Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'Asfalya' üzerine düşünceler…

Bizim artık bir sonraki öyküsünü, kitabını merakla bekleyeceğimiz yeni bir yazarımız var. 

Erkan Yıldız

Yayın Tarihi: 06.11.2022 , 08:48 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Eşrefpaşa Ortaokulu’nun Fransızca sınıfından üç arkadaşız. Özgür Doğu, Erkan Atak ve ben. Orta 2’ye gittiğimize göre yıl 1987-88 olmalı. Okuldan çıkışımızı değil ama sallana sallana, güle hoplaya Varyant’tan aşağı inişimizi hatırlıyorum. Varyant’ın dik yokuşunu tatlı bir yürüyüş alanına çeviren virajların ahengine uyuyor ayaklarımız. Aşağıda deniz mavi ve güneş ışıkları üzerimizde kırılırcasına tazecik…Yokuşun bittiği, müzenin solumuzda, hastahanenin sağımızda kaldığı alandan geçip, hemen ileride Çınar Sineması’nın olduğu binaya vardığımızda, binanın arkasında kalan, opera binasının ve ordu pazarınınO zamanlar sadece orduda görevli rütbeli personelin ve yakınlarının indirimli fiyatlarla alışveriş yapabildiği ve aklınıza gelen hemen her şeyin satıldığı bir tür mini avm örneğiydi ordu pazarları. Biz ancak dışarıdan bakar ve çok kaliteli ürünlerin nasıl da ucuza satıldığının hikâyelerini duyardık. da olduğu sokaktan aynı neşeli adımlarla geçiyoruz. Özgür’ün elinde o zamanlar için şaşırtıcı derecede iyi yapıldığı belli ve öyle olduğu içinde korkutucu bir maske var. Koca kafalı, çirkin ve ürkütücü bir suratın olduğu maskeyi Kemeraltı’na girerken geçiriyor kafasına. Maskeyi taktığı andan itibaren, adım atmanın dert olduğu, kalabalık ve dar Kemeraltı sokaklarında yürüdüğümüz her an küçük çaplı bir dalgalanma yaşanıyor. Meşhur biri yürüyor sanki çarşıda.Her tezgah önünde bir kadın ya da çocuğun çığlık atmasına, bazı erkeklerin de ilk korkuyu attıktan sonra küfürlerle bizi kovalamasına neden oluyor Özgür’ün maskesi. Çocuk yaşta 5 dakikalığına meşhur oluyoruz. Neşemiz yerinde.Tezgahtan tezgaha, sokaktan sokağa koşturup gidiyoruz.

“İzmir Öyküleri” altbaşlığıyla Yazılama Yayınevi tarafından yayımlanan “Asfalya”yı okuduktan sonra hatırladığım pek çok anıdan bir tanesi bu. Oysa sevgili Volkan Algan’ın ilk öykülerinin yer aldığı  kitaba başlarken, beni, artık iyice uzakta kalmış İzmir geçmişime bu kadar güçlü götürebileceğine dair bir beklentim yoktu. Hatta diyebilirim ki kitabı elime aldığımda belli bir gerilime sahiptim. Sonuçta Volkan kişisel olarak tanıdığım, politik yazılarındaki titizliğe, söyleşilerindeki sorgulama becerisine tanık olduğum, üstelik yazdığı ilk öykülerden birini okuma şansı bulduğum bir yazar, arkadaşım.

Bu gerilimin ve kitaba başlarken peşimde olan “Acaba olmuş mu? Umarım olmuştur.” kaygısının daha ilk öyküde uçup gittiğini söyleyeyim ve en son da yazacağımı da hemen burada ve doğrudan yazayım: Evet olmuş. Hem de gayet güzel olmuş.

Genç öykücülerin matematiğe ilgisi…

Günümüzde genç öykücülerin ortak özelliklerinden birisi öykünün matematiğine muazzam bağlılıkları. Herşeyin yerli yerinde olduğu, fazlalık tek bir cümlenin bulunmadığı, nasıl desem muazzam bir terzilik örneği olarak gösterilebilecek işçilikle kaleme alınmış öyküleri hepimiz okuyoruz. Bunun en önemli nedeni, genç yazarların şekillenmesinde önemli rolleri olan atölye tedrisatı olsa gerek. Ev ödevlerinin, "ünlü yazarların" altını kalınca çizdiği noktaların etkisi atölyeler bittikten sonra da sürüyor belli ki. İyi de birinin de şunu söylemesi şart. Bu bir yerden sonra insana huzursuzluk veren bir kusursuzluk. Üstelik dilin, hikâyenin zenginliği bu matematiğe dahil olmazsa gerçekten okura büyük eziyet. Böyle olduğunda öykü okumuyoruz da sanki çizgilere basmamaya özen göstererek yürümeye çalışan birini bize zorla izlettiriyorlar gibi hissediyorum.

