Tahtını da bahtını da kendi kuran kadınlar: Reel sosyalizm deneyimlerinde kadın eşitlik ve özgürlüğü
Feride E. Tetik
Elimizde, Sovyetler Birliği ve Küba ile birlikte, bakmamız gereken oldukça zengin bir deneyim birikimi var. Tekil örnekleri beğenelim beğenmeyelim, sosyalizm döneminde Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nden, Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti’ne, Polonya Halk Cumhuriyeti, Demokratik Almanya Cumhuriyeti, Macaristan Halk Cumhuriyeti hatta Romanya Sosyalist Cumhuriyeti’nde dahi kadının eşitlik ve özgürleşmesi adına verilen mücadele programının incelenmesi ve bu deneyimlerin önemsenmesi gerekiyor. Sadece propaganda malzemesi olmanın ötesinde, birbirleri ile farklı gelişkinlikte, farklı özgünlükte hatta içlerinde hâla tarım toplumu denebilecek ülkelerin olduğu “Doğu Bloku” ülkelerinin (program, zamanlama, kaynak yeterliliği, hedeflerine dair başarı oranı ve örgütlenme modelleri değişiklik gösterse de) ortaklaştığı en temel başlık “kadın eşitliliği ve özgürleşmesi” ve attıkları adımlar bizim için de ön açıcı nitelikte.
2019 yılında The Economist dergisinde yayınlanan “Neden Bazı Doğu Avrupa Ülkelerinde Bilim insanlarının Yarısı Kadın?”
The Economist’in raporunda şaşılacak bir şey yok. Avusturya’ da genç kadınlar son çıkan mutfak eşyalarını çeyizlerine katma derdindeyken, Macaristan Halk Cumhuriyeti’ndeki akranları üniversite diploması edinmeleri için teşvik ediliyordu. Kapitalizm, genç kadınlara ellerinde kırmızı güllerle kapılarını çalacak beyaz atlı prenslerini beklemelerini öğretirken; sosyalizm, kadınlara kendi güllerini yetiştirme ve ekmeklerini kazanma şansını sundu. Reel sosyalizm ülkeleri, sosyalist toplumu kadın ve erkek eşitliği üzerine inşa ettikleri için, Avrupa’nın geri kalanından çok daha önce kadınları bilim ve mühendislik alanında eğitmeye başladılar. Sosyalist ülkeler kadın başlığında dünyanın geri kalanına attıkları bu “farkı”, sadece devletin eğitime yaptığı yatırımlarla değil, kadınların ev içi ve bakım yüklerini azaltacak adımları ile de yarattılar. 1950 senesinde, Demokratik Almanya’da anneler çalışma, işyerlerinde ücretsiz kreş, ücretli doğum izni bu sürenin emeklilik sürelerine eklenmesi ve izin dönüşü iş garantisi haklarına sahipken, Federal Almanya yasalarına göre 1977 yılına kadar kadınlar “ancak ev işlerini, çocuklarını ve kocalarına karşı sorumluluklarını aksatmaması şartıyla”
Sosyalizm deneyimlerinde kadın politikaları sadece istatistiksel olarak daha çok kadının çalışıyor olması değil, kadını boyunduruğu altına alan zincirlerin de kırılması anlamına geliyor. Kadınların ‘boşanırsam ortada kalırım’ korkusu ile içinde kalmak zorunda olduğu evlilikler yok, erkek egemenliğinin kendini ifade ettiği -edebileceği biçimler, kadının ikincil konumunun sistematik mekanizmalarla desteklendiği bir devlet yapısı yok, ‘tek başıma çocuğuma nasıl bakarım’ korkusu yok, erkek dayanışmasının işyerinde yahut ev içinde kadının ikincil konumunu sağlama almak için ürettiği tezahürler yok. Evlenmek de boşanmak da, finansal ya da toplumsal dertlerle değil, çiftlerin özgürce aldıkları kararlarla gerçekleşiyor. Çünkü sosyalizm özel mülkiyetin ortadan kalkması, üretim araçlarının toplumsallaştırılması, tarımın kolektifleştirilmesi kadar aynı zamanda kadın- erkek eşitliğinin sadece yasal zeminde kalmayıp hayatın her alanında gerçekleştirilmesi, toplumsal ilişkilerin pazar hâkimiyetinden kurtulması da demek.
