Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

ANALİZ | 'Dünyanın En Kötü İnsanı' ve düzenin ilişkileri

'Kapitalizm içinde Julieler benzer sıkıcı ilişkiler yaşamaya, Akseller hayatlarını sorgulamanın ağırlığında ezilmeye, Eivindler çok bir şey istemeden boş bakışlarla nefes almaya devam edecek.'

BAHAR ALGAN, NAZIM TEZCAN

Yayın Tarihi: 29.05.2022 , 09:25 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Bu yazı, "Dünyanın En Kötü İnsanı" (2021) filmi ve ondan yola çıkarak Joachim Trier’in kendini arayış üçlemesinden söz etmek maksadıyla yazılmıştır. Ancak öncelikle film hakkında Türkçe yazılmış eleştirilere değinme ihtiyacı hissettik. Gördük ki ya biz filmi yanlış anlamışız ya da bir film hakkında yazmak için filmi izlemeye dahi gerek yoktur. Şöyle bir örnekle başlayalım;

"Flörtöz bir kadın olarak hem terkediliyor hem kendisi terk ediyor. Filmin başında Julie’yi yeni sevgilisi 45 yaşındaki çizgi roman yazarı Aksel’in (Anders Danielsen Lie) evine yerleşirken görüyoruz. Davetli olmadığı bir düğüne karışıp insanlarla sosyalleşmeye çalışan Julie orada tanıştığı Eivind ile yatağa girmekten geri kalmıyor. Yeni sevgilisinin evli olduğunu öğrenmesine rağmen ilişkisini sürdürüp Aksel’i terkediyor."

Tamamıyla yanlış bilgilerle dolu, ilgi çekmek için yazılmış bu yazıda (eleştiri diye tariflememek gerekiyor artık) resmen bir film karakterinin namus bekçiliği yapılmıştır. Bu en kötü örnek dışında da ‘’Woody Allenvari romantik komedi’’, ‘’özgürleşme hikâyesi’’ gibi tanımlamalar yeterli görülmüştür.

Bu içerikten yoksun değerlendirmeler, kaçınılmaz olarak izleyeni; filmin apaçık, dolayımsız, ilk bakıştaki verdiği mesajı, güncel bireysel ilişkiler açısından yargılamaya sevk eder. "Dünyanın En Kötü İnsanı" örneğinde bu bakış açısı, ana karakterin ve olay örgüsünün kapitalizmin birey gerçekliğine hem ne kadar uyduğu hem de ne kadar uymadığı üzerinden filmin niteliksiz bir değerlendirmeye tabi tutulduğunu gösterir. Oysa yaratılan ana karakter için; “Y kuşağı, kafasına göre iş ve sevgili değiştirme” (Sofuoğlu, 2021) gibi yorumlar, filmin ideolojik içeriğini tamamen bağlamından koparır.

Wikipedia’dan çevrilerek yazılmış yönetmenin hayatı, filmografisi gibi bilgileri bir yana bırakacak olursak; bu yazı, Dünyanın En Kötü İnsanı filmi merkezinde Joackim Trier’in ‘’Oslo Üçlemesi’’ şeklinde tanımlanan filmlerinde kapitalizm eleştirisi araştırmasına çıkma iddiası taşır.

Neden böylesi bir iddia? Bizim için her şeyden önce birtakım sorulara başvurma ihtiyacı doğdu ancak yazının sorduğu her soruyu cevaplama gibi bir kaygısı yoktur. Çünkü bu soruların cevapları hem sayfalarca sürer hem de esas maksat; okuyanı yeni sorular sormaya, bir filme yukarıdaki örneklerde bakıldığı gibi yüzeysel bakmamaya itme gayesidir. Uzun zamandır Türkiye ve dünya sinemasında yapılan filmleri incelediğimizde birey vurgusunun öne çıktığını görebiliriz.

Daha önce yine soL’da , benzer yanlarıyla incelenen "Sardunya" (2021-Çağıl Bocut), "İki Şafak Arasında" (2021-Selman Nacar) ve "Çatlak" (2020-Fikret Reyhan) filmlerinin merkezinde aile hikâyeleri olduğu düşünülse de esasında bireye indirgenmiş kimi kavramları okuyabiliriz; vicdan, bireyin çaresizliği, bireyin hisleri, özgürleşme, kendini bulma gibi.

Peki, ne oldu da Türkiye ve dünya sinemasında toplumcu bakıştan bu denli uzaklaşılarak bireysel anlatıma dönüldü?

