Sayfa yolu
Ankara'nın en değerli arazisinin satış öyküsü: Bu satış, sınıf mücadelesinin mekânsal yüzüdür...
Canan Işık
Yayın Tarihi: 06.12.2025 , 12:53 Güncelleme Tarihi: 30.12.2025 , 22:49
Ankara’nın merkezi Çankaya’ya bağlı Çayyolu Mahallesi’nde 176 bin metrekare yüzölçümlü bir kamu arazisi, 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde satıldı.
19 Kasım 2025 tarihinde yapılan ihale sonucu, taşınmazların bir bütün halinde 15 milyar 700 milyon Türk Lirası bedelle en yüksek teklifi veren Conspragma İnşaat Anonim Şirketi’ne satılması kararı alındı.
Türkiye’nin en değerli bölgelerinden biri: Yılın en büyük özelleştirme adımlardan oldu
Bugün Türkiye’de yaşanan toprak politikası tam olarak bu sürecin tezahürüdür.
Kamu arazileri, toplumsal ihtiyaçların değil, sermaye akışının gereklerine göre yeniden üretiliyor. Mekânın bu yeniden üretimi, kamusal olanın çözülmesi, toplumun ortak varlıklarının parça parça elden çıkarılıyor.
Bu dönüşümün en güncel ve çarpıcı örneklerinden biri, yalnızca birkaç hafta önce Ankara Çayyolu’nda gerçekleştirilen 176 bin metrekarelik kamu arazisi satışı. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından satılan arazi hem teknik büyüklüğü hem de bulunduğu konumla yılın en büyük özelleştirme işlemlerinden biri olarak kayda geçti.
Kızılay'ın yedi katı büyüklüğünde ve Ankara’nın en yüksek rant potansiyeline sahip bölgesi
176 bin metrekare kamu toprağı, 15,7 milyar TL satış bedeli, Kızılay Meydanı’nın yaklaşık yedi katı büyüklüğünde ve Ankara’nın en yüksek rant potansiyeline sahip bölgelerinden biri söz konusu.
Halkın ortak malının satışındaki bu rakamlar bile, kamusal mülkiyetten çıkarılan taşınmazın sermaye için nasıl bir değer üretim alanına dönüştürüldüğünü gösteriyor.
AOÇ yine tehdit altında
Meslek örgütleri tarafından; Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) alanları arasında kalan ve TSK ormanı ile çevrili olan taşınmazların işlevinin, parsel bütünlüğü açısından ağaçlandırılacak alan olarak devam ettirilmesinin daha uygun bir planlama yaklaşımı olacağı belirtiliyor.
Alana yapılaşma kararı getirilmesinin bölgede yoğun olan trafik yükünü daha da olumsuz etkileyeceği, teknik altyapı ve otopark ihtiyacı gözetilmeden planlama yapıldığı, taşınmazların yakın çevresi ile ilişkisi incelenmeden yüksek yoğunlukla yapılaşma öngörüldüğü, bu durumun AOÇ alanları ve orman alanları üzerinde yapılaşma baskısını artıracağı ve çevrenin doğal yapısını bozucu etkiler yaratacağı ifade ediliyor.
İmar planı değişikliklerinin bilimsel, teknik ve nesnel gerekçelere dayanmadığı ve kamu yararı amacı taşımadığı, Ankara ili bütünü için yürürlükte olan 1/25 bin ölçekli Başkent Ankara Nazım İmar Planında kurgulanan bütün–parça ilişkisinin bozulduğu ileri sürülerek yargıya taşınan kamu arazileri, nihayetinde kent hakkını, ekolojik bütünlüğü ve AOÇ’nin özgün karakterini korumaya yönelik bu itirazlara rağmen, plan yapıcının takdiri doğrultusunda yeniden değerlendirilmeye başlandı.