Aralarında önemli farklar bulundursalar da bu ülkelerin tümü (örneğin Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan’a göre Demokratik Almanya, Polonya ve Macaristan çok daha kentleşmiş ve gelişmiş ülkelerdi) kadının eşitlik ve özgürlüğü için aynı sosyalist ilkeler ve Sovyetler Birliğinde hayat bulmuş olan aynı programı uyguladılar. Bu programı, temelde kadınların hayatın her alanında erkeklerle eşitliğini sağlamak, kadınların istihdama katılabilmesi için alınan önlem ve teşvikler (anne ve çocuğun korunması ile kadın işgücünü kalifiye / vasıflı işgücü haline getirebilmek için atılan adımlar) ve kadınların politik iktisadi, toplumsal temsil ve yetkisinin arttırılması olarak üç başlık altında gruplandırabiliriz.
Reel sosyalizm deneyimlerinde, Kadının eşitliği ve özgürleşmesi için verilen mücadele tarihinde, (bugün bizim için Komünist Kadınların kararlarında da özetlenmiş ve elbette geliştirilecek) bir program ve değişmeyen bir çerçeve var. Bu sınıfsal çerçevenin pratikte ne anlama gelmiş olduğuna bakma amacı ile bu yazı, giriş niteliğinde ve kendi sınırları içinde, Demokratik Almanya -Federal Almanya ve Avusturya-Macaristan Halk Cumhuriyeti karşılaştırmaları aracılığıyla sosyalizmin kadınlara ne getirdiğini daha iyi anlamayı amaçlıyor.
Başka bir dünya!
40’lı yaşlarının sonlarında eski Demokratik Almanya vatandaşı bir grup erkekle 2006 yılında yapılan bir röportajda şöyle diyorlar:
“Doğu Alman kadınların sahip olduğu cinsel özgüven ve ekonomik bağımsızlık gerçekten sinir bozucu idi. “Bir doktorun herhangi bir tiyatro işçisinden fazla aldığı birkaç ekstra Doğu Alman markı bir halta yaramıyordu. İlginç olmak zorundaydık. Romantik olmak zorundaydık”.
“Şimdi bugün Birleşik Almanya’da erkekler olarak eski komünist günlere göre çok daha fazla erk sahibiyiz”
‘Hitleri iktidara getirdiği’ söylenen kadınların Almanya’sında, savaştan harap olmuş bir ekonomi ve tahrip olmuş şehirlerde, kocaları, oğulları, babalarını savaşta kaybetmiş, temel gıda maddelerine dahi ulaşamayan, doğum esnasında anne ölüm oranları ve bebek ölüm oranlarının yüksek olduğu bir ülkede 10-15 yıl gibi kısa bir sürede başarılanlara bakınca ve özellikle kapitalist dünya ile kıyaslayınca; sosyalizm olmazsa, olmayacağını görüyoruz.
İnceleme kolaylığı açısından Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ndeki kadınlara yönelik politikaları 3 aşamada dönemleştirmek uygun olacaktır.
Reel sosyalizm deneyimine baktığımız zaman bilhassa sosyalist kuruluş dönemlerinde kadın örgütlerinin özellikle gündelik hayatın örgütlenmesinde önemli görevler aldığını görüyoruz. Demokratik Almanya’da bir bütün olarak parti ve sendikalar kadar sürecin önemli aktörlerinden birisi de DFD (Demokratischer Frauenbund Deutschlands-Almanya Demokratik Kadınlar Birliği).
Demokratik Almanya’da Anne ve Çocukların Korunması Yasası ve Kadın Hakları Yasası çıktığında Birleşmiş Milletler henüz köleliği ve fuhuşu yasaklayan yasal düzenlemeleri çıkarıyordu.
