Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ahmet Umur Deniz ile 'Sınır-sız' sergisi üzerine: 'Toplumsal sorumluluk temalarımı belirliyor'

Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü öğretim üyesi Ahmet Umur Deniz ile Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı’ndan yola çıkarak oluşturduğu "Sınır-sız" adlı sergisini konuştuk

Fide Lale Durak

Yayın Tarihi: 01.06.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 01.06.2025 , 01:09

Ülkemizin önemli sanatçılarından Ahmet Umur Deniz’in 22 Mayıs-30 Haziran tarihleri arasında Brieflyart’ta görülebilecek “Sınır-sız” sergisi ile ilgili bir araya geldik.

Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünde öğretim üyesi ve atölye sorumluluğunu yürüten Ahmet Umur Deniz, önemli bir geleneğin temsilcisi. Sanatsal yaklaşımını, üretim kaynaklarını ve günümüz sanatının çıkmazlarını konuştuğumuz söyleşi genç sanatçılar için ufuk açıcı olduğu kadar izleyicilere de yol gösterici olduğunu düşünüyoruz ve mutlaka serginin ziyaret edilmesini öneriyoruz. 

Keyifli okumalar…

1
Ahmet Umur Deniz, 2024, Yüreğime Basarak Geçer Aydın İllerinden Karaburun Mağlupları

Fide Lale Durak: Sergi, Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı’ndan yola çıkıyor. Bu konuya nasıl karar verdiniz? Sizi bu destanda etkileyen neydi ve neden bugün bu konuyu ele alarak resim üretmek istediniz?

Ahmet Umur Deniz: Bu sergide Şeyh Bedreddin destanı ağırlıklı olarak ele aldığım konu olmakla birlikte, içerik bakımından yakın olduğunu düşündüğüm direnen Karadenizli kadınlar konusu da var. Türkiye’de hemen hemen herkes Şeyh Bedrettin’in hikayesini Nâzım Hikmet’in destanından öğrendi. Buradan yola çıkarak, 90’lı yıllarda bir seri resim yapma düşüncesi oluşmuştu bende fakat kendimi hazır hissetmiyordum, konu zor bir konu. Ben genelde tematik çalışıyorum, birbiriyle ilişkilendirerek konuları ele alıyorum. Mesela bir dönem kömür işçileri, Haydarpaşa, banliyö trenleri, kâğıt toplayıcıları çalışmıştım. Sonra, Irak işgali döneminde, ülkelerinden kaçmak zorunda kalan “mültecileri” ve onların dramını ele almıştım. Gezi Direnişi ile ilgili de resimler yaptım. Şu an ele aldığım ve serginin ağırlıklı konusu Bedreddin destanı resimleri. Bütün çalışmalarım içerik açısından benzerlik taşıyor. Şeyh Bedrettin ile ilgili ilk çalışmalarım 7 yıl önce başladı. Ancak ben bir temayla ilgili çalışsam da o esnada başka konuları da aynı süreç içerisinde ele alıyorum. Bu resimler de yine toplumsal sorumluluğum ve duyarlılığım nedeniyle ele aldığım konularım oluyor. Örneğin Bedreddin Destanı resimlerini çalışırken, maden aramalarını ve HES’lerle ilgili direnen Karadeniz kadınlarını da çalıştım. Tanık olduğum ve etkilenip sanatçı sorumluluğumla ilgili bir tavır olarak düşünebilirsiniz.

Diğer taraftan resimlerimde kendi bireyselliğim ile ilgili bir yan da var, iç kuyuma inmek de diyebiliriz. Kendi içime çekilip, biraz kapanıp, ruhsallığımı ortaya koyan resimler de yapma isteği duyuyorum fakat toplumsal sorumluluk temalarımı belirliyor. Belki güncel olaylara duyarlılığımdan “çağın tanıklığı” ya da toplumsal olanla ilgili insani duyarlılık beni tetikliyor. Yine de bu ruhsal durumumu ifade eden çalışmalar da üretimim içinde yer alıyor. Oto portrelerimi de böyle değerlendirebiliriz. Oto portrelerimde yapıldığı dönemin fiziksel ve ruhsal durumumu yansıtan etkilerle birlikte üslupsal yönlenmelerimin, bu süreçlerle birlikte çalışmalarımda (oto portrelerimde) gözükeceğini düşünüyorum.

Mesut Eren: Emperyalist kültür politikaların bir uzantısı olarak dünyada ve Türkiye'de postmodern eğitimlerin revaçta olduğu bir dönemde sınıfsal bakış açınızı korumaya her zaman özen gösterdiniz. Öncelikle bu yaklaşımınız bile takdire şayan.

