Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

ANALİZ | Erdoğan'ın Arabistan ziyareti: Bu noktaya nasıl gelindi?

Gazeteci Musa Özuğurlu, tarih boyunca inişli-çıkışlı seyrini sürdüren, son yıllardaysa kötü seyreden Türkiye ve Arabistan ilişkilerinin Erdoğan'ın ziyaretiyle nasıl bir noktaya evirildiğini yazdı.

Musa Özuğurlu

Yayın Tarihi: 29.04.2022 , 15:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

“Hadimül Haremeyn El Şerifeyn” lakabının ilk olarak Selahaddin Eyyubi tarafından kullanıldığı anlatılır. Lakap daha sonra Yavuz Sultan Selim’in de aralarında olduğu başkaları tarafından kullanılmış. Mustafa Kemal Atatürk halifeliği kaldırınca bu lakap da ortadan kalkmış ama Suudi Arabistan kralları aynı lakabı kullanmaya devam ediyorlar.

Hadimül haremeyn el şerifeyn “iki kutsal caminin hizmetkarı” demek. Yani Mekke’de bulunan Mescid-i Haram ve Medine’de bulunan Mescid-i Nebevi. Aynı ifadenin Mekke ve Medine şehirlerinin hizmetkarı anlamına geldiği de belirtilir.

Suudi Arabistan İslam’ın en katı yorumlarından biri olan Hanbelilik temeli üzerine inşa edilmiş Vahhabiliği resmi din anlayışı olarak kabul etmişken, Yavuz’dan bu yana Osmanlı ve devamında Türkiye "Hanefiliği" resmi din anlayışı olarak sürdürüyor.

Tarihi rekabet

İki din yorumu arasındaki fıkhi farklılıklar “sünnet” şemsiyesi altında bir şekilde tolere edilse de, Suudi Arabistan ile Türkiye arasında inceden bir “İslam dünyası önderliği” yarışı daima var olmuştur. Aslında siyasi bir rekabettir bu ve tarih boyunca çeşitli şekillerde tezahür etmiştir.

Türkiye Mekke ve Medine’nin ve özellikle Kabe’nin ve dolayısı ile Hac faaliyetlerinin Suudi Arabistan’ın kontrolünde olmasını hiçbir zaman kabullenemedi. Suudi Arabistan da Türkiye’nin bu hedefinin hiçbir zaman yok olmadığını ve olmayacağını çok iyi bilir.

İkili günümüzdeki Suudi Aarabistan’ın temellerinin ilk atıldığı dönemden bu yana siyasal bağımsızlık konusunda da karşı karşıya geldiler. Osmanlı’nın dağılma sürecinde Suudileri motive eden hedeflerden biri bölgedeki kontrolün “Etrak’tan (Türkler)” alınması ve kendilerine geçmesiydi.

Yatay seyir

Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte Modern Türkiye’nin; petrolün keşfi ve sağladığı güçle birlikte ise Suudi Arabistan’ın öncelikleri değişti. Böylece ikili uzunca bir süre birbirlerini “unuttular.”

Türkiye için Suudi Arabistan petrol zengini ve hac dönemlerinde vatandaşlarının gittiği bir ülke olmanın dışında özelliği olmayan, işbirliği konusunda ısrarcı olunmayan bir ülke konumuna geldi.

Suudiler için de Türkiye Atatürk önderliğinde laiklik ilkesini benimsemiş, yüzünü Batı’ya dönmüş bir ülke oldu.

İslam ya da mezhep şemsiyesi artık çok da bir anlam ifade etmiyordu. Bir istisna ile: Suudi Arabistan önderlik imajını birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de sürdürmek niyeti ile faaliyet içerisindeydi. Faşist darbe lideri Kenan Evren döneminde yaşanan Rabıta konusu bu faaliyetlerin bir bölümüydü.

İkili arasındaki ilişkiler AKP iktidara gelene kadar “yatay” bir seyir izledi denilebilir.