Demokratik Almanya Cumhuriyeti kanunlarında “Evlilik içinde her bireyin kendi potansiyelini tamamen geliştirme ve eşinden eğitim / öğretim sürecinde destek bekleme hakkı vardır” maddesi var, ve ayrıntılandırılıyor da “Ebeveynlerin ikisi de çocukların eğitimi ve bakımı için görevlerini yerine getirmeli. Kocalar sadece ‘yardımcı’ olmamalı, bu yükleri paylaşmalıdır” ... Bizim için alışıldık bir durum değil ama anayasa, medeni kanun ya da yasalarda kadınlarla ilgili bir madde varsa bunun hayata geçirilmesi için yapılan kampanyalar, çalışmalar ve planlamalar da olduğunu görüyoruz. Kadınların erkeklerle yasal eşitliği hayatın her alanında destekleniyor. Bu kampanyalar dönemsel bir rüzgâr olarak esip geçmiyor, sürekli geliştiriliyor, genişletiliyor ve derinleştiriliyor. Örneğin kadın işgücünün niteliğinin vasfının arttırılması başlığı Demokratik Almanya’nın ilk günden beri gündeminde ve her dönem farklı boyutta açılımlarla, hız azaltmıyor yahut hız kesmiyor aksine üzerine ekliyor. 1961 yılında partinin çıkardığı “Kadın, Barış ve Sosyalizm” başlıklı bildirisi (Communique) kadın eşitliği statüsünü ortaya koyuyor ve kadınların koşullarının daha da geliştirilmesi için neler yapılacağının çerçevesini çiziyor. Kadın işgücünün niteliğini arttırmak, kadınları daha da fazla işgücüne dahil etmek ve kadınları teknik, sanayi, bilimsel ve tipik erkek mesleklerinde ve yüksek kademelerde yer almaları için daha da desteklenmeleri gerektiği de bu programda yer alıyor.
Aynı dönem Federal Almanya’ya bakarsak 1949 yılında kadın-erkek eşitliğinin yasal olarak tanındığını ve 1953 yılında kadınlara ayrımcılık oluşturan tüm yasaların sözde ‘askıya alındığını’ görüyoruz fakat bunun gündelik hayatta ne anlama geldiği, bu yasanın nasıl işleyeceğine dair hiçbir açıklama ya da pratik bulunmuyor. Zaten Federal Alman kadınları 1958 yılına kadar kocalarının izni olmadan çalışamıyor,
Demokratik Almanya için ikinci dönem, 1960 ortaları ve 1970 yılları arasında, özellikle kadınları vasıflı nitelikli iş gücü haline getirme ve mesleki eğitim/vasıf/kalifikasyon arttırma başlığına yoğunlaşıyor. 1961 yılında “Kadın işgücünün vasıf ve niteliğini arttırma” kampanyasını başlatan Politbüro, 1962 yılında kadın örgütü ve çalışma grupları ile birlikte bu konuda bir komisyon teşkil ediyor. Komisyonda sendika ve kadın örgütü temsilcileri, parti görevlileri, ekonomistler, sosyologlar, sosyal hizmet görevlileri, jinekolog ve psikologlar var. Komisyon; istatistikler, parti raporları, fabrika incelemeleri, haftalık kadın dergisine (Für Dicht-Senin İçin
1970’li yıllarda başlayan üçüncü dönemde ise kadınların toplumda, işyerlerinde ve politik olarak üst mevkilerde yer almasına dair çalışmalara odaklanılıyor. SED 8. Parti Kongresi’nde özellikle kadınların aile yükü ve iş hayatı dengesi için pek çok toplumsal önlem ekliyor. Kadın işgücünün vasıf ve niteliğini arttırmak eğitim olanaklarını geliştirmek kadınları teknik endüstriyel bilimsel ve diğer geleneksel erkek sektörlerinde yetkinleştirmek ve yönetim / üst yönetim pozisyonlarında kadın sayısını arttırmak da programlarında var. Tüm bu çalışmalar meyvelerini veriyor ve Demokratik Almanya henüz 1970 yılında dünyanın en fazla kadın işgücüne sahip ülkelerinden biri olmayı başarıyor. Yanı sıra, işgücündeki kadınların %41,2 sini profesyonel diploma ya da eşdeğer derece sahibi vasıflı / kalifiye hale getiriyor.