Mekân, halkın kolektif kullanımından çıkarılıyor, devlet eliyle sermaye için yeniden üretiliyor
Bu süreçte, meslek alanlarının uyarılarına karşın alınan kararların, kentin uzun vadeli gelişme stratejilerinden ve çevresel sürdürülebilirlik ilkelerinden giderek uzaklaştığı; kamuya ait değerlerin planlama biliminin rehberliğinden koparılarak parçacı, eşitsiz ve kamu yararını gözetmeyen bir anlayışla dönüştürülmesine zemin hazırladığı görülüyor.
Henri Lefebvre, “Mekân bir ürün değil, bir üretim ilişkileri bütünüdür” dediğinde aslında bugünün Türkiye’sine dair bir şey söylüyordu.
Çünkü mekân, yani toprak, arsa, kent dokusu; yalnızca coğrafi bir yüzey değil, sınıflar arasındaki mücadeleyi, iktidarın önceliklerini ve sermayenin iştahını somutlaştıran bir toplumsal ilişkidir.
Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur: Mekân, halkın kolektif kullanımından çıkarılıyor; devlet eliyle sermaye için yeniden üretiliyor.
Bir yıl önce kurulmuş, sermayesi 10 milyon TL olan bir şirket...
Resmî Gazete’de yayımlanan son karar, Ankara Çankaya Çayyolu’ndaki 80137 ada 8, 9 ve 10 numaralı parsellerin, yani toplam 176 bin metrekare kamu arazisinin, yalnızca bir yıl önce kurulmuş, sermayesi 10 milyon TL olan, fiziki ofisi dahi bulunmayan bir şirkete 15,7 milyar TL bedelle satılması, Lefebvre’nin o ünlü tezinin canlı bir örneği.
Devletin mekânı düzenleme biçimi, yalnızca şehircilik ya da planlama tercihleri değildir; sınıf iktidarının yeniden üretim mekanizmalarından biridir. Kapitalist devlet, mekânı tarafsız bir teknik alan olarak değil, sermayenin dolaşımını hızlandırmak, birikim süreçlerini güvence altına almak ve sınıfsal egemenliği tahkim etmek üzere örgütler.
Bu çerçevede yapılan toprak satışları, imar kararları, mülkiyet transferleri veya özelleştirmeler, yüzeyde bir “arsa satışı” gibi görünse de özünde kamusal mekânın sermaye lehine yeniden örgütlenmesi, yani mekân üzerinden sınıfsal ilişkilerin yeniden kurulmasıdır.
Kapitalist devlet -ister muhafazakâr, ister liberal, ister otoriter bir biçimde örgütlensin- mekân üretiminde hiçbir zaman tarafsız değildir. Neoliberal dönemde (Türkiye dahil olmak üzere Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, ABD’den AB ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada) devletlerin temel işlevi, kamusal kaynakların özel sermayeye düşük maliyetle aktarılmasını sağlayacak yeni kentsel birikim alanları yaratmak. Bu süreç; kamu mülklerinin ulaşılamayacak değerlerde satılması, rantın devlet eliyle belirli gruplara aktarılması, mekânsal planlama kararlarının sermaye lehine esnetilmesi, kent merkezlerindeki yüksek değerli alanların özelleştirilmesi, “kalkınma”, “dönüşüm”, “yenileme” adı altında halkın kentten dışlanması gibi araçlarla işler.
Dolayısıyla mesele, yalnızca bir “toprağın el değiştirmesi” değil. Mesele, devletin mekân üzerindeki hegemonya araçlarını kullanarak; sermaye için yeni birikim alanları açması, riskleri sermayeden alıp halka yüklemesi, kamusal olanı özelleştirerek piyasanın genişlemesini sağlaması, kentsel mekânı bir “meta”ya indirgemesi sürecidir.
Hangi devlet mekânı böyle düzenler?
Kapitalist üretim ilişkilerinin hüküm sürdüğü her ülkede devlet, mekânı sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre düzenler. Bu, yalnızca Türkiye’ye özgü bir uygulama değildir; neoliberal dönemde pek çok kapitalist devletin ortak yönelimidir. Ancak Türkiye’de bu süreç hem planlama sistemi zayıf olduğu hem de siyasal iktidarın sermaye ile kurduğu ilişkiler daha iç içe olduğu için daha yoğun, daha görünür ve daha denetimsiz biçimde yürütülmektedir.
