Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

1968 Meksika: Fosbury Flop'tan sıkılmış yumruklara 

1968 Meksika Olimpiyatları, Ekim ayında, hem Soğuk Savaş’ın hem de siyasal olayların tam orta yerinde gerçekleşiyordu. Yüksek atlamada bir devrim gerçekleşiyor ancak asıl olay, Norman, Carlos ve Smith’in kürsüde gerçekleştirdikleri tarihi eylem oluyordu. 1968 yılı, hem siyasal hem de sportif olarak ‘teamüllerin dışında’ bir görüntü veriyordu.

İsmail Sarp Aykurt

Yayın Tarihi: 12.10.2020 , 09:44 Güncelleme Tarihi: 12.10.2020 , 09:45

1968’in Ekim ayı idi. Yaz Olimpiyatları’nın yapılacağı yer Meksika, sıcak günlerden geçiyordu. Norman, Smith ve Carlos’un yaptığı tarihi meydan okumaya daha vardı ama Meksika, politik olarak hareketli bir dönem yaşıyordu. 1968 senesi, hem siyasallığı ve hareketliliği hem de Meksika Olimpiyatları’ndaki sportif farklılıklarıyla damga vuracaktı.

Ancak bundan kimsenin haberi yoktu.

1968 yılının politik sıcaklığı doğal olarak spora da yansımış ve bu yıl, Fransa örneği ile başlayan ve birçok coğrafyaya nüfuz eden öğrenci hareketliliklerinin güç kazandığı, Soğuk Savaş yıllarının tüm harareti ile devam ettiği özel bir sene olarak geçecekti, tarihsel kayıtlara. Amerika’da öğrenciler üniversiteleri işgal etmişlerdi ve insan hakları ile savaş karşıtı gösteriler birbirini izliyordu.

Güney Afrika’da sürmekte olan ırk ayrımcılığı ve buna karşı verilen mücadele ile Birleşik Devletler’de örgütlenen  Siyah Güç

Hareketi de 1968 Mexico City Olimpiyatları’nda etkili olmaya aday gelişmeler olarak öne çıkmışlardı. 

Olimpiyatlar böyle bir atmosferde başlamak üzereydi.

Tlatelolco Katliamı: Bir Utanç Timsali

Meksika sokakları karışıktı. 1968’in 2 Ekim’inde Mexico City’deki Plaza de Las Tres Culturas’ta toplanan yaklaşık 10 bin öğrenci, eylem çağrısını yapan Ulusal Grev Konseyi’nin taleplerini haykırmaktaydı.

Kamu düzenine tehdit sayıp, tutuklanma gerekçesi addeden 145 sayılı Ceza Yasası’nın iptali, ‘granaderos’ denen polis taktik gücünün lağvedilmesi, siyasi hükümlülerin salıverilmesi, emniyet müdürü ve yardımcısının görevden alınması ile aynı yıl Temmuz ve Ağustos aylarındaki mitinglerde ortalığı kan gölüne çeviren görevlilerin bulunması gibi maddeler içeren bir acil talepler listesiydi bu.

Sokaklara dökülen emekçilerin ve öğrencilerin dillerindeki slogan ise ‘Olimpiyat değil, devrim istiyoruz’ olmuştu.

Ancak akşama doğru asker-polis ortaklığıyla düzenlenen, helikopterden atılan işaret fişekleri ile başlayan, 5 bin asker ve panzerlerden oluşan katliam gücü, eylemdeki insanları sıkıştırarak yüzlerce insanın ölümüne neden oldu. Böyle de kalmadı. Katliam sonrasında toplanan ölü bedenler kamyonlara doldurulmak suretiyle götürüldü ve burjuva medyası olayların maliyetini protestoculara yüklemekten de hiç geri durmadı. 

Olimpiyatlardan çok kısa bir süre önce gerçekleştirilen bu katliam, tarihe ‘Tlatelolco Katliamı’ ismiyle geçmekteydi.