1970li yıllarda Erich Honecker’in ünlü Muttipolitik’i (Annelik Politikası) bu konuda partinin kararlılığını gösteriyor. Bu yoğun kreşleşme, iki ve daha fazla çocuğu olan kadınlar için 43.5 saat olan çalışma saatinin 40 saate indirilmesi, ilk çocuğa bir yıl daha fazla sayıda çocuk içinse 18 aya varan ücretli izin, kadınların doğum izinlerinin de emeklilik süresine eklenmesi, hasta bakımı için sanatoryumların yaygınlaşması, yaşlı bakımı için huzur evleri ve yaşlı kulüpleri, annelere çocuklarının hastalığı durumunda verilen 4-8 haftaya varan ücretli izinler, kadınlara yönelik ayda bir gün ev işi izni, kadınlara yönelik iş güvenceleri nüfus artışını olumlu etkiliyor. Bu sefer de kadınlar ev işleri yükü ile iş hayatının getirdiği yüklerin arasında sıkışmaya başlıyor. Bekar anne oranı oldukça yüksek ve ilk doğum yaşı oldukça genç (22 yaş) olan Demokratik Almanya’da 1970’lerin başında özellikle çocuklu kadınlar ev içi yüklerinden dolayı yarı zamanlı işlere kaymak istiyor. 1989 yılına gelindiğinde Demokratik Almanya’daki kadınların %90’ı en az bir çocuk sahibi.
Tüm bunlara rağmen Demokratik Almanya hiçbir zaman ‘ahlakçı’ bir söyleme sahip olmuyor ve kadınlar kendi bedenlerine dair kararları da, anne olup olmamaya da kendileri karar verebiliyor. Kürtaj ve doğum kontrol araçlarına erişim medeni durumu ne olursa olsun tüm kadınlar için toplumsal bir hak. Örneğin Demokratik Almanya’da 16 yaş üstü bütün kız çocuk ve kadınlara ulaşılabilir bir kamu hizmeti olarak doğum kontrol hapları ve gerekirse anne kararına bağlı olarak kürtaj, okullarda ortaokul seviyesinden başlayarak cinsellik eğitimi, evlilik ve cinsellik danışma ve terapi merkezleri erişilebilir ücretsiz kamu hizmetleri olarak sunuluyor.
Diğer yandan kadınların hala iş hayatı ile aile arasında denge kurması gerekmesi, birçok başlıkta kadınları geri çekmeye devam ediyor. Yine bir örnek vereyim; taktik olarak ev kadınlarını iş hayatına çekmek için 1959 yılında 45 saat yerine 30 saat olarak düzenlenen çalışma saat seçeneği, kadınların işgücüne katılımı da arttıkça tam zamanlı çalışan kadınların da bu yönde talep geliştirmesi ile sıkıntı yaratıyor. Özellikle 1967’de iş gününün 5 güne inmesi günlük çalışmanın 45 dakika artması anlamına geleceğinden kadınlarca onaylanmıyor ve kadınlarda yarı zamanlı işlere geçiş talebini arttırıyor. 1977 yılında 6-10 yaş arası çocukların %76’sı okul sonrası hobi kulüplerine devam ediyor
1988 yılında üniversite öğrencilerinin %50'si kadın öğrenci ve 1989 yılında çalışma yaşındaki Demokratik Alman kadınlarının %91’i istihdamın içinde, işgücündeki kadınların %87’si resmi meslek eğitimlerini tamamlamış vasıflı işçilerden oluşuyor. Daha zor olanı da başarıyorlar, aynı yıl annelerin %80'i işgücünde ve bunların %80’i kalifiye işgücü niteliğinde.
