Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Athena filmi vesilesiyle: Biriken çelişkiler sanatta kendine nasıl yer bulacak?

Bu yazının ilk versiyonu Bizim Gazete'nin 7. sayısında yayınlanmıştır.

Çağrı Kınıkoğlu

Yayın Tarihi: 14.10.2022 , 14:08 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

2022 Eylül ayında dijital mecralardan birinde gösterime giren Athena filmi bir dizi tartışmaya kaynaklık ediyor. Yazının daha kısa bir versiyonu Bizim Gazete'de yayınlandı. Ancak orada bu tartışmalara bütün çeşitliliğiyle girmemiz mümkün olmadığından burada konuyu daha etraflı şekilde ele almaya çalıştık.

Athena bir ölçüt olarak değerlendirilebilir çünkü filme dair ilk izlenim ile soğukkanlı değerlendirme birbirini tutmuyor. Niye peki?

Bu farklılık üzerine kafa yormaya değer.

Dünyamız ve insanlığın mevcut hali pek umut verici değil gibi görünüyor. Piyasanın mutlak egemenliğinde süren hayatlarımız içinde bize değişim umudu, yaşama sevinci ve direnç aşılayacak, duygusal ve düşünsel olarak bizi etkileyecek ve yaşamımıza bir amaç katacak eserlere açız, susadık.

Belki tam da bu yoksunluk nedeniyle, bize sunulanlarla buluşurken, etkilenmeye açık hale getiriyoruz kendimizi; yine aynı yoksunluk nedeniyle, önümüze gelenler üzerine düşünecek fırsat ve olanağı ise pek bulamıyor olabiliriz. Sadece açlık ve susuzluktan da değil: Hayatın akış hızı da buna izin vermiyor. Bir film (aslında çoğunlukla bir dizi), bir şarkı (aslında çoğunlukla şarkının tamamı bile değil) veya bir yazar (eseri değil de sosyal medyadaki alıntıları) ile karşılaştığımızda, hakkındaki kanaatimizi hızlıca sosyal medyadan paylaşmamız bekleniyor. Öyle bir hız ki, henüz daha düşündüklerinizi ifade etmeye çalışırken sanki düşünceleriniz eskimiş ve anlamını yitirmiş gibi hissettiriyor.

Hal böyleyken, bir "hız kılavuzu" önermeyeceğiz elbette. Ama en azından kıstaslarımızı nasıl oluşturabiliriz, düşünce ve duygularımızı nasıl canlı kılabiliriz, Athena filminden hareketle, bunlara dair birkaç noktaya dikkat çekmeye çalışacağız.

Film ne anlatıyor?

Athena, yönetmen Romain Gavras'ın 2022 tarihli filmi. Romain Gavras’ın babası da tanıdık bir isim: 1970'lerde ve 1980'lerde sinemaseverlerin dikkatini çeken yapımlara imza atmış olan Yunan asıllı Fransız yönetmen Costa Gavras.

Oğul Gavras’ın filmi, Fransa'nın başkenti Paris'teki banliyö mahallelerinden birinde geçiyor. Filmin hikâyesine göre, ailesiyle birlikte bu bölgedeki bir toplu konut mahallinde yaşayan 13 yaşındaki bir çocuğun öldürülmesi, mahallede yaşayan gençlerin öfkelerinin taşmasına ve isyan etmesine yol açıyor. Bu isyan çerçevesinde gelişen film, öldürülen çocuğun çeşitli yaşlardaki ağabeylerini odağa koyarak, bu cinayetin hesabının sorulup sorulmayacağı meselesini sorgulamak iddiasında. Filmin yaratıcıları "(...) çatışmaların tam kalbinde yaşananları plans-sekanslarla anlatacak bir film fikri ortaya çıktı. Athena’da bir buçuk saat boyunca bu ayaklanmaların içine bir dalış yapmak istedik. Seyircinin âdeta koltuklarına çakılıp baştan sonra tetikte kalarak bu olayların yoğunluğunu hissetmesini amaçladık." diyorlar (bkz.:https://altyazi.net/soylesiler/romain-gavras-ve-ladj-ly-ile-athena-uzer…).