Ahmet Umur Deniz: Akademiye 1980-1981 öğretim yılında girdim. Akademik eğitimim yoğun bir atölye çalışmalarıyla geçti. Dönemin baskıcı yanı zor yıllar olarak belleğimde yer edindi. Öğrencilik dönemi ve sonrasında konulara belli bir dünya görüşü ve bilinç düzeyi ile yaklaşıyorum. Esasında bu duyarlılık, çocukluğumdan beri vardır. Köy Enstitülü bir babanın evladı olarak aileden aldığım eğitim kişiliğimin oluşmasında önemli bir faktör oluşturmuştur. Bu duyarlılık daha sonra bir bilince dönüştü ve sanata bu bilinçle yaklaştım. Ama bilinçten önce, her şey romantik bir duyumsama ile başlıyor. Romantik duyumsama dediğim insani yan aslında. Nâzım Hikmet’in eserini ele alırken de öyle oldu. İlk önce bende eserin oluşumunun tohumlanması insani yanı etki oluşturdu. Duygu ile akılcılık hep çatıştığı bir karşıtlık süreci oluşturuyor üretimimde. Benim için en sancılı olan yan da bu. Bir de şöyle bilinçli bir tercih yaptım sanat eğitimime başladığım yıl. Akademi’de insan yanıma, dünya görüşüme ve resmin biçimsel yanlarını bir bütün olarak kavramaya, kendimi geliştirebilmeme katkı sağlayabilecek atölye tercihim olmuştur.

Mesut Eren: Tabii Ahmet Hoca, Türk resminin iki önemli sanatçısından ve atölyesinden eğitim alma şansına sahip bir öğrencilik yaşadı. Neşet Günal ve Neş’e Erdok.

Ahmet Umur Deniz: O süreç benim resmimin oluşumu, kişiliğimi oluşturma süreci olarak çok önemlidir. Neşet Bey, aslında akılcı bir hocadır ve resmi de öyledir. Her ne kadar resimlerinin romantik duygusu yoğun olsa da konturu kullanması, figürlerini bu konturlarla biçimlendirmesi ve biçim-içerik ilişkisini kurarak figürü yorumlaması akılcılık gerektiren bir tavırdır. Ülkemiz açısından da çok değerli bir hoca ve sanatçıdır. Türk resminde insanı ele alan, figür resminde bir köşe taşıdır. Neşet Hoca’dan sonra figür resminde başka bir ivme oluştu. Bu kırılma daha çok sosyal ve toplumsal konulara yönelik bakışın değişimi ve figür resmi ile olan ilişkisiyle ilgiliydi. Verdiği eğitim öğrencinin dünyası ve mizacına yönelikti, öğrencilere bilinçle özgürlüklerini kullanma olanağı sağlardı.

Mesut Eren: Neşet Hoca’nın sanata bakışında kalıplar yoktu. Kişi ile resmi bir bütün olarak ele alır ve bu bütünlüğü önemserdi.

Ahmet Umur Deniz: Evet çok değerliydi gerçekten. Hatta şöyle bir anım var. Akademide ilk atölyeye girdiğimizde, kendimizi tanıtmak için lise döneminde yaptığımız çalışmaları gösterirdik. Neşet Hoca bu çalışmalara bakmakla yetinmezdi ve bize “Nerelisin? Ailen ne iş yapıyor? Ne ile geçiniyorsunuz?” gibi sorular sorardı. Hem ekonomik hem de sosyal psikolojik durumumuzu kavrardı. Neş’e Hanım ve Nedret Sekban o zaman atölyenin asistanlarıydı. Neşet Hoca, Neş’e Hanım ve Nedret Sekban’a şöyle demişti “sakın bu çocuğu bozmayın”. Bunu çok sonradan bir sohbette Neş’e hanımdan duydum. Şimdi, o döneme buradan bakıp şöyle değerlendiriyorum: Müthiş heyecanla çalışıyordum, kurallar beni dizginleyemiyordu. Hocalarım, bu heyecanımı ve coşkumu kırmadan beni kanalize etme konusunda zorluk yaşıyordu diye düşünüyorum. Tabii zamanla fark ettim heyecan ve coşkunun bilinçle bütünleşmesinin ne demek olduğunu.

'Sistem, sanatla kendisini eleştiriyormuş gibi göstermesine rağmen şirketlerin reklamlarını belleklere kazıyor'