Peki Federal Almanya’da durum nedir? 1985 yılında 0-3 yaş arası çocukların %3 ü çocuk bakımevine gidiyor. Demokratik Almanya’da 18 yaş altında 1 çocuğu olan annelerin %80’i işgücünde iken, Federal Almanya’da ise ancak %43’ü işgücüne dahil ve bunun büyük çoğunluğu yarı zamanlı işlerde istihdam ediliyor
“Evlendiğimde taşındığımız daire ve mobilyalar için adlığımız krediyi ödeyebilmek için çalışmak zorundaydık. İlk çocuğumuz evliliğin ilk yılında doğdu. İşe başlamadan önce verilen ‘cömert’ doğum izni 8 aydı. Çocuk bakım merkezi sabah 06:00 da açıldığından ve tramvayla oraya varmam 15 dakika sürdüğünden sabah 05:30 da kızımı nazikçe uyandırmak zorundaydım. Çocuk bakım merkezine vardığımızda üniformasını giydirir ve işe gitmek için aceleyle 06:30 otobüsüne yetişirdim. Paltomun bir kısmı otobüs kapısına sıkışmış halde otobüse binen son yolcu olmam alışıldık bir şeydi. Otobüsün kapısı kapanmadan zor yetişirdim. Kocam saat 14:00 da işten çıkıp kızımızı çocuk bakım merkezinden alır alışveriş yapar ve saat 17:00 de ben işten dönene kadar yemeği hazırlardı. Ertesi gün de aynı koşuşturma ile geçeceğinden yemekten sonra kızımızı yatırırdık. Kocam ve ben böylesi bir günden sonra yorulmuş olurduk”.
Demek özenilecek dertler de varmış. Çekoslovak bir annenin sosyalizmde yaşadığı o günlerden ‘şikâyet’ ettiği bu satırlar bizim için bir hayal gibi geliyor. 8 ay ücretli doğum izni, 8 saatlik işgünü, eve 15 dakika uzaklıkta bir kreş, çocuğu kreşten alıp alışveriş yapan ve yemeği hazırlayan bir koca… Ki dünyanın büyük bir kısmı için buna başını sokacak bir ev ve yemeği de ekleyebiliriz.
1989 ve sonrasında duvarın önce ve hızla kadınların üzerine yıkıldığını görüyoruz. Birleşik Almanya’da kadınların durumu kötüye gidiyor, işsizlik oranlarında kadınlar önde, kadınlar iş bulsa bile hastalık yahut yaşlılıkta iş güvenceleri olmuyor. Bizim için çok tanıdık olan çalışma şartları ve hak kayıpları artık Demokratik Alman kadınlarını yeni ülkede bekliyor. Emek pazarında kadınlar güvencesiz, part-time işlerde ve yedek işgücü konumuna geriliyor. Gittikçe daha az aile kreş ücretini ödeyebiliyor ve gittikçe daha fazla kadın çocukla eve kapanıyor, evlilik gittikçe daha fazla toplumsal bir önlem haline geliyor. 20 yıldan beri çocuk sahibi olup olmama kararını koşulsuz olarak kendi veren Demokratik Alman kadınlar, Anayasa mahkemesinin ‘doğacak çocuğu koruma görevini’ devlete vermesi ile artık kendi kararlarını veremeyeceklerini duyuyor.
Bugün resmi verilere göre Almanya’da kadınların %73’ü işgücüne dahil olduğunu ama bu kadınların %47’si yarı zamanlı çalıştığını görüyoruz. Gelinen durumu belki de en iyi özetleyen sözler Eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti vatandaşı bir kadına ait:
“(Şimdiye) bakınca kadınların bugün bizim zaten (Doğu Almanya’da) elimizde olan haklar için mücadele ettiklerini görüyorum.”
Macaristan Halk Cumhuriyeti ve Avusturya Cumhuriyeti: kadın sorunu ülkelerin iktisadi gelişkinliği sorunu mu?
