile Putin toplumun amigdalasını on yıllar boyunca kronik alarm modunda tutarak muhalefeti biyolojik düzeyde etkisizleştirdi.
Orban’ın Macaristan’ı, Kaczynski’nin Polonya’sı, Netanyahu’nun İsrail’i, Modi’nin Hindistan’ı… Hepsinde aynı mimari yok mu?
Korku, hepsinde rejimin taşıyıcı kolonu…
Trump da bu kulübe üye; ama Amerikan kurumsal yapısı belli oranda kronikleşmeye direniyor şimdilik.
Erdoğan ise kronikleşmeyi tamamlamış, kurumsallaştırmış, devlet aygıtının her aracına yerleştirmiş durumda.
Chaudhry’nin formülü Türkiye’de genişlemiş halde yani…
***
Peki; madalyonun öbür yüzü, muhalefetin amigdalasına ne oldu?
Nörobilim, korku karşısında “savaş veya kaç”ın dışında üçüncü tepki olarak donma tepkisini tanımlıyor.
Donma tepkisi en az tartışılanı; ama siyasi karşılığı en yıkıcı olan...
Organizmanın tehdidin büyüklüğü karşısında hareketsizliği, sessizliği, enerji çekilmesi…
Türkiye muhalefetinin yıllardır sergilediği tablonun klinik adıydı bu.
“Bu sefer de olmayacak” refleksi, öğrenilmiş çaresizlik, stratejik risk almaktan kaçınma, otosansür… Bunlar donma tepkisinin tezahürleriydi.
Muhalefet, iktidarın ürettiği kronik korku ortamında kendi amigdalasının esiri olmuştu.
“İktidar; muhalefeti yok etmek değil, kendisiyle uyumlu olacak ve kontrol edilebilecek şekilde yeniden dönüştürmek istiyor.”
Deniz Zeyrek birkaç gün önce tam da bunu yazdı.
İktidarın hedefinin kendisiyle uyumlu ve yönetilebilir bir muhalefet modeli üretmek olduğuna değindi Nefes’teki köşesinde…
Muhalefeti; temkinli, risk almayan, otosansürlü, kontrol edilebilir bir yapıya dönüştürmek, amigdalasını kalıcı donma modunda tutmak istiyor diyordu benim anladığım…
Ve en can alıcı nokta; amigdala sadece korku üretmiyor, duygusal belleği de kodluyor.
Hangi anıların kalıcı olacağına, hangilerinin silineceğine büyük ölçüde amigdala karar veriyor.
İktidar bunu da biliyor, sezgisel olarak, mekanizmayı kusursuz işletiyor.
Gezi’yi, barış sürecinin çöküşünü, ekonomik yıkımın başlangıç anlarını unutturmak…bunlar da amigdalatik bellek inşası.
Hangi korkuların hatırlanacağını, hangilerinin bastırılacağını iktidar belirliyor.
Bir tıp doktoru bu tabloyu bir hastada görse kronik stres bozukluğu, hijack, hipokampüs atrofisi, prefrontal disfonksiyon……filan der.
Tedavi de sunar.
Önce alarmı sustur, sonra kortizol düzeyini düşür, sonra hipokampüsün; yani bağlamsal belleğin ve öğrenme kapasitesinin yeniden inşasını sağla…
Toplumsal karşılığıyla; önce korku makinesini durdur, sonra kurumsal hafızayı yeniden kur, sonra düşünme kapasitesini onar…
Yapmamız gerekenin kaçışı değil mücadeleyi tetiklememiz gerektiğini söyleyen Chaudhry çözüm olarak muhalefetin de amigdalaya hakikatle hitap etmesini önermişti yazısında.
Şöyle diyordu: “Oysa asıl savaş amigdalada veriliyordu ve oraya giden yol duygudan geçiyordu; bu çağ, daha güçlü duygusal iletişimi ve daha radikal çözümleri gerektiriyordu. Sert sağ ile rekabet edebilmek için daha sert bir sola ihtiyaç var.”
Ama önce bir şeyi kabul etmek gerekiyor.
Türkiye’de siyaset, 23 yıldır prefrontal kortekste değil amigdalada yapılıyor.
Ve bu cümleyi duyan bir nörolog da bir psikolog veya psikiyatr da bir siyaset bilimci de aynı yere bakacaktır; beynin derinindeki o birkaç gramlık badem çekirdeğine…
Chaudhry’nin finali şuydu: “Aşırı zamanlarda yaşadığımızı kabul etmeli ve sert sağın yükselişine karşı koymak için daha da tutkulu hale gelmeliyiz.”
Yani tedavinin ilk adımı olarak hastalığın adını koyalım, sonrasını biliyoruz zaten; mücadele…
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.