Benzer bir ölçülülük, işçilik ve matematiğe uygunluk Algan'ın öykülerinde de görülüyor. Ancak Algan bizi sadece bu matematikle, ölçülülükle baş başa bırakmıyor. Sanırım "yazarlık ışıltısı" ya da pırıltısı ya da her nasıl ifade ediliyorsa o maharet biraz da burada ortaya çıkıyor.  

Algan'ın kitapta yer verdiği altı öykünün neredeyse tamamında merak unsuru okuru bir an bile yalnız bırakmıyor. Büyük bir merak, zaman zaman kaygı, bazen gururlu bir mutluluk, zamanın hızı ve tarihin ağır ilerleyişi varlığını okura hissettiriyor. Angeliki'ye ne oldu? Kızı annesini bulacak mı? Bankacı Hikmet neden mutsuz? Nikos ve Vasilis ne yapacak? Bir öyküden diğerine meraklar içinde ilerliyoruz.

Bağırmayan edebiyat

Öykülerdeki bir diğer dikkat çekici nokta Algan'ın, öykünün sınırları oldukça dar coğrafyasını esnetme becerisi. Bunu öykünün dengesini bozabilecek büyük bir risk olarak da, ölçülü olma zorunluluğuna meydan okuma olarak görmek de mümkün. Sonuçta ne romana ne öyküye benzeyen metinlerle baş başa kalabilirdik. Öyle olmuyor. Her iki koşulda da Algan'ın başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Büyük bir sükunet var Algan'ın kaleminde. Ve bu sükunete ek olarak  "ben edebiyatçıyım" diye bağırmayan diliyle roman olmak için fırsat kollayan hikâyelerini öykü coğrafyasında tamamlama becerisi gösteriyor. Öykünün sınırlarını zorlayan bu tamamlanmışlığı özellikle "Miras" ve "Tereddüt" öykülerinde net olarak görmek mümkün. 

Algan'ın öykülerinde denediği bir şey daha var. Bu da başta ifade ettiğim ölçülülüğü zenginleştiren unsurlardan bir diğeri. Karakterlerin birbirini takip eden öykülerde, abartısız bir şekilde, kısacık bir cümle içinde karşımıza çıkması. Bu durum hikâyeler farklılaşsa da yaşamın devam ettiğine işaret ederken, zamanın aşındırıcı, değiştirici etkilerini de göz önüne seriyor. Bunun okur üzerinde şaşırtıcı bir etkisi olacaktır. Hikâyenin bitmesiyle unutmaya başladığınız bir karakter bir diğer öyküde karşınıza çıktığında yıllar sonra bir tanıdıkla karşılaşmış gibi oluyorsunuz.

Sona gelirken…

“Asfalya”yı olumlayan tüm bu görüşlerin ardından eksikliğini hissettiğim küçük bir nokayı da işaret etmeliyim. İzmir’le ilgili belki daha fazla detay yer bulabilirdi öykülerde. Tarihsel olarak o kadar uzağa gitmişken o uzaklığın fiziksel mekânlarıının ve o mekânların dönüşümünün de kimi ayrıntılarla öykülerde yer bulması öykülerin etkisini çoğaltacaktı kuşkusuz. Kitabın altbaşlığı “İzmir Öyküleri” olmasa belki de hiç hissedilmeyecek bir eksiklik sözünü ettiğim. Ne diyelim o da “Asfalya”nın nazar boncuğu olsun. Sonuçta öykülerin bu hali dahi ben de olduğu gibi İzmir geçmişi olan okurlara anılarını hatırlatacak, olmayanlara öykülerin geçtiği sokakları arşınlamayı istetecek kadar güçlü.

Son söz olarak şunu söylemek yerinde olur. Bizim artık bir sonraki öyküsünü, kitabını merakla bekleyeceğimiz yeni bir yazarımız var. 

Lütfen kendisine merhaba deyin.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.