Bu soruya verilebilecek en sade yanıt; ‘’İnsanların kafasındaki bu düzen değişebilir algısının tamamen ortadan kalkması’’dır. Bu kavrayışın toplum bilincinde değişmesi hayatın her alanında olduğu gibi sinemasal bakışa da yansır. Kapitalizmin bu bağlamdaki saldırılarına bireysel ve toplumsal olarak yanıt üretilmediği için kavram setleri de dâhil olmak üzere birçok başlıkta olumsuz anlamda değişmeler yaşandı. Bu olumsuz halin kendisi; bireyin kendine ve insanlara bakışına, insan ilişkilerine, sanatsal üretime de yansıdı. Dolayısıyla sinemadaki bireysellik yoğunlaşması bu sürecin bir sonucu olarak karşımıza çıkar.

Yukarıda değinilen bireysellik değerlendirmesi ile birlikte Joachim Trier, filmin ana doğrultusunu bireyselliğe yöneltmeye çalışırken bunda başarılı mı oldu yoksa istemeden de olsa toplumsal birtakım konulara mı değindi? Yoksa inceleyeceğimiz film, birey üzerinden bir toplum eleştirisi ya da toplumsal konuları incelikli işleyen bir film midir? ‘’Politik film nedir’’ tartışmalarına çok da girmeden "Dünyanın En Kötü İnsanı" filmini politik ve toplumsal bir film olarak inceleyebilir miyiz?

Filmi izleyen birisi aşk filmi olarak görebilirken; iyi kötü film izleyen, sinemaya ilgi duyan başka birisi kapitalizm eleştirisi ve umutlu bir son görebilir mi? Bu yazının derdi de tam olarak budur; filmi izleyenin nereden baktığı görüneni değiştirebilir. Nasıl ki bir filmin ne anlattığı, kameranın nerede durduğu ile alakalı ise bir filmin nasıl anlaşıldığı da o insanın nerede durduğu ile alakalıdır. Dolayısıyla önemli olan izlemek/okumak değil, izleyicinin nerede durduğudur. Belli ki hiçbir bakışa sahip olmamak (yanlışlıkla da olsa) bir film karakterine namus bekçiliği yapmaya dahi götürebilir.

Üçlemeye geçecek olursak; son film "Dünyanın En Kötü İnsanı"nı filmin görünenden/görünmek istenenden fazlası olduğu fikrine kapılarak tartışmaya başlıyoruz. Evlenme, çocuk sahibi olma ve ailenin ihtiyaçları bağlamında yaşam kurma meselesinin ele alınış biçimi Trier’in bu konulara ilişkin bir derdi mi olduğu düşüncesini akla getirmektedir. "Dünyanın En Kötü İnsanı"nın girişinde Julie ve sevgilisi Aksel’in beraber yaşamaya başladıkları evde, Hollywood romantik komedi filmleri benzeri bir sahne ile kitapları yerleştirmeleri gösterilir. Trier, benzer bir görüntüyü üçlemenin birinci filmi "Tekrar"da (2006) da kullanmıştır. Bu mutlu ilişki sahneleri, yalnızca bir şeylerin bozulacağına mı işaret ediyor yoksa düzenin yarattığı ilişkilerin hiçbir zaman bu ritimde ilerlemeyeceğine mi? Zira bu görüntünün ardından Julie ve Aksel, Aksel’in arkadaşlarının göl evine gider. Aksel ve arkadaşları Julie’den daha büyüktür ve hayatlarının evli-çocuklu evresindedirler. Julie’yi ne iş yaptığı gibi sorularla sıkıştırırken kendi mutsuz ancak onlara göre tamamlanmış hayatlarını överek rahatlamaya çalışırlar. Julie, bu sırada önce tıbbı ardından psikolojiyi yarıda bırakarak fotoğrafçı olmaya karar vermiş ancak geçici bir süreliğine kitapçıda çalışmaktadır. Aksel’se ünlü bir çizgi roman yazarı ve Julie’den yaşça büyüktür. Bu durum Julie’yi toplumsal kabuller bağlamında, o evde ayrıksı kılar.