Hem rakip, hem müttefik

AKP’nin eski Osmanlı coğrafyasına siyasi, İslam coğrafyasına ise dini önderlik iddiası ile işe başlamasından sonra ikili arasındaki rekabet yeniden nüksetti.

Bu kez durum farklıydı elbette. Suudi Arabistan Türkiye’yi Kemalizm’den kurtaracak bir hükümetin iş başına geldiğini, AKP ise yakın İslami anlayışta olduğu ülkeler ile “ümmet birliği” içinde yeni bir dünyanın temellerini atabileceğini ve Türkiye’nin bu yeni dünyada lider olarak yer alabileceğini düşünüyordu.

Ancak arada arıza çıkartacak bazı noktalar mevcuttu:

Suudi Arabistan Türklerin geçmişte “Suudilere / Araplara zulmettiği" iddiasından, Türkiye ise “Arapların Osmanlı’yı sırtından vurduğu” iddiasından vazgeçmiş değildi. Bunlar unutulsa bile ikilinin İslam ülkeleri ve Ortadoğu coğrafyasında majör rol kapma yarışı tekrar başladı. Suudi Arabistan özellikle Erdoğan’ın başbakanlığı dönemindeki çıkışlarını kabullenemedi.

Bir başka rahatsızlık konusu Müslüman Kardeşler örgütüydü.

AKP’nin içinden çıktığı anlayış, Müslüman Kardeşler örgütüne felsefi olarak da siyasi olarak da daima sıcak baktı. Hülasa AKP’nin iktidara gelmesi Türkiye’yi Kemalizm anlayışından kurtarıp İslam dünyasına yaklaştıracak olması ile olumlu görülebilirdi ancak Müslüman Kardeşler’e yakın olması son derece olumsuzdu ve tehlikeler barındırıyordu. Türkiye ise Suudi Arabistan’dan İslam ümmeti içinde dominant olma rolünü kapmaya çalışıyordu.

Ancak ortak çıkarlar / projeler ikiliye bu başlıkları erteleyebilecekleri geçici bir rahatlama dönemi sağladı. Suriye’ye yönelik iç ve dış saldırı başladığında ikili hararetli bir şekilde çalışmaya koyuldular.

Türkiye’den Ahmet Davutoğlu ve Suudi Arabistan’dan Bender Bin Sultan ile dönemin dışişleri bakanı Suud El Faysal “takımın parçasıydılar” ve aralarından su sızmıyordu.

Arap Baharı adı verilen süreçte Türkiye Katar ile birlikte “Müslüman Kardeşler’in iktidara gelişinin heyecanını yaşarken”, Suudi Arabistan kendisi için tehlike olarak gördüğü örgütü Suriye’de destekliyordu.

Suriye duvarı

Esad duvarına çarpana kadar işler yolundaydı. Tunus, Libya, Mısır’da hayal bile edemeyecekleri başarılar elde etmişler ve sıra Suriye’ye gelmişti. Ancak Suriye’nin direnmesi hem kendileri hem de ilişkileri açısından zor günlerin başlangıcı oldu.

Önce Türkiye’nin dinsel, siyasal ve ekonomik stratejik ortağı, Arap Baharı’nın heyecanlı ismi Katar ile Müslüman Kardeşler’i baş düşman olarak gören Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’ın arası bozuldu. Hemen ardından Türkiye Katar’ın yanında yer alarak zaten var olan rahatsızlıkları resmiyete dökmüş oldu.

Mısır, BAE ve Suud Türkiye’yi kendi iç işlerine karışmak, aleyhlerinde çalışmak ile suçlarken Türkiye de Mısır’da Sisi’yi darbecilik, BAE’yi ise Türkiye’de darbe girişimine karışmak ile suçluyor bu atışmalar sırasında taraflar Osmanlı dönemi ile ilgili “tarihi hatırlatmalarda” bulunmayı ihmal etmiyordu.