Avusturya ve Macaristan, ikisi de 1939 nüfusunun yaklaşık %5’ini savaşta kaybetmiş, başkentleri savaşta harap olmuş, kurumları, kültürleri, yemekleri benzer, uzun süre aynı imparatorluğu teşkil etmiş aynı tarihi paylaşmış bu iki ülke karşılaştırmasının amacı, kadın-erkek eşitliğinin sadece ülkelerin ekonomik gelişkinlikleri ile ilgili bir parametre olmadığını göstermek. İktisadi olarak Avusturya çok daha gelişkin olmasına rağmen, Macaristan Halk Cumhuriyeti’nde kadınların her alanda, her dönemde, her başlıkta daha ileride olduğunu görüyoruz. Budapeşte, Viyana’ya göre her zaman daha fakir bir başkent ama dönemin sonuna baktığımızda Avusturya ne ücret ne eğitim olanakları ne medeni duruma göre ne de coğrafi bölgeler arası kadın erkek eşitliğini sağlamakta, Macaristan Halk Cumhuriyeti’ne yaklaşamamış bile. Böyle bir derdi de olmamış.
Sosyalizmin kadınlara sunduklarına burun kıvırıp bunları ‘tepeden inmeci’ dolayısı ile kadınlara uygun olmamakla suçlayan liberallere karşı, kadına dair hakların sosyalizm paketinin içinde bir bonus olmadığını, sosyalizmin zaten bu olduğunu söylemek gerekiyor. Kadınların maddi koşullarını iyileştirmeden, kadının özgürleşmesinden bahsetmek; kadınları işgücüne dahil etmeden eşitliği sorgulamak yahut kadınların anne olup olmama kararını verme haklarını korumadan kendini gerçekleştirmesini beklemek, sistemi rahatsız etmeden kendi bahçende oynamak anlamına geliyor. 1919’da kısa süreli Macar Sovyet Cumhuriyetinin dahi ilk adımlarından biri okul ve kreşleri devletleştirmek oluyor. Diğer başlıklarda beğenelim beğenmeyelim, Macaristan’ da yaşanan reel sosyalizm deneyimi kadınlar için tarihleri boyunca bulundukları konumun en ileri noktası idi.
Sosyalizmde kadınlar için eğitime, istihdama ve yasal cinsiyet eşitliğini gerçek hayatta uygulayabilmeye yatırım yapan bir Macaristan varken, Avusturya “kadınlar evde otursun” diye yatırım yapıyor. Macaristan’da sosyalizm kadının eşitlik ve özgürlüğü için eğitim, iş olanağı, vasıflı nitelikli işgücüne dâhil olmak için mesleki eğitimleri, işyeri kotaları, kamu kreşleri, ortak yemekhaneler, annelik izni ve kürtaj hakkı tanınırken Avusturya’da kadınlar çalışmak için kocalarının izni vermesi gerekliliğinden ancak 1975’te kurtulabiliyor. Avusturya 1975 yılında yasal olarak her iki ebeveynin de çocuklar üzerinde eşit yasal söz hakkı sahibi olduğunu kabul ederken (Bu tarihe kadar babalar yasal olarak çocuklarla ilgili kararlarda tek hak sahibi idi) Macar kadınlar 1952’de evlilikte kendi soyadlarını kullanma hakkına sahip oluyor
1949’da üniversite öğrencilerinin sadece yaklaşık %20’si kadın öğrencilerden oluşan bu iki ülkede, 1982 yılında Macaristan’da üniversite öğrencilerinin %50'si kadındı, Avusturya ise bu oranı ancak 2000’lerde yakalıyor. 1980’e gelindiğinde Avusturya’da kadınların %48’i (bu oranın da yarısı yarı zamanlı çalışma biçiminde gerçekleşiyor) Macaristan’ da kadınların %73’ü işgücüne dahil (bu oranın sadece %3’ü yarı zamanlı çalışma şekilde).
1960’lardan itibaren doğum oranları ve nüfusun sürekli azaldığı Macaristan, kaynak azlığı
Mutlaklaştırmak için değil örneklemek için söylüyorum, Macaristan dönem dönem ismi, görev bileşimi değişse de parti üyesi olmayanlara da açık bir kadın örgütü/konseyi bulundurmuş hatta 1970 sonrasında tüm yasaların kadın konseyinden de geçmesini şart koşmuştur. Öyle ki kadınların üç yıl annelik izni kullanmasına karşı çıkan Macaristan Halk Cumhuriyeti Kadın Ulusal Birliği (MNOT)
Süreç ‘parti merkezinin emir verip kadınların bu emirleri uyguladığı’ bir tablonun aksine kadına yönelik program ve faaliyetlere tüm aktörlerin katılımı ile yürüyor. Özellikle 1950-1970 arası Parti’ye sürekli üniversitelerde ve teknik eğitimdeki, istihdamdaki, partideki vs. kadın sayısı istatistikleniyor, Politbüro kendisine bağlı ayrı bir kadın birimi aracılığı ile bu başlıkta çalışmalar yapılıyor ve oturumlar düzenliyordu.