Mesut Eren: O dönem için kritik bir şey daha var. Bizden sonraki sanat öğrencilerine baktığımda daha az okuyan bir tipoloji olduğunu görüyorum. Öğrenciyken Neş'e Hanım'ın, gürültü yaptığımız için "burası lise değil" diye kızdığını hatırlıyorum. Yıllar geçti, karşılaştığımızda sormuştum "gençlerden memnun musunuz?" diye, "sizleri arıyoruz" dedi. Ben Akademi'ye 85'de girdim, yani darbe etkisiyle oluşan eğitim ortamının ilk kuşağı biziz. Şunu söyleyebilirim, Türkiye aydın ve sanatçısı 12 Eylül’le derinliğine bir hesaplaşma süreci yaşamadı hiçbir zaman. Yaşasaydı yetmez ama evet denen saçmalıkları yaşamazdı. Düşünsel anlamda bir savrulma yaşandı ve de yaşanıyor halen. Bu dağınıklık eğitim politikaları, liberalizm, apolitizim, piyasacılıkla ve son olarak da Sovyetlerin dağılması ile taçlandırıldı. Ben sanat çevrelerinin bugünkü kokuşmuş ortamını bu sürece bağlıyorum. Türkiye sanatının güçlü damarları kopuntuya uğradı bir anlamda. Bugünün sanatçısı bilimsel ve felsefi temelleri olmayan fikirlerin sanatını yapıyor. Önce resmini yapıp ona felsefe uyduruyorlar. Çağdaş olmadan çağdaş resmin biçimsel taklitlerini kopyalıyorlar.

Ahmet Umur Deniz: Çok doğru. Bugünün sanatı içerisinde, resim sanatının dışında, enstalasyon, kavramsal sanat video art gibi farklı alanlar var. Bu güncel sanat alanları sanki düzene muhaliflermiş gibi bir imaj oluşturuyorlar fakat bakıyorsunuz kapitalist sistemin marka isimleri bunları destekliyor. Diğer taraftan ‘“klasik’’ figür ressamları düzeni eleştiren, sosyal içerikli resimler yapsalar da geri, eski diye değerlendiriliyorlar. Benim düşüncem sanatın zaman dışı olduğu, Egon Schiele’nin dediği gibi “sanat ezeli ve ebedidir.” Demek ki sistem, güncel sanatla kendisini eleştiriyormuş gibi göstermesine rağmen markaların ve şirketlerin reklamlarını belleklere kazıyor. Tabii ki bu alanda çok nitelikli işler yapan sanatçılar da var fakat resim sanatıyla güncel sanat denilen yapılar birbirinden farklı ve birbirlerinin alternatifi değildir. Resim sanatı genel problemleriyle ve elemanlarıyla tüm çağlarda aynı tasalar üzerinden sürecini zenginleşerek, çeşitlenerek devam ettiriyor. Bu meseleler ülkemizde de çok tartışıldı.

Mesut Eren: Ve bu tartışmayı hakkıyla veremeyenler çok kısa sürede büyük savrulmalar yaşadı.

Ahmet Umur Deniz: Zaten amaç da o. Tekelleşen, küreselleşen sermaye, markalarıyla ön planda olacak, sanatçılara sponsor olup reklamları yapılacak. Böyle bir üretim içine girmiyorsa sanatçı sistem dışına atılıyor. 

Fide Lale Durak: Sanırım sanat, sadece sermayenin tercih ettiği biçimle halkla buluşabiliyor. Sizce toplum ve sanat arasındaki ilişki nasıl tarif edilmeli?

Ahmet Umur Deniz: Bazı yerel yönetimlerin sanatın halkla buluşması konusunda çabası var. Sergiler düzenliyor, organizasyonlar yapılıyor vesaire… Belki daha ütopik bir yerden bakarak, bazı projeler geliştirilebilinir. Meksikalı duvar ressamlarının kentlerin duvarlarına yaptıkları resimlerin halkla buluşması gibi. İlk defa kilise duvarlarından çıkıp dış mekanlardaki duvarlara resimler yapılması devrimsel bir harekettir. Bu Meksikalı duvar ressamlarına dönemin yönetimi tarafından destek verilerek sağlanmıştır. Bu izleyiciyi daha fazla sanatın içine sokar. 

Diğer taraftan, toplumla olan ilişki ya da eylemlilik kişisel olarak yeterince kurulamaz. Bunu bireysel olarak üstlenemeyiz. Günümüzde bu ilişkiyi galeriler kuruyor. Tabii ki galeriler ticari bir kuruluş ama sonuçta kapitalist bir sistemde yaşıyoruz ve sistem sanatı destekliyor. Bütün uygarlık tarihi boyunca bu ilişkiler benzer bir biçimde yürütüldü. Bir dönem kilise, sonra Mediciler gibi bazı aileler, saraylar sanatçıyı finanse etti. Bir dönem bunu devlet yaptı. Şimdi de küresel tekeller destekliyor. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum. Tabii sanatçıyı desteklemesi ile tutsak alması başka şeyler. Sanatın özgür alanda üretilmesi sanatçı bireyin de özgürce üretebilmesine olanak sağlar.

Fide Lale Durak: Bunun için sanatçının da kendisini geliştirmesi gerekiyor. Genç sanatçılara da örnek oluşturması açısından soralım, siz bunu nasıl başardınız? 