İzleyiciyi oturduğu yerde soluksuz ve tetikte kılmak konusunda, özellikle kimi sahnelerde, hedefe maharetle ulaşıldığını söylemek gerek.

Bu maharetiyle birlikte, film, kimi sorulara yol açıyor, düşünmeye kışkırtıyor: Toplumsal yapıda birikmiş öfkeyi ifade etme iddiasındaki Athena, bu iddiasının altını doldurabiliyor mu? Toplumsal öfkeyi estetik düzlemde ifade etmek ne demek? Toplumsal meselelerin varlığını şu ya da bu düzeyde hissettiren, ön planda ya da arka planda bu meseleleri işleyen yapımlarla karşılaştığımızda, bunlara nasıl yaklaşmalıyız; bu yapımlara kafa yorarken hangi anahtar sorular işe yarayabilir?

ANAHTAR SORU (i.)

"Böyle filmler" nereden çıkıyor?

Athena'da olduğu gibi, zaman zaman kimi filmler veya diziler geliyor gündeme; belirli iddialar eşliğinde: Memleketin veya insanlığın, çağımızın veya belirli bir dönemin, şu ya da bu olayın, şöyle ya da böyle ilişkilerin (...) gerçekliğini etkileyici bir şekilde ifade ettiği, önemli meselelere işaret ettiği, insanlığın türlü sıkıntılarını dert edenlerin mutlaka ilgilenmesi gerektiği söyleniyor bu yapımların... The Matrix, Dövüş Kulübü, Köpek Dişi, Kefernaum, Parazit, Platform; Squid Game, Çernobil, (...), liste uzatılabilir. Listeyi uzatsak da, bu kadarla bıraksak da, bu yapımlarda dikkat çeken bir ortak yan var: Çoğunlukla karanlık ve ürkütücü insanlık hallerine dair yapımlar bunlar; "anlattıkları şeyler, aynı hepimizin hayatlarındaki gibi" diye yorumlanırlar...

Bu yapımlar nereden çıkıyor peki? Hayatlarımızdaki sorunları fark etmemizi sağlıyorlarsa eğer... Uyanmamızı mı hedefliyorlar? Medya tekelleri, sosyal medya tekelleri, dijital platformlar hani sermaye sınıfının elindeydi; uyanmamız için kaynak mı ayırıyorlar? (Athena filminin bütçesi 35 milyon Avro imiş: https://fr.wikipedia.org/wiki/Athena_(film,_2022)) Bu mecralarda karşılaştığımız bu yapımlar, yoksa batı demokrasisinin, o meşhur "ifade özgürlüğü"nün belirtisi mi?

Söylenebilecek temel şey şu: Sermaye düzeninin hüküm sürdüğü dünyamızda, tam da bu üretim tarzından kaynaklanan toplumsal meseleler o kadar yoğunlaşmış, çelişkiler o kadar artmış, o kadar hayatımızı belirler halde, o kadar birikmiş ve patlamanın eşiğindedir ki, bu konulara değinmek başlı başına ilgi çekicidir. Herkesin aklında "ne oluyor, neden oluyor, nasıl oluyor?" soruları kaynaşırken, buna yanıt verdiğini iddia eden her yapım ilgi çeker; her "özne" bu çelişkilere dair sözünü söylemeye çalışır. Dolayısıyla medya tekelleri, dijital platformlar, öncelikle ilgi çektikleri için, ürün portföylerini zenginleştirmek için, ifade özgürlüğü efsanesini sürdürmek için, bu tür yapımlara alan açarlar: Eleştiri okları sermaye düzenine yönelmedikçe, konuşulmasının sakıncası yoktur, tam tersine, çeşitli faydaları vardır. Bunları mutlaka akılda tutmak gerekir.