1989 yılının sonlarında, Macaristan Halk Cumhuriyeti Batılı şirketler ile kurduğu ortaklaşa ekonomik girişimlerin (joint venture) arasında sex shoplar ve Doğu Avrupa’nın ilk yasal genelevleri de var. “Sadece parti organları seçimlerinden önce istatistikleri arttırmak için değil kadro yetiştirme politikasının bir parçası olarak parti yürütme organları kadınların görev alması için daha sistematik bir çaba göstermeliler”
Budapeşte, artık Doğu Avrupa’nın Uzak Doğusu olarak lanse ediliyor, evlilik yolu ile kendini garantiye alıp başka bir ülkeye kapağı atmaya çalışan Rus gelinler, fuhuş mafyasına çalışan Ukraynalı kadınlar, Moldovyalı bebek bakıcıları ve Polonyalı hizmetçiler... O sürekli ‘kapalı sınırlardan’ şikâyet edilen sosyalizmin sona ermesi ile ‘seyahat özgürlüklerine’ kavuştular ve şimdi batıda “özgürce” sömürülüyorlar.
Dikensiz gül bahçesi...
Elbette, kadınlar dikensiz bir gül bahçesinde yaşamıyordu ve elbette reel sosyalizmin kadın eşitlik ve özgürlüğünü sağlamakta başarı ve kazanımları kadar, eksiklikleri de deneyimimize dahildir. Kadının toplumsal konumu hedeflenenle verili nesnellik arasındaki mesafe ile belirlenirse, sosyalizm hep ileridir, ileriyi temsil eder. Reel sosyalizm deneyimlerine bakarken belli bir kesit seçilerek hedefle uzaklığı açısından eleştirmek, önemli olanın ilkeler, denetim mekanizmaları ve siyasi irade olduğunu atlamak olacaktır. Bunu aklımızın bir köşesine not ederek, sosyalizm deneyimleri bir vadede kadınları ev işleri denen cendereden kurtaramadığı, sadece yükü azalttığı, erkek yurttaşlara bu konuda sorumluluk aldırmayı hedeflediği ama yetersiz kaldığı anlaşılıyor. Tüm sosyalist ülkelerin bu başlıkta kampanyalar düzenlediğini, bunun ideolojik öneminin farkında olduğunu söyleyebiliriz. Kadın özgürlüğü için atılan adımlar, kadını ev işlerine zincirleyen halkayı oldukça zayıflatsa da koparmakta yetersiz kalıyor. Araştırmalara göre partneri (sevgilisi / flörtü / erkek arkadaşı vs) olan kadınlar değil, “kocası” olan kadınlar daha fazla ev işi yapıyor.
