Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

AKP dönemi medyası

"Mevcut ana akım medyamız, siyasal olarak 'gerici' ekonomik olarak da 'piyasanın' aracı haline gelmiş bir medyadır."

Mustafa Kemal Erdemol

Yayın Tarihi: 12.10.2022 , 14:33 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Bu yazı Dayanışma Forumu'nun Eylül 2022 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Ülkemiz medyasına 60’lı yıllara gelinceye değin, kendileri de gazeteci olan, kelimenin tam anlamıyla dizgisinden, sayfa yapımına kadar gazetenin her aşamasında emeği olan patronlar hakimdi. Kuşkusuz emek sömürüsünün de tüm yakıcılığıyla mevcut olduğu bir meslek kolu olarak, - o zamanki adlandırmayla – matbuatımız kendi sermayesine sahipti. 

Bu haliyle kendi dışındaki sermayeyle rekabete niyeti de gücü de olmayan, devletçi, egemen anlayışıların aktarıcısı durumundaki bir matbuattı söz konusu olan. O dönemler devletin mali destek verdiği Cumhuriyet gazetesinin tek “resmi” yayın organı olduğu da anımsanmalıdır. Ancak Cumhuriyet’ten ayrı olarak, çok az istisna dışında, tüm matbuat aslında ekonomik anlamda olmasa da ideolojik olarak devletçi bir çizgide olmuştur. Hakkı Tarık Us ile benzerlerinin temsil ettiği “kendine yeten” bu matbuattan, nispeten gelişmiş basına geçiş, Sedat Simavi’nin Hürriyet’i, Ali Naci Karacan’ın Milliyet’i ile gerçekleşmiştir.  Her iki patron atılım yapma şansını Demokrat Parti ile bulabilmiştir. Özellikle devlet ilanlarıyla semirilen bu gazeteler daha sonra kendi sermayelerini de büyütme fırsatı yakalamış, Türk medyasının teknolojik atılımında da öncü rol oynamıştır.

Bu iki gazete ile daha sonra yayın hayatına atılan benzerlerinin devletle ilişkisi “birbirlerinin sınırlarına” dikkat etme çizgisinde yürümüş, bu gazeteler elbette devletin olanaklarından yararlanmış, ancak “milli meseleler” hariç kimi konularda “görece” bağımsız da olabilmiştir.  27 Mayıs 1961 darbesinin ardından, “demokratikleşme” ile birlikte başta sol olmak üzere çeşitli görüşlerin de sesini duyurabildikleri yayın organları gelişmiştir. Ne var ki bugün de kullandığımız deyime benzer biçimde “merkez basın”ı yine Simavi, Karacan, daha sonra eklenen Bilgin ailelerinin yayın organları oluşturmuştur. 12 Eylül 1980 darbesine kadar bu “merkez basın” yine kendi sermayesine sahip, hükümetlere -zaman zaman -  söz de geçirebilen, kamuoyunu yönlendirebilen, kuşkusuz emekçi karşıtı güçlü bir kuvvete dönüşmüştür. 12 Eylül öncesi ile sonrası arasında bu basın için farkeden bir şey yoktur. Egemene/devlete/hükümete destek tutumunda bir değişiklik olmamıştır. Elbette sermaye savunuculuğunda da.

Hayata geçirilmesi ancak askeri bir darbeyle mümkün olan, bu nedenle uğruna 12 Eylül darbesinin gerçekleştirildiği 24 Ocak Kararları, ihracata dönük bir ekonomi politikasını içeriyordu. Bu politikanın darbeyle daha da aktifleşmesinde basına da bir rol biçildiğini görüyoruz. Turgut Özal’la birlikte başlayan dönemden önce de basın sektöründe olmasına rağmen daha da palazlanan yeni grupların ortaya çıktığına tanık olduk. Uzan Grubu ile Çukurova Grubu bunlardandır. Artık basından medyaya geçilen bir dönemdir bu. 