Kendi çağımızla ilişkilenelim elbette. Bağnazlık yapacak halimiz yok. Üstelik bizi de ilgilendiren o "kanayan yaralara" kimin nasıl baktığını anlamamıza olanak verecek işlerdir bunlar, ne güzel. Ama ilişkilenirken "sarımsağımızı ve tahta kazığımızı" yanımızda mutlaka bulunduralım!

ANAHTAR SORU (ii.)

"Böyle filmleri" nasıl tartışmalı?

Heyecanla, keyifle tartışmalı elbette. Heyecan, keyif ve bir de sorumlulukla tabii.

Athena filmi en çok açılış sekansıyla gündeme geldi. Kesintisiz gibi görünen bir akışla, komando üniformalı bir askerin, öldürülmüş olan kendi küçük kardeşinin nasıl öldürüldüğünün soruşturulacağı bilgisini basınla paylaşır paylaşmaz, açıklamanın önünde yapıldığı emniyet karakolunun, henüz kim olduğunu bilmediğimiz kimi gençler tarafından basılıp, baskında ele geçirilenlerin de Athena adlı toplu konut birimine götürülüşü oluşturuyor bu açılış sekansını... Filmin izleyicisini soluksuz, koltuklarına çakılı bırakarak yaptığı bu açılışın ardından, bir gece boyunca yaşananlar anlatılıyor. Filmin devamında öldürülen çocuğun üç ağabeyi, bir ablası ve annesi ile birlikte yaşadığını; en büyük ağabeyin uyuşturucu kaçakçısı, ortanca ağabeyin Fransa'nın kimi yurtdışı operasyonlarına katılan ve halkın sevgilisi olan bir asker, yaşça en küçük ağabeyin ise toplu konutlardaki herkesçe ama özellikle diğer gençlerce sevilen, sözüne itibar edilen ve güvenilen mahallenin öfkeli genç delikanlısı olduğunu anlıyoruz. Ufaklığın öldürülmesi ile, belirli bir dengede durduğu görülen bu örüntünün darmadağın olduğuna tanık oluyoruz. Nihayetinde polis bir operasyonla bu ortamı yeni bir denge durumuna ulaştırıyor.

Başka bir şey anlayamıyoruz.

O toplu konutlarda yaşayanlar, Fransa'nın yurtdışı operasyonları, Paris'teki hayat, Fransa'daki toplumsal ilişkiler, egemenlik mekanizmaları ve kurumlar, nedensellikler, (...), bunlara ve daha nicelerine dair söylenmeyenler çoğunlukta. Filmin yaratıcıları "daha ziyade ayaklanma anına ve orada yaşananlara" odaklanmayı tercih ettiklerini söylüyorlar. Bu anlarda yaşanan "aciliyet duygusunu" oluşturmaya çalıştıklarından bahsediyorlar...

Yaratıcıların elbette tercihte bulunma hakları var: üslup, yaklaşım, biçim, odaklanmalar, kurgu, (...), tüm bunlar, anlatılmak istenen meselenin çeşitli boyutlarını ortaya koymakta potansiyel olarak sonsuz olanaklar barındırıyor. İzleyicinin film üzerine düşünmesi faaliyetinin, yani film eleştirisinin işi tam da burada başlıyor: yaratıcıların kullandığı yöntem ve tercihleri doğrultusunda, söylenenler ile söylenmeyenleri birlikte düşünmek, karşımızdaki yapımın niteliğini kavramada bize önemli malzemeler sağlıyor.

ANAHTAR SORU (iii.)

Nefes alabiliyor muyuz?

İzlediğimiz şey bize nefes aldırıyor mu? Onunla nasıl ilişkileniyoruz?

Bunlar da anahtar sorular arasında yer almalı.