Bugün liberal ideoloji cinsiyet farkının diğer çelişkilerden daha önemli ve “ataerkinin” tamamen tek sorumlu olduğu fikrini aşılayarak sınıf farklılıklarının üstünü tamamen örtmeye çalışıyor. Biz kadın mücadelesinin bağımsız bir ideolojisi olamayacağını biliyoruz. Diğer yandan, erkek egemen kültürün, bugünden yarına sadece altyapının değişmesi ile tarihin tozlu sayfalarına karışacağını düşünmek de fazla kestirmeci bir tutum olacaktır. Programın bu başlıkta zenginleştirilmesi gerekiyor, örneğin ebeveynlik izninin dönüşümlü kullanılmasının teşviki, örneğin gerekirse ortak çamaşırhane kullanımının sadece erkekler için ücretsiz olması, örneğin çocukların ama özellikle erkek çocukların ilk ve orta eğitimde ev işleri dersleri ile eli yatkın hale getirilmesi ve temel yaşamsal becerilerinin kazandırılması, örneğin ev işlerinin profesyonelleşmesi ve kamusal bir hizmet olarak sunulmasının yollarının aranması, işyerlerinde göstermelik elit yönetici pozisyonlarında değil tüm kademelerde bir bütün olarak istihdamda kadınlar için kota uygulanması, örneğin eğitim kurumlarında cinsellik ve toplumsal cinsiyet eğitim programları talebi hem bugün hem sosyalist Türkiye’de önümüzü açabilecek geliştirilecek ve karşılık bulacak talepler olacaktır. Aklıma Bulgaristan Kadın Örgütü’nün (Bulgaristan Demokratik Kadın Komitesi) Bulgaristan Mimarlar Birliği’ ne önerdiği ama hayata geçirilemeyen bir örnek geliyor. Giriş katlarında çocuk oyun alanı ve bar / kahvehane benzeri mekanları bulunduran bu apartman modelleri erkekler işten dönüp meyhanede vakit geçirirken çocuklara göz kulak olması fikri ile oluşturulmuş. Böylece annelere ‘kocaların ve çocukların ayak altından çekildiği birkaç saat sağlama’ amacını taşıyan bu proje bir iki yerde denendikten sonra babalar tarafından reddedilmiş ve hayata geçirilmemiştir.
Sorunlar toplumdaki tüm bireyleri etkilese de kadınları iki kez mağdur ediyor. Macaristan’da kreş ve çocuk bakımevlerinin sürekli arttırılması çabasına rağmen ekonomik zorlukların ağır gelerek süreci yavaşlatmaları, barınma konusunda Macaristan’da yaşananlar problemler ve sürekli kapitalist tüketim kültürünün ideolojik taarruzuna maruz kalan Demokratik Almanya’daki tüketim maddeleri kısıtlılığına dair şikayetleri bir de bu çerçeveden okumak gerekiyor. Tüketim maddeleri kıtlığı durumlarında özellikle kadınların daha fazla zorluk yaşadığını görüyoruz. Temel hijyen maddeleri yahut temizlik maddelerine ulaşımda yaşanan zorluklar, kadınların iş yükünü daha da arttırıyor.
Tüm bunlara rağmen, bahsi geçen ülkelerde sosyalizmde kadının eşitlik ve özgürlüğü konusunda eksiklerin, önemsememek yahut üstünü örtmekten dolayı değil özellikle konjonktür ve kaynak azlığından dolayı hayata geçirilemediğini netlikle söyleyebiliriz. Bunu “hallederiz” kolaycılığında küçümsediğim için değil tam aksine öneminin altını çizmek için burada yer veriyorum. Neticede, sosyalizmin dağılışında, erkek vatandaşlar barda votka içerken, kadınlar da evde çorap dürüyorlardı.
Sosyalizm deneyimlerine bakmak, bugün altyapının değiştirilmesine işaret etmeden formüle edilen kadın taleplerinin kapitalist sistemi rahatsız etmeyip daha da kötüsü aslında düzenin bekasını sağlamakta işlevli olduğunu gösteriyor. Diğer yandan sosyalizmi sadece kadınların maddi yaşam koşullarını yükselten bir sistem olarak tarif etmek de, bu birikim ve deneyime haksızlık etmek anlamına geliyor. Cinsellikten, kendi bedeni ve hayatına dair söz sahibi olmaya, ikili ilişkilerde erkek egemenliğinin geriletilmesinden, kadınların kendilerine ait bir hayata sahip olmasına -hadi ‘kendini gerçekleştirmek’ diyelim- kadınların hem eşitlik hem özgürleşme için sosyalizme ihtiyaçları var. Sosyalist ülkelerde kadınlar bu hakları, hashtag kampanyaları, farkındalık yaratma çalışmaları, özsavunma dersleri, performans gösterileri, viraller ya da akademik tartışmalar vs. ile değil, sosyalizmin planlı adımları sayesinde elde ettiler.
Elimizde bunun için bir program ve kararlı komünistler var.