Bu süreçte medyayla kurulan ilk ilişki, 24 Ocak neo-liberal kararları uyarınca yapılan özelleştirmelerden büyük basın tekellerine de pay verilmesidir. Uzan Grubu’nun özel bir baraja sahip olması, Çukurova Grubu’nun iletişim alanında tekelleşmesi, hep onlara verilen imtiyazlarla mümkün olmuştur. Basına Milliyet’i satın alarak giren işadamı Aydın Doğan’ın da bu politikalar uyarınca imtiyazlandırıldığı bilinmekte, daha sonra basının amiral gemisi olarak adlandırılan Hürriyet’i satın almasıyla basında liberal politikaların destekçisi büyük bir sermaye grubu haline geldiği görülmektedir. 

Anavatan Partisi iktidarı yıllarında, Doğan örneğinde olduğu gibi diğer büyük sermaye grupları doğrudan basın sektörüne girmişlerdir. Bu grupların “gazeteci” bireyleri, patronlarının iş takipçisi durumuna gelmişler, bunu da saklamak gereğini duymamışlardır. Mehmet Barlas bu “gazeteci” tipinin en bilinen örneğidir. Uzun yıllar Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliği görevinde bulunan Ertuğrul Özkök “eleştiri hakkım olduğu sürece iktidara yakın gazeteci olmayı hep sevdim” demekten çekinmemiştir.  Bilgin grubunun ilk ulusal yayını olan Sabah’ı çıkaran Zafer Mutlu, “benim bir beyaz eşya satıcısından farkım yok” diyerek gazeteyi serbest piyasa kurallarının yönlendirdiği bir firma olarak gördüğünü söyleyebilmiştir. 

Özal’ın, temsilcisi olduğu, Adam Smith’in “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” cümlesiyle ifade edilen liberalizm, medyayı  “hür teşebbüs”ün sözcüsü durumuna getirmiş, “araştırmacı gazetecilik” Özkök’ün “Uğur Mumcu gazeteciliği artık bitti” sözleriyle küçümsenmiştir. 

Anavatan iktidarının sonrasında, AKP iktidarının başlarında “özel teşebbüs” sözcüsü olmayı sürdüren medyanın sermaye yanlılığının en çarpıcı örneği Körfez Krizi olarak bilinen, (sonu Irak’ın ABD işgaliyle biten) süreçte yaşanmıştır. AKP iktidarının “evet” demesine rağmen Meclis çoğunluğuna ulaşılamadığı için reddedilen, Irak’a gidecek ABD askerlerinin Türkiye topraklarını kullanmasına onay veren Irak Tezkeresi’nin kabulü için Hürriyet gazetesinin yaptığı yayınlar medyanın sermaye elinde nasıl kullanılabildiğinin en kötü örneklerinden olmuştur. Tezkerenin çıkması için ABD askerlerinin ülke topraklarında geçmesinin yararlarını anlatan yazıların çoğunu Özkök kaleme almıştır. Bunu yapmasının nedeni, tezkerenin kabulü ile Türkiye’ye girecek ABD ordu araçlarının yakıt ihtiyaçlarının Doğan Grubu’na bağlı  Petrol Ofisi tarafından karşılanacak oluşudur.

AKP iktidarının gittikçe kök salması “yandaş medya” ihtiyacını da beraberinde getirmiş, ayrılan sermaye ile bazı gazeteler satın alınmış, kimileri yeni çıkarılmış, tüm bunlar yapılırken de rakip sayılabilecek medya gruplarının tasfiyesi yoluna gidilmiştir. Bunun en bilinen örneği, bir siyasi parti kurararak politikaya atılan Cem Uzan’ın da sahiplerinden olduğu Uzan Grubu’nun mallarına el konulmasıdır. El konulan firmalar arasında grubun Star gazetesi ile televizyonları da vardır. Fethullah Gülen cemaatiyle, dershane kârları üzerine başlayan tartışmanın sonucu olarak, cemaate bağlı başta Zaman gazetesi olmak üzere tüm yayın organları tasfiye edilmiştir. Hayli zaman sonra AKP iktidarı Demirören Grubu’na, Ziraat Bankası’ndan tartışmalı bir kredi  sağlayarak, Doğan Grubu’nun amiral gemisi Hürriyet’i aldırmıştır. AKP’nin bu operasyonlarıyla ülkede artık bir “hükümet medyası” olgusu yaşama geçirilmiştir.