“Holivud” estetiğinin en bariz özelliği, izleyicinin önüne "görsel şölen" çıkarmaktır. İster savaş filmi, ister yılbaşı konulu aile filmi, ister macera/gizem filmi, ister dünyamıza ilişkin "belgesel" filmler... İzleyici gözünü bir an bile ekrandan ayırmayacak bir tempo ve kurgu ile izleyici ekran karşısında çivilenir. Bu estetik nosyonlar, tantana etmeden yemeğini yemesi için telefondan kendisine çizgi film açılan çocukluk yaşlarından itibaren yerleşir. Sonsuz bir dinamizm, mükemmel olarak nitelenen teknik, mükemmel oyunculuk, mükemmel bir senaryo matematiği... Bu mükemmelliklerin ne işe yaradığını sorguladığımızda karşımıza çıkan ise bizi pek de mutlu edecek bir sonuç değildir: İzleyiciyi izlediği parıltılı şeyin içine o kadar sokar, o filmsel gerçeklikle o kadar büyüler ki, eleştirel akıl felç olur. İzlediğiniz her şey, diyelim bir seri katilin maceraları, diyelim zengin sosyetik kadınların gündelik gönül maceraları, diyelim Britanya Kraliçesi’nin hayatı, toplumsal anlamından kopar ve daima belirli bir doğrultuda, sizi alıp götürür.

Sosyalist hareketin, sinemayı devrimle, toplumsal gelişmeyle birlikte düşünenlerin ve üretenlerin tarihi, bizim tarihimiz, izleyicinin karşı karşıya kaldığı eser tarafından esir alınmasını reddeder. İzleyici, eserle, kendi hayatı ve insanlık üzerine düşünmesine olanak sağlayacak şekilde ilişki kurmalıdır. Bu konuda yazılmış en önemli metinlerden biri Kübalı sinemacı Julio García Espinosa’nın 1969 tarihli “Mükemmel Olmayan Bir Sinema İçin” adlı manifestosudur. Emperyalizmin kültürünü ve onun bir ifadesi olarak sinematografik düşüncesini neden, nasıl ve hangi doğrultuda reddetmek gerektiği üzerine kafa yormak, şablonlardan sıyrılmayı denemek, neden yaşamsaldır, bunu işler bu manifestosunda…

Günümüzde, teknolojik gelişmelerin de yardımıyla, bu “mükemmellik” iyice zincirlerinden boşandı: Holivud estetiği (ya da onun başka ülkelerdeki kopya kardeşleri) oldukça sığ ve mekanik şekilde kavranan toplumsal ilişkileri, mükemmellik ve ilerilik olarak dayattıkları görsel şovlarla, milyonların akıtıldığı dekor ve kostümlerle, yine milyonlar akıtılan bilgisayar efektleriyle ve formüllere indirgenmiş, birer bulmaca gibi kurgulanan akıl oyunlarıyla kuru gürültüye getirip bu kavrayışı bir standart olarak sunuyorlar. Başka bir görsellik, başka bir yaklaşım, başka bir ideolojik/estetik ufuk, standart dışı kaçtığından asla yer bulamaz kendine, renksiz ve sıkıcı olarak damgalanır hemen... Tek tip olmakla eleştiren sermaye ideolojisinin asıl kendisi tek tip ürünlerle ve bunları farklıymış gibi sunduğu civcivli ambalajlarla kültürel alanı boğmaktadır.

ANAHTAR SORU (iv.)

Estetik: Teknik ve zanaat yeter mi?