Meksika’da olimpiyatlar öncesi durum hiç de iyi görünmüyordu. Aşırı harcamalar ve olimpiyat maliyetinin emekçilere fatura edilmesi, halkın durumunu daha da kötüleştirmiş; insanlar tepkilerini sokaklara dökülerek göstermeye başlamışlardı. Olimpiyat organizasyonu için zamanın parasıyla 150 milyon dolar harcayan iktidar, yürürlüğe koyduğu politikalarına karşı yükselen işçi ve öğrenci protestolarına bir katliamla cevap üretmeyi tercih etmişti.

2 Ekim 1968 günü, insanlığın utanç günlerinden birine dönüştü.

Sıkılmış yumrukların dünyayı çalkalamasına ise biraz daha vardı.

Katliam Gölgesinde Olimpiyat Başlıyor 

Olimpiyat oyunları başladığında, ilginç notlar ortaya çıktı. Kentin 2 bin 200 metreye yaklaşan yüksekliği problem olmaya başlamıştı. Bu sebeple, 100, 200 ve 400 metre koşuları ile 4x100 ve 4x400 bayrak, uzun atlama ve üç adım atlama yarışlarında dünya rekorları kırılırken, 1.500 metre üzerindeki finaller düşük derecelerle kazanıldı. 

Bunun sebebi, yüksekliğin ortaya çıkardığı oksijen yetersizliği oldu. Hatta pek çok sporcu yarış sonlarında baygınlık geçirdi, hastaneye kaldırıldı.

Galiba bu durumun en çok yaradığı sporcular Afrikalı sporcular olmuştu. Madalyalar, maharetli ve dayanıklı Afrikalı sporcuların hanesine yazılıyordu.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), bu olimpiyatlara kadar tek bir takım olarak katılan Almanya’nın, ‘gerçek isim ve farklılıklarıyla’ olimpiyatlara dâhil olmasına onay vermişti. Demokratik Alman sporcular, sosyalist kimlikleriyle ülkelerini temsile soyundular.

Alman Demokratik Cumhuriyeti (ADC) sporcuları, Mexico City’de sprint ve bayrak koşularında önemli dereceler elde ettiler ve 9’u altın olmak üzere toplamda 25 madalya kazandılar. Sovyetler Birliği ise 1968’de toplamda 91 madalyaya kadar tırmanmayı başarmıştı. 

1968’deki en ilginç spor olaylarından birisi de maraton yarışına katılan Tanzanyalı atlet Akhwari’nin yarış bittikten 1 saat sonra giriş kapısında görünmesi olmuştu. Tanzanyalı sporcu John Stephen Akhwari kaza geçirmiş ve yaralanmıştı, bacağı da hala kanlar içerisindeydi ama yarışı bitirmek istiyordu. Kapıda göründü ve alkışlarla karşılandı. Sonrasında ise bir gazeteciye şöyle diyordu, Tanzanyalı sporcu:

“Ülkem beni beş bin mil uzağa yarışa başlamam için göndermedi, yarışı bitirmem için gönderdi”.

Diğer tarafta, Sovyet kürekçiler için her şey yolunda görünüyordu. Anatoli Sass ve Alexander Timoshinin Sovyetler’e tam 1 saniye ile Hollanda’nın önünde altın madalya kazandırıyordu.

Western Roll’den Fosbury Flop’a

Ancak o dönemin sportif devrimlerinden biri, mucidi Amerikalı sporcuya önemli bir ün sağlamış oldu. Gerçekten de Fosbury, yüksek atlama branşı için önemi tartışılmayacak bir hamle yapmıştı. Yaptığı, olimpiyatlar tarihine reform değil, devrim olarak not ediliyordu.

Amerikalı yüksek atlamacı Dick Fosbury, o zamana kadar uygulanan yüksek atlama pratiğini yırtıp attı. O zamana kadar atlamacılar, yüzleri çıtaya dönük ve vücutları paralel şekilde çıtayı geçmeye çalışıyorlardı. Yöntemin ismi, literatürde Western Roll ya da ondan türeyen Straddle Tekniği olarak geçmekteydi.