Aksel’in evli arkadaşlarının eğlence anlayışı sakince şarap içmektir. Ancak bir gece müzikli, danslı bir parti yaparken kadınlardan biri kafasını avizeye çarpar ve sinirlenir. Julie bu olaydan dolayı kendini suçlar. Çünkü oturup şarap içmekten sıkılan, oraya uymayarak dans etmek isteyen tek kişi Julie’dir. Trier, masa başında şarap içen çiftlerle, dans edip eğlenen arkadaş gruplarını birbirinden ayırmayı "Tekrar" filminde de yapar ve bu iki birbirinden farklı eğlence biçimi hayatın farklı aşamalarını temsil eder. Gençlik yıllarında herkes biraz içmiş, dağıtmış olabilir ancak bir vadede sakinleşip çift olarak eğlenmek gerekir.

Göl evi tatilinde, Aksel de bu hayata geçiş yaparak Julie’yle evlenip çocuk yapmak istediğini söyler. Film boyunca evlilik ve çocuk meseleleri bir şekilde gündemini korur ancak Julie’nin her şeyden önce kendine ilişkin anlaması gereken şeyler vardır. Hayatına ilişkin ‘’Bundan daha fazlasını istediğini’’ söyler ancak fazlasının ne olduğunu bilmediğinin farkındadır. Julie’nin; Aksel’le olan ilişkisi bir noktada sıkıcı, kendini ifade edemediği bir hal alır. Bu sırada öylesine girdiği bir düğünde Eivind’le tanışır. Bu sahnede Eivind ve Julie birlikte oldukları insanları aldatmamak istediklerinden bahsederek küçük şeylerden konuşurlar. ‘’En utanç duyduğun şey ne’’ gibi sorular sorarak yeni bir insanla tanışmanın gizemli gelmesinden etkilenirler.

Film; bu ilişkiler çerçevesinde ilerlerken arka planda Eivind’in kız arkadaşı üzerinden aşırı çevreci davranışlarla dalga geçer, Aksel’in cinsiyetçi çizgi roman karakteri üzerinden yürütülen bir programdaki feminizm tartışmasıyla popüler siyasete göndermeler yapar. Julie ise ne çevreci ne de feminist bir tutum izler. Henüz aramakta olduğu dünyaya bakışıyla ilgili yazılar yazmayı dener. Bunlardan ilkini Aksel ne kadar sert bulmuş olsa da onun değerlendirmesi Julie için önemlidir. Oysa Aksel’in çizgi roman serisini o da cinsiyetçi bulur. Bir müddet sonra Julie, Eivind’le olan ilişkisinden de tatmin olmaz çünkü Eivind entelektüel olarak gelişkin değildir ve hayattan pek bir şey beklememektedir.

Yalnızca bu filmde değil, Trier genel olarak üçlemedeki filmlerin sonunda karakterlere ya da çevrelerine hatta topluma ilişkin bir umut ışığı yakar. Oslo, "31 Ağustos"ta intihar olumludur çünkü çizilmiş olan karakterin ne kendine ne çevresine (özellikle eski kız arkadaşına) ne de topluma genel olarak faydası yoktur, yaşamı anlamsızdır. O da bunu görür ancak değişmeye gücü yoktur, ölür ve esasında herkesi kurtarır. "Dünyanın En Kötü İnsanı"nda filmin sonunda hayatındaki bütün erkeklerden uzaklaşmış, istediği işi yapan, yalnız ve mutlu bir Julie gösterilir. Eivind de eski sevgilisiyle evlenmiş ve çocuk yapmıştır. Bu bağlamda hayatta kendine ilişkin planlar yapamayan, değişime yönelik adımlar atamayan insanlar, evlenip çocuk yaparak tamamlanmaya çalışır. Düzenin birey üstündeki tasavvuru da bu yöndedir; düşünmeyen ya da bu aile için kendini aşırı çevreci popüler eğilimlerle kandıran insanlar yaratmak ve öncelikle bireysel gelişimin bununla bağlantılı olarak da toplumsal hareketlerin önü tıkanmak istenir.

Yönetmen doğrudan toplumsala ilişkin bir söz söylemese de film Marksist bir bakış açısıyla bu bağlamda okunmaya açıktır. Julie bireysel değişimi açısından adım atma cesareti göstermiş, büyümüş, gelişmiştir. Bu noktadaki eksiklik örgütlenmeye ilişkindir. Yönetmenin böyle bir iddiası olmadığından filmleri bireysel arayışlar çerçevesine sıkışır ve politik yan da böylesi bir bağlamın ötesine geçemez. Kapitalizmi eleştirip bireysel bir çıkış sunar. Bu noktada Trier’e hakkını vereceğimiz bir başka durum da karakterlerin yalnız işlevsizliklerini görmeleri değil, aynı zamanda bu konuya dair bir adım atmalarıdır. Adım atamadıkları noktada da ölürler.