Her eserin, toplumsal meselelere merkezi bir önem veriyor görünsün ya da görünmesin, belirli bir toplum kavrayışı vardır. Topluma nasıl yaklaşıldığı konusu, bir yapıma karakterini veren en temel göstergedir. Hele ki bir toplumsal meseleyi ele alma iddiası söz konusuysa, şunları akılda tutmak yararlı olabilir: İşlenen toplumsal meselelerin nasıl algılandığı, nasıl gerekçelendirildiği, nasıl sunulduğu, temelde, ideolojik mücadelenin konusudur. Sermaye sınıfı bu meseleleri kendi cephesinden işler, izleyicilerin bu meselelerin niye var olduğunu, nasıl meydana geldiğini sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu şekilde yorumlamalarına, onun işine geldiği şekilde anlamalarına yarayacak yapımların önünü açar. Yaratıcılar çoğunlukla tekellerin talep ettiği doğrultu ve standartlarda işler üretmek için dirsek çürütürler. Piyasa şöyle gerekçelendirir ve rasyonalize eder bunu: “halk bunu istiyor!”

Oysa “halkın istediği” iddia edilen ufuk, akademideki film tasarımı bölümlerinden “iyi senaryo nasıl yazılır?” kitaplarının yazarlarına, sektördeki yetenek avcılarından yapım şirketi yöneticilerine, oradan sinema salonu tekellerine, tv kanallarına ve nihayetinde dijital platform yönetimlerine kadar, hep aynı doğrultuda bakan, aynı doğrultuya bakan başka bir ufuk tarafından belirlenir: “kâr edelim!” ve “kâr ettiğimiz bu düzene dokun(durt)mayalım!”

Yaratıcıların bir kısmı da, bu “entertainment” sektörünü sorgulamadan, “alternatif” ve “bağımsız” işler yapma çabalarını, liberallerin “fark yaratma” tezi çerçevesinde geliştirdikleri farklı teknik yaklaşımlarla taçlandırıp aradan sıyrılmaya çalışırlar. Ama çoğunlukla onları da bekleyen aynı çıkışsızlıktır: “Bunu gerçekleştirmen için sana kaç milyon lâzım? Şunları şunları elden geçirirsen, sana destek olmayı düşünebiliriz.”

Romain Gavras’ın ve Athena filminin diğer yaratıcılarının bu filmin yaratım sürecini nasıl geçirdiklerini bütünüyle bilmemize olanak yok. Ancak film, bu yaratım ve tasarım sürecinin yukarıda ifade ettiğimizden çok da farklı işlemediğine dair çokça ipucu barındırıyor.

Abartılı şekilde estetize edilmiş sahnelerin varlığı, içeriğin biçime kurban edildiğine dair çokça şey söylüyor. Bir örnek verelim: Toplu konutlardaki isyan zamansal olarak günden geceye evrildiğinde, filmdeki ana karakterlerden, küçük kardeşinin öldürülmesinin hesabını sormaya kararlı ve bu amacıyla soylu ve onurlu bir mücadeleye soyunmuş olan kardeş Karim, bir sahnede öyle bir yeniden beliriyor ki, bir an filmin arasına bir şampuan reklamı mı sıkıştı, diye şaşkınlığa uğruyor insan.

İran’daki gösterilerde sokağa çıkan kadınların dahi rahat hareket edebilmek için saçlarını topladığı videolar bu kadar ortalıktayken, bölgede baskına hazırlanan polisle karşı karşıya gelmeye hazırlanan Karim’in bu aşırı estetize edilmiş, adeta bir İsa’nın yeryüzüne yeniden dönüşü temsili gibi sunulan görüntüsü, forma kurban edilen içeriğe dair sadece basit bir örnek…

Bunun ötesinde problemler de var.

Athena, birtakım varsayımlarla idare eder görünüyor: Toplu konutlarda yaşayanların kim olduğu, niye orada olduğu, ne yaptıkları ve geleceklerine dair izleyicide birtakım yanıtların bulunduğu varsayımıyla, bunlara dair hiçbir şey söylemiyor. Toplumsal yaşamın barındırdığı çelişkilere ve zenginliğe sırtını dönerek birtakım stereotiplere yaslanıyor. Hatta daha kötüsünü yapıyor: kendi yarattığı estetiğin büyüsüne kapılıp öyle boşluklar bırakıyor ki, örneğin Fransa'nın emniyet teşkilatında kurumsal ve sistematik değil münferit sorunlar olduğu, "aşırı sağcılığın" devleti de çaresiz bırakacak şekilde, egemen sınıftan bağımsız bir varlık olduğu, daha da fenası, toplu konut bölgelerinin tam da egemen söylemin iddia ettiği gibi "islamcı teröristler, uyuşturucu tacirleri ve serserilerle dolu olduğu" sonuçlarını çıkarmamak neredeyse olanaksızlaşıyor.