Ahmet Umur Deniz: Kendimi yetiştirme sürecinde bahsettiğim atölyenin önemli bir görevi olduğunu düşünüyorum. Süreç içerisinde de resim sanatının sorunlarını eski ustalardan itibaren kucaklamaya başladım. İlk anda üsluplaşma beni çok ilgilendirmedi. Hem malzemenin kullanılması hem kompozisyon açısından ne gibi çözümler üretebilirim ve yetkin bir usta olarak bunu nasıl sürdürebilirim tartışmasını çok yaptım, üzerine düşündüm. Tabii resmin içerikle ilgili de bir sorunu var. Ve içeriğin istediği biçimi oluşturmak da bunun bir parçası. Bununla ilgili okuduğum kaynaklar oldu. Estetik konusuna buradan yaklaştım. Sadece resim yapmak değil mesele, resmin felsefeyle, sinemayla, şiirle, yani diğer sanat dalları ile ilişkisini kurarak düşünmek gerekiyor. İyi bir entelektüel ve çevreye duyarlı bir kişilik geliştirmek, sorun edinerek meselelere yaklaşmak ve içtenlikli olmak gerekli.

Geçmişle genetik bağlarım var. Rönesans’ta Tiziano’dan (Titian) başlayan, Barok’la ve bilhassa Rembrandt ile devam eden, Romantik ve Realist ustaları anlamaya çalışarak, günümüzü duyarlılığım ve mizacımla yorumlayarak kendimi var etmeye gayret ettim. Günümüze kadar bu irdelemeleri yaparak sorunlar üzerinden çalışarak yolda bulunuyorum.

1
Ahmet Umur Deniz, Oto portre

Fide Lale Durak: Sanırım resimdeki oto portrenizin de bu geleneği kucaklamakla bir ilgisi var. 

Mesut Eren: Ahmet Hoca her sergisinde bir oto portresini de sergiler. Rembrandt’ın başlattığı bir gelenek. Rembrandt düzenli olarak her yaşına denk düşen bir portresini yapmıştır. Sanatçı aynı zamanda kendi gerçekliğine de bakabilmeli, sorgulayabilmeli, günlük tutar gibi bu süreci belgeleyebilmeli.

Fide Lale Durak: Hazır sergiye dönmüşken bir sorum var. Sergideki resimlerinizde birbirine benzeyen erkek figürleri dikkat çekiyor. Bu şekilde ele almanızın bir sebebi var mı?

Ahmet Umur Deniz: Evet benzerlik olabilir, tabii ki kişiler olarak bakmayınca birinin portresi olmayınca bu benzerlik daha çok benim gözlemlerime dayalı figürler çizdiğim için oluyor. Modeller karşısında çalışma olanağı yaratabilirsem bu farklılık oluşabilir.

Mesut Eren: Nitelikli sanatın ne olduğu konusunda insanlarda kafa karışıklığı var. Ahmet Hoca böyle bir geleneğin belki de son temsilcisi. Okurlara da ulaşması açısından bununla ilgili de biraz konuşalım. Bence, iyi sanatın kalıcı olabilmesi için sanat izleyicisinin de gayret sarf etmesi lazım. Bu nasıl yapılabilir? 

Ahmet Umur Deniz: Şöyle bir şey var, dönem çok farklı. Bu farklılığın ne olduğu çok önemli. Artık küresel yönlendirmeler belirliyor gençleri. Teknolojinin araçları çok gelişti ve gençler teknolojiyle kolayca her şeye ulaşıyor. Aslında teknolojinin enstrümanları yönlendiriyor onları. Burada bizim de sorumluluğumuz var. Daha fazla sergi yapılmalı, bu sergilerle ilgili yazılar kaleme alınmalı ve söyleşiler yapılmalı. Bunlar olursa, gençler günümüzdeki toplumsal olaylarla sanatın ilişkisini daha kolay kurmaya başlar. Sokaktaki bir eylemin sanatla nasıl ilişki kurabileceğini düşünüp etkilenir. 

Fide Lale Durak: Genç sanatçı adaylarına son bir tavsiyeniz ne olurdu?

Ahmet Umur Deniz: Genç arkadaşlara ya da ressam adaylarına önerim popüler düşüncelere eğilim göstermeyip kendilerini iyi yetiştirmeleri ve duyarlılık alanlarını, fikirlerini oluşturmaları. Bu işin mutfağını iyi bilmeleri, eski usta geleneklerini anlamaya çalışıp özümsemeleri. Resmi kuramsal olarak iyi analiz etmeleri ve tabii ki çok çalışmaları. Çağın, yaşamın, sokağın ve doğadaki çelişkilerin içinden geçerek çok çalışmayı zorunluluk olarak görüyorum.

1
Ahmet Umur Deniz, 2008, Irgat Çekenler
1
Ahmet Umur Deniz, 2021, Duvarsız Sınırsız Kardeş Sofrası

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.