Joachim Trier’e göre önemli olan insanın kendini tanıması, isteklerini elde ederek kendi küçük hayatını kurmasıdır. Julie’nin filmin sonundaki evi de bu bağlamda tasarlanmıştır. Bol ışık alan, bitkiler bulunan, fotoğraflarını düzenleyebileceği bir çalışma alanı olan evin ne kadar küçük olduğu çalışma masasını yanındaki çamaşır makinesinden anlaşılır. Erkek arkadaşlarıyla yaşadığı evler bu evden geniş ve lükstür ancak o evlerin hiçbirinde Julie kendini bulamamıştır. Bireysel olarak kurtulmuş ve kendi düzenini kurmuş Julie’nin yeni düzeni, doğrudan kapitalizmin inşa ettiği gündelik hayatı içermez ama siyasal olarak karşısına da almaz. Buradaki karşıya alış yalnızca kültürel, ikili ilişkiler ve aile bağlamında sınırlanmıştır.

Bu yazıda ısrarla düzenin ilişkileri/aile yapısı şeklinde vurgu yapılmasının sebebi; meselenin Norveç’e (ki ülkemizde kaçılıp gidilmek istenen, gelişmiş ülke olarak görülür) yahut son dönem Türkiye Sineması’nda (hatta online platform dizilerinde) gösterildiği üzere Türkiye’ye özgü bir sıkıntı olmaması, doğrudan kapitalizmin yarattığı insan modeline ilişkin bir derdin anlatılmasıdır. Bu bağlamda yakın zaman önce Netflix’te yayınlanmış ve bir müddet popüler olmuş Uysallar (2022-Onur Saylak) dizisi de örnek gösterilebilir. Benzer biçimde düzenin yarattığı evlilik, aile kavramları içine sıkışmış; biri kendini gençliğinin Punkçı personasında, diğeri beyaz yakalı plaza dünyasında bulmaya çalışan bir çiftin ve esasında benzer biçimde sıkışmış her bir karakterin dizi sonunda bireysel de olsa bir çıkış bulamamaları, dizinin birtakım göndermeler ve iyi gözlemin önüne geçememesi söz konusudur. Ancak bu yazının "Dünyanın En Kötü İnsanı" filmine yönelik iddiası, düzenin yarattığı bireysel sıkışmanın bireysel de olsa bir umutla sonlanması ve daha önemlisi Julie üzerinden düzene uyum sağlayamayan bireyin ne yapacağına ilişkin bir tartışmayı ortaya koymasıdır.

Uysallar, ne kadar korkak, ne kadar uysalsa Julie o kadar cesurdur. Kendini arayış hikâyesi içinde yaşadığı en önemli durum kararsızlık değil, değişime olan açıklığıdır. Julie yapamadığı, uyamadığı şeyleri değiştirme gücü gösterir. Tekrar filminde de takıntılı biçimde hissettiklerini tekrarlamaya çalışan, yazar olma çabası üzerinden yine kendini arayan ana karakter bağlamında görülmektedir ki hayat tekrar etmez, ilerlemek, gelişmek zorundadır. İnsan, bireysel olarak gelişemediği, geriye düştüğü vakit ya yok oluşa gitmek ya da kendini denemeye, devam etmeye itmek zorundadır. Joackim Trier de bu üç film ele alındığında benzer bir şey yapmış, ilerlemiş ve bu ilerleyiş onu farkında olarak ya da olmayarak daha toplumsal bir yöne çekmiştir.

Trier’in bıraktığı yerden; her insan bireysel olarak kendini bulmanın yollarını arar ve toplumsal olarak belirlenmiş olana kafa tuttuğu noktada elbet bir şeyler bulacaktır. Ancak yukarıdaki bakış açısıyla filmi ‘’okuyan’’ bize göre, tek başına kendini bulmak hiçbir zaman büyük çerçevedeki sorunları çözmez. Kapitalizm içinde yaşadığımız müddetçe Julieler benzer sıkıcı ilişkiler yaşamaya, Akseller hayatlarını sorgulamanın ağırlığında ezilmeye, Eivindler çok bir şey istemeden boş bakışlarla nefes almaya devam edecektir.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.