Halk için değil, sermaye için mekân üretir. Toprak satışı değil, sınıf ilişkilerinin yeniden örgütlenmesi. Bu satışın teknik adı özelleştirme olabilir. Ancak gerçekte olan başka bir şey: Toprak, halkın elinden alınarak sermaye sınıfına devrediliyor.
Kent mekânı, birikim aracı olarak yeniden kurgulanıyor.
Devlet, sınıfsal pozisyonunu açıkça ortaya koyuyor: Sermayenin yanında.
Lefebvre’nin dediği gibi, devlet neoliberal dönemde “mekân üzerinden yönetir”: Arsa satar, imar değiştirir, kent rantını belirler, mülkleri bir elden diğerine aktarır. Bu karar tam da budur:
Halkın malı, halkın iradesi dışında, kim olduğu belirsiz bir sermaye grubuna devrediliyor.
soL Haber kent yağmasının, halka ait olan arazilerin patronlara peşkeş çekilmesinin üzerine gitmeye devam ediyor. Bu haberlere destek vermek, güçlendirmek için siz de soL'a abone olun, dayanışmayı büyütün.
Bir yıllık şirket nasıl oldu da Ankara'nın en değerli arazisini aldı?
İhaleyi alan Conspragma İnşaat AŞ’nin profili, bu sürecin ne kadar denetimsiz ve sınıfsal amaçlı olduğunu gösteriyor ve satışın asıl dikkat çekici kısmı, bu arazinin kimlere verildiği.
Evrensel'den Uğur Zengin’in yazısına göre, bir “sanal ofis” şirketinin 15,7 milyarlık ihaleyi nasıl aldığı yönünde yapılan araştırmalarında; ihaleye 13 şirket katıldığı, en yüksek teklifi veren ve ihaleyi kazanan şirket olan Conspragma İnşaat AŞ. şirketinin öyküsünün ise kamu taşınmazı devrinden çok daha ilginç olduğu yönünde.
27 Mayıs 2024’te kurulan bu şirket, daha bir yaşını bile doldurmadı. Sermayesi: 10 milyon TL, satın aldığı arsa ise sermayesinin 1.570 katı büyüklüğünde…
Kayıtlı adresi: İstanbul Üsküdar’da yüzlerce başka şirketin “kağıt üzerinde” bulunduğu bir sanal ofis. Fiziki bir çalışma alanı yok. Gelir İdaresi kayıtlarına göre 2024 yılında vergiye esas tek kuruş kazanç bildirmemiş, yani matrahsız, kurucuları Bilal Cihat Öztürk ve Tacettin Çoban.
Bu veriler ışığında sorulması gereken soru açık:
10 milyon TL sermayeli, matrahsız, ofisi bulunmayan bir şirket nasıl oluyor da Türkiye’nin en yüksek rant potansiyeline sahip bölgesinden 15,7 milyar TL’lik kamu arsası satın alabiliyor?
Kurucunun geçmişine bakıldığında, önce bilişim şirketi Külliye çevresine taşınıyor, üç yıl sonra tasfiye ediliyor. Şirket kurucularından Bilal Cihat Öztürk’ün ticari sicil geçmişi de aynı derecede dikkat çekici olduğu konusunda bilgi veren Uğur Zengin’e göre; 2016’da inşaat şirketi olarak kurduğu Nerit İnşaat, 2018’de Secpoint Bilişim adına dönüştürüldü. Şirket 2019’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesine 3,5 km mesafeye taşındı. 2021’de bu kez İletişim Başkanlığı’nın karşısında yer alan bir adrese geçti. 2022’de şirket için tasfiye süreci başlatıldı ve Haziran 2022’de kapatıldı. Kamuoyunun, iktidarın merkezi kurumları etrafında konumlanan, birkaç yıl içinde kapanan bir bilişim şirketinin kurucusunun, bugün neden devasa bir arazi transferinin öznesi olduğunu merak etmesi kadar doğal bir şey olamaz.