Ancak o dönemde adı pek de duyulmamış olan atlet Fosbury, çıtaya farklı yaklaşmayı denedi. Yaptığı, diğerlerinin aksine çıtaya yüzünü değil, sırtını dönmek oldu. Burada, çıtayı önce atletin başı geçiyordu ve omuzlar üzerine düşülüyordu.
Fosbury’nin denemesi frapan bir görüntü vermişti. Keza, Dick Fosbury yüksek atlamanın tarihinde kırılmayı yaratan ve çığır açan kişi olarak anılacaktı.

Ancak Meksika Olimpiyatları, sportif başarılar, yenilikler ya da madalyalar ile değil; sıkılmış yumruklar ve siyasi olaylarla anılan bir olimpiyat deneyimi olarak tarihe kazınacaktı.

Öte yandan, 1968 Mexico City Olimpiyatları’nda piyasacı gelişmeler de yaşanıyor; Bavyeralı iki kardeş olan Adolph ve Rudolph Dassler kardeşler, piyasacı bir rekabetin taraflarına dönüşüyordu.

Adı A ile başlayan Adidas’ı, R ile başlayan ise Puma’yı kurdu. Kardeşler rakip olmuş, Mexico City’deki Olimpiyat oyunlarına damga vuran polemik konusu, rakipleşen bu şirketlerin, atletlere ödediği büyük promosyon meblağları olmuştu. 
Bunlar, önemsiz sayılmazdı ancak 1968’i anlatmak için fazlasına ihtiyaç vardı. Sol değer ve ilkelerin öne çıktığı, reel sosyalizmin varlığını sürdürdüğü bir konjonktür olimpiyat oyunlarında da kendisini hissettiriyordu.

Sıkılmış Yumruklar: Norman, Smith ve Carlos

Günler birbirini takip etti. Oyunlar başladıktan sonra, Ekim’in 16’sında, 200 metre finalinde yarışan Birleşik Amerikalı iki atlet Tommie Smith ve John Carlos ile onlara eşlik eden Avustralyalı sporcu Peter Norman ortak yaptıkları eylem ile tarihi baştan yazmaya karar vermişlerdi.

Bir çift siyah deri eldivenin sağ tekini Smith, sol tekini Carlos eline geçirecek ve bu şekilde fakirliğe tepkilerini gösterirken, çıplak ayaklarla kürsüye çıkacaklardı. Siyahların çektiği yoksulluk, kürsüye siyah çoraplar ve ayakkabısız çıkılarak sembolize edilecekti. Yumruklar havada iken ise dönemin siyahî politik hareketi ‘Siyah Güç’ün selamını verecekti, Carlos ve Smith. Sonraki ifadelerinde, bunun bir ‘insan hakları’ selamı olduğunu açıklayacaklardı.
Zaten, öyleydi…

Gerçi, ağır siklet boks branşında altın madalya kazanan George Foreman, şeref kürsüsünde başka bir poz veriyor ve elinde küçük bir Amerikan bayrağı ile seyirciyi selamlarken, pek de risk almamayı tercih ediyordu.
Bizimkilerin tercihi bambaşkaydı.

Tommie Smith, henüz daha şampiyonluğu kazanmadan 200 metre finalinde son 20 metreyi seyirciyi selamlayarak koşmuş ve dünya rekoru kırmıştı.

Bu kez gündemde sadece seyirciyi selamlamak yoktu. Bir mesaj vardı, tüm dünyaya verilecek…

Smith, siyah bir boyun bağı taşıyordu yanında. Carlos ise boncuk bir kolye takmıştı.  Ülkesindeki mavi yakalı işçilerle dayanışmak için montunun önünü açık bıraktı. Her üç atlet de göğüslerinde aynı armayı taşıyordu. 