Derken Kaşıkçı meselesi patladı. Türkiye ile Suudi Arabistan Suriye’de BAAS’ı devrimek için ortaklık yaparken, Kaşıkçı sosyal medya hesaplarından “hadi artık Lazkiye’yi temizlemediniz mi yazın tatile gideceğim” diyerek Alevi katliamı çağrısı yapıyordu. Aynı Kaşıkçı’nın bu çağrıları önemli bir Alevi nüfus barındıran Türkiye’de hükümeti rahatsız etmemişti ve Türkiye Kaşıkçı’nın çokça zaman geçirdiği bir yer oldu. Kaşıkçı ile iktidar arasında Müslüman Kardeşler kardeşliği vardı çünkü.

Kaşıkçı’nın Müslüman Kardeş olması, Katar – Suud çekişmesinde açıkça Katar’ın yanında yer alan Erdoğan’ın iktidarda olduğu Türkiye’de “serbest atış” yapabilmesi, çeşitli entrikalar ile veliaht prensi konumuna gelen Muhammed Bin Selman’ı fazlası ile rahatsız etti. Kaşıkçı’nın “susturulmasına” karar verildi. En uygun yer İstanbul’du. ABD’de böyle bir suçun işlenmesi durumunda dosyayı kapatacak ya da devredecek birilerini bulmak imkansızdı çünkü.

Üstelik İstanbul’da gerçekleştirilecek infaz Türkiye’ye de açık mesaj olacaktı. Nitekim öyle de oldu ve herkesin yakından bildiği Kaşıkçı cinayeti süreci bugüne kadar geldi.

Kaşıkçı dosyası AKP iktidarının dış politikadaki ilk manevrası değil. Libya, Mavi Marmara, Rahip Bronson, Deniz Yücel gibi örnekler var.

Kasa her zaman kazanır

Aslında Kaşıkçı çok da önemli değildi. Ama AKP için gerginlik yaşadığı dönemde Suudi Arabistan’a karşı önemli kozlar sunabilirdi. Öyle de oldu bir dönem için. Ama para her dili konuşur. Zamanla mesele dünyada unutuldu, Türkiye’de ise siyasi yönü de olan bir dava olmaktan çıkıp sıradan bir cinayet davasına dönüştü.

Zaman herşeyi değiştirdiği gibi Türkiye’nin son on yıldır her yerde başını belaya sokan politikaların da değişmesini sağladı.

Batı ile çeşitli sorunlar yaşayan ve alternatif üretmekte zorlanan Türkiye Arap – İslam dünyasına dönmek üzere dümen kırdı. Katar ile zaten aramız iyidi. Aynı Katar Suud ve BAE ile arasını düzeltince bizim için de düzelme umudu doğdu ve BAE, Mısır ve Suud ile ilişkilerin rayına oturması için girişimler başladı.

Bütün sorunlar çözülmüş ve sanki hiçbir şey olmamış gibi olmayacak elbette ama yine de ilerleme sağlandı ve şimdi sıra Suudi Arabistan adımı ile bu süreci taçlandırmaya geldi.

Suudi Arabistan bir yandan büyük zengin (sadece ARAMCO’nun değeri 2 trilyon dolar), ayrıca dünya siyasetinde ağırlığı olan bir ülke. Ama asıl önemlisi geleceğe yönelik çok büyük yatırımlar yapıyor. Yani kuyu başında petrol satmakla yetinmiyor.

İsrail ile bazı bölge ülkeleri arasında yaşanan olumlu gelişmeler, ABD’nin küresel bir güç olarak eskisi gibi etkili ol(a)maması ve / veya önceliklerini başka coğrafyalara kaydıracak olması ile birlikte yeni dengeler oluşuyor ve Suudi Arabistan da Türkiye de bu dengeler içinde özgül ağırlığı olan ülke adayları.

Dolayısıyla konjonktür birbirlerinden pek haz etmeyen ikiliyi birlikteliğe zorluyor. Eski kavga başlıkları baki. Kısa vadede ise Türkiye’nin ekonomik beklentilerinin olduğu aşikar.

Bakalım tarihin her döneminde rekabet yaşamış ve her seferinde birbirlerine ağır ithamlarda bulunmuş iki ülke (ve diğerleri) arasındaki ilişkiler bundan sonra nereye gidecek?

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.