Dolayısıyla bir ara sonuç daha çıkarabiliyoruz: Bir estetik yaratmak için teknik, teknoloji ve zanaat yetmiyor. Tam tersine, anlattığınız şeyin insani ve toplumsal boyutlarını zedeleyen bir hale gelebiliyor.

Madem iş her şey dönüp dolaşıp sermaye sınıfının iktisadi ve ideolojik dudakları arasından çıkacak söze kalıyor, yapacak şey belli: İşçi sınıfı da yaşamın tüm zenginliğine dönük olarak kendi perspektifini örmek, kendi değerlerini biçimlendirip kendi sözünü söylemek durumundadır.

ANAHTAR SORU (iv.)

Alternatif var mı?

Umudumuz çelişkilerdedir.

Toplumsal yapıda birikmiş öfkeyi sanat eserinde ifade etmek, öfkeli insanları, onların uyguladıkları veya maruz kaldıkları şiddet çerçevesinde göstermekten daha ziyade, o öfkenin kaynağını ve sonuçlarını toplumsal ve tarihsel planda yerli yerine oturtmamızı sağlayacak perspektifi ortaya koymak demektir. Athena bunu yapmadığı, estetik uğruna toplumsal çelişkilere gözlerini kapadığı ve dolayısıyla onlardan yararlanmayı bilemediği için, bir medya tekelinin yeni ve ilgi çekici ürünü olarak sunulmaktan ibaret bir konuma savruluyor. Bir zamanlar ülkemizdeki bir anaakım tv kanalında yayınlanan “Çukur” dizisi benzeri acayip mahalle altkültürü güzellemeleri ve karikatürleşmiş şiddet sahnelerinden ibaret bir işe dönüşüyor.

"Çelişkiler" başlığı bununla sınırlı değil elbette. Bir büyük çelişki düzlemi daha var: “Toplumsal meselelere dair söz söylemek” konusu, kâh bu meselelerin kavranışını manipüle etmek, kâh onlardan para kazanmak türü işlevler doğrultusunda sermaye sınıfı açısından önemli ve kaçınılmaz olsa bile, yine de "risklidir". Çünkü çıkarları birbiriyle zıt sınıfların var olduğu günümüz toplumlarında, çelişkilerle birlikte krizler de eksik olmaz. Sermaye sınıfının faydalanmak üzere, istediği gibi kontrol edebileceğini düşünerek oynamaya başladığı çelişkiler, kriz dönemlerinde beklenmedik kapılar açabilir elbette. Örneğin bir dönemin BBC'si, ilerici, solcu bir sinemacı kuşağına ebelik etmiştir. Veya bakmışsınız, bir dönem Soğuk Savaş enstrümanı olarak yararlanılmaya çalışılan Star Wars'un müziği olarak üretilmiş bir parça, Fransa'daki sarı yeleklilerin eyleminde polis şiddetine işaret etmenin simgesi oluvermiş!

Yine de daima akılda tutmakta fayda var: Şu ya da bu toplumsal meseleye değiniyor olmak, kendi başına bir kıstas olamaz. Burada tayin edici olan, nereden ve kimin adına konuşulduğudur. Politik alanda olduğu gibi kültür sanat alanında da susuzluğumuzu giderebilmek için işçi sınıfının, sol, sosyalist, devrimci hareketin kendi bağımsız gündemiyle güçlü ve etkin bir şekilde örgütlenmeye ihtiyacı var.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.