Carlos’un fermuarı iliklenmemiş eşofman üstü, Amerikalı mavi yakalı sınıfıyla dayanışmasını, boynundaki boncuklu kolye de ‘linç ve izole edilmiş insanları’ simgeliyordu. Avustralyalı atlet Norman ise kendi ülkesinin ‘beyazların üstünlüğüne’ dayalı politikalarının açık bir muhalifi olarak Smith ve Carlos’un yanı başındaydı.

ABD Milli Marşı çalınırken stadyumda, tüm dünya şok içerisinde olanları seyre daldı…

spot metin alanı

Hemen sonra ortaya çıkan büyük yankı, Norman, Smith ve Carlos’un olimpiyat oyunlarından men edilmesi ile başladı ve tecrit edilme hız kazandı.

“Peter (Norman), bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya’ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi.”

Uluslararası Olimpiyat Komitesi başkanı Avery Brundage, bu eylemi ‘olimpiyatların apolitik  sportmen ruhuna’ uygun bulmadığını açıkladı. Oysaki kendisi hiç de apolitik sayılmazdı. Brundage, 2. Dünya Savaşı esnasında tanınmış bir Nazi sempatizanıydı. 

Irkçı Brundage, eylem ile arasına hızlıca bir mesafe koydu ve Nazi Almanyası’nda gerçekleştirilen, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda ABD komitesinde yaptığı görevi tekrar etti. Nazi selamına hissettiği yakınlık ve selamın bir ‘ulusal simge’ olduğuna dair takındığı tutum ile bilinen Brundage, ABD Olimpiyat Komitesi’nden bu iki siyahi atletin atılmasını talep edecekti. 

Sonrasında, bu istek reddedilse de, ABD heyeti diskalifiye ile tehdit edildi. Bunun üzerine siyahî sporcular Carlos ve Smith ihraç edildiler. Olimpiyat köyünden kovulmaları da arkasından geldi.

Time dergisi de ırkçı yüzünü göstermekte hiç gecikme yaşamıyordu. Olimpiyatı sembolize eden beş halkanın mottosunu kapağına, “daha hızlı, daha yüksek ve daha güçlü” yerine, “daha kızgın, daha pis ve daha çirkin” başlığı ile taşıdı. 
Irkçılar ortalığa saçılmaya başlamıştı.

 “Yaşamın bir başı bir de sonu var. Önemli olan bu aralıkta bir şeyleri değiştirmek için yapacaklarınızın bedelini ödemeye hazır olup olmamanız” diyen eylemci sporcular, insanlığın da sporun da onurunu korumuş olarak ayrıldılar, Meksika’dan…

Tommie Smith şöyle söylüyordu: “Eğer kazanırsam, ABD vatandaşı olarak kazanıyorum, siyahî bir Amerikalı olarak değil. Eğer kazanamazsam veya kötü bir şey yapsam hemen zenci oluyorum onlar için. Biz siyahîyiz ve siyahî olmakla gurur duyuyoruz. Bu akşam burada ne yaptığımızı siyahî Amerika çok iyi anlıyor, bundan eminim”.

1968 Ekim ayı, kuru bir Meksika Olimpiyatları madalya anlatısından oldukça uzakta ve bize, bugünü yaşarken, geçmişteki mücadeleleri anlatmakta, sporun da bir mücadele alanı olduğunu hatırlatmaktadır.

Norman, Smith ve Carlos’u zamanının dışına taşıran ve unutulmaz yapan şey ise kararlılık ve cesaretleridir.

Kuşku yok ve tekrara ihtiyaç var. İçinden geçtiğimiz bu karanlık, her yönü ile yırtılıp atılmalıdır.

İnsanlığın nihai kurtuluşunun adresi, o günden bu zamana hiç değişmemiştir. Adres, hâlâ emekçi halkların, emekçi beyaz ve siyah insanların, işçi sınıfının sıkılmış yumruklarındadır.
 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.