Bu kısa özetten sonra liberalizmin Türkiye medyasındaki izlerine bakabiliriz. Türkiye’de gerçekten liberal bir gazete ya da gazeteci var mı? Varsa eğer, onlara, liberal yerine neoliberal demeyi daha doğru bulurum. Bilindiği gibi neoliberalizm, temel olarak ekonomik özgürlüğü ifade eder. Bu kavram 20. yüzyıla aittir. Liberalizm ile neoliberalizm arasındaki farkı da görmek gerek. Liberalizm bir politik teori iken Neoliberalizm ekonomik bir kavramdır. Ülkemizdeki “gazetecilerin” çoğu liberal bile olamadan, ekonomik özgürlükleri sermaye lehine savunan aparatçikler durumuna gelmiştir.

Kimilerine göre Liberalizm ekonomik, politik, hatta dini içerikli de olabilir. Ancak bir ideoloji olarak liberalizm, geleneksel ya da gerici olmaktan ziyade ilerici/modern bir kavram olarak kabul edilir.  Batıda ortaya çıktığında liberallerin Kilise karşıtı oldukları anımsandığında, ülkemizde “liberal” olarak adlandıracaklarımızın batıdakinin tam tersine dini yapılarla birlikte davranmış olmalarındaki tuhaflığı fark edebiliriz.

Ülkemizde, olursa iyi olurdu anlamında söylemiyorum, ama “liberal” sıfatını hak eden tek bir gazeteci bile yoktur. Kendi adıma eğer çok ısrar edilirse, yıllar öncesinin Milliyet yazarı Ali Gevgilili’yi “solculuğu ağır basan” bir liberal olarak gösterebilirim. Ne, zaman zaman gazetelerde yazı yazan Atilla Yayla, ne Mehmet Barlas, ne Özkök ne de Altan biraderler liberaldirler. Bu isimler düpedüz gericidirler. Buradan aslında liberalliğin de çok ileri olduğunu düşündüğüm sonucu çıkarılmasın, ancak liberalizmin moderniteyle kurduğu ilişkiyi de görmek gerekir. Yukarıda saydığım isimler, yaşam biçimi olarak moderniteye ait olsalar da, ekonomik bakışları neoliberal olan, dolayısıyla gericilikle “buluşan” isimlerdir. Ekonomide girişimciliği teşvik etmek için devlet kontrolünü/müdahalelerini ortadan kaldırmak isterken, “devletle” şu ya da bu şekilde ters düşmüş “gerici sermaye” ile işbirliği yapmışlardır. 

Mevcut ana akım medyamız, siyasal olarak “gerici” ekonomik olarak da “piyasanın” aracı haline gelmiş bir medyadır. Neoliberalizm, finans güdümlü kapitalizmin daha acımasız bir biçiminin kurumsallaşması demektir. Tüm İslamcılık iddiasına rağmen AKP iktidarı neoliberal politikaların en kararlı/gözü kara uygulayıcısıdır. İmani bağ, halkla kurabildiği tek bağdır. Medyanın karakteri de benzer şekilde bu kurumsallaşmaya uygun hale getirilmiştir. 

İlerici/alternatif medyayı dışarıda tutarak söylemeliyim ki, ülkemiz medyasının “piyasa aracı” haline getirildiği, emek/emekçi düşmanı bir “sektör”e dönüştüğü  bir gerçektir.


 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.