2024 yılında vergi kaydı: Matrahsız olan söz konusu şirket için sorduğumuz soru basittir:
Bir yılını yeni tamamlamış, geçmişi olmayan, vergi ödememiş, gerçek ofisi bulunmayan bir şirket… Türkiye’nin en rantı yüksek bölgesinden 15,7 milyarlık kamu arazisini nasıl oluyor da satın alabiliyor?
Yanıt iktisadi değil, siyasaldır. Bu, piyasaya bırakılmış bir ihale işlemi değil, sermaye için devlet eliyle kurulan bir rant düzeneğidir.
Mekanın çitlenmesi: Halkın toprağının tasfiyesi
Rousseau’nun o ünlü sözündeki gibi, bugün de “çit”ler çekiliyor. Ama modern çitler tel örgüden değil; Cumhurbaşkanlığı Kararları’ndan, ihale komisyonlarından, özelleştirme mevzuatından yapılıyor. Toplumsal mekânın bu şekilde “çitlenmesi”, Lefebvre’nin deyimiyle, mekânın metalaştırılması ve sıradan insanların yaşamdan dışlanmasıdır.
176 bin metrekarelik bu satış, tam da böyle bir dışlama mekanizmasıdır: Bu mekanizma, halkın ortak mülkiyetlerinin satılmasına, kamu yararının yok edilmesine, kentin geleceğinin rant çevrelerinin insafına bırakılma mekanizmasıdır.
Bu satış, yalnızca bir satış değildir. Bu satış, sınıf mücadelesinin mekânsal yüzüdür.
Devlet-sermaye ittifakının en çıplak halidir. Halkın malvarlığının sistematik biçimde eritilmesidir. Mekân, halkın değil sermayenin mekânı haline getiriliyor. Ve bu süreçte halk, yalnızca mülksüzleşmiyor; kendi geleceğine dair söz söyleme hakkını da yitiriyor.
Bugün sormamız gereken soru şudur: Bu topraklar kime ait?
Halka mı, yoksa halkın üstünde yükselen bir sermaye düzenine mi?
Asıl sorular hâlâ masada.
Kamu arazisi neden bir yaşındaki, vergi kaydı olmayan, fiziki ofisi bulunmayan bir şirkete devredildi?
Bu şirket 15,7 milyar TL’lik finansmanı hangi mekanizmalarla sağlayacak?
Bu büyüklükte bir transfer hangi sermaye gruplarını güçlendiriyor?
Kamu mülkiyetinin bu kadar hızlı çözülmesi karşısında toplumun nasıl bir kolektif savunma mekanizması kalıyor?
Türkiye’de kent politikası nerede ise çeyrek asırdır toplum için değil; sermaye için mekân üretme pratiğine dönüşmüş durumda. Çayyolu arazisinin satışı, bu pratiğin yalnızca bugün için en son halkası.
Mekanı geri almak yalnızca fiziksel bir mücadele değil aynı zamanda siyasal bir mücadele
Bugün Çayyolu’nda satılan bu 176 bin metrekare, bu mücadelenin tam ortasında durmaktadır.
Devletin mekânı düzenleme biçimi, yalnızca şehircilik ya da planlama tercihleri değildir; sınıf iktidarının yeniden üretim mekanizmalarından biridir. Kapitalist devlet, mekânı tarafsız bir teknik alan olarak değil, sermayenin dolaşımını hızlandırmak, birikim süreçlerini güvence altına almak ve sınıfsal egemenliği tahkim etmek üzere örgütler.
Bu çerçevede yapılan toprak satışları, imar kararları, mülkiyet transferleri veya özelleştirmeler, yüzeyde bir “arsa satışı” gibi görünse de özünde kamusal mekânın sermaye lehine yeniden örgütlenmesi, yani mekân üzerinden sınıfsal ilişkilerin yeniden kurulmasıdır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.