Sol, Komün derslerinden geçti mi?
Tolga Binbay
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Solun siyasi ve toplumsal tarihinde yıldönümü çok. Takvimde işaretlemeye kalksak her güne birden çok yıldönümü, anma bile düşebilir. Yıldönümleri çok, ama bu tür günlerin, anmaların geçmişte yaşananları ve günümüze yansımalarını anlamamıza aracı olduklarını söylemek her zaman mümkün olmuyor. Anmalar, geçmişi, daha çok geçiştirmeye yarıyor.
Bu aralar ise birkaç on yıllık değil yüzyıllık, 150 yıllık ve hatta iki yüzyıllık yıldönümlerini geride bırakıyoruz. Marx'ın ve Engels'in 200. doğum yılları geride kaldı; I. Dünya Savaşı’nın, Ekim Devrimi'nin, yakın coğrafyamızdaki acıların ve daha nice olayın 100. yılı da… Lenin’in, Rosa Luxemburg'un 150. doğum günleri de geçtiğimiz aylarda önümüzden geçti gitti. Bu yıldönümleri için birçok anma, toplantı ve yayın yapıldı; farklı kitaplar ve makaleler yayınladı. Çok azında derinlikli bir değerlendirme sağlanarak…
Anma sırası ise Komün'e geldi, Paris Komünü'ne.
Evet, Paris Komünü 150 yaşında.
Yaşasın Komün...
Yaşasın ama geçiştirmelere bir başka halka olarak da eklenmesin! Komün, esas bugünü ve kendimizi anlamada bizlere yeni olanaklar sağlasın. Sağlasın, çünkü Komün solun tarihinde en çok çekiştirilen ve yamultulan kilometre taşlarından birisi. Her ne kadar derslerle anılsa da müfredatının, içeriğinin hep başka başka olması için uğraşılan bir deneyim.
Paris Komünü, işçi sınıfının ilk iktidar deneyimiydi. Toplumsal devrimin de yolunu aralamıştı. 72 gün sürdü. Geriye birçok ders bıraktı. İsteyene, arayana. Ama sonra ne oldu? Mesela sol, Lenin'e gönderme yaparsak, Komün Dersleri'nden geçti mi?
Açıkçası ne geçti ne de kaldı! Sol, Komün derslerinden çaktı!
Evet, çaktı. Son 150 yılın tarihinden Sovyetler Birliği'ni ve sosyalizmde ısrar eden birkaç mücadeleyi çıkarın geriye yüzyıl boyunca Komün'de ortaya çıkan derslerin ısrarla ve ısrarla tersini yapan, o dersleri takmayan bir sol kalır. Bir anlamda Engels’in daha Komün’ün 20. yıldönümünde “Proletarya diktatörlüğü, proletarya diktatörlüğü diyorsunuz ya... Nedir proletarya diktatörlüğü? Dönün Paris Komün'üne bakın. Komün, proletarya diktatörlüğüdür.” demesi
Nasıl mı?
Bugün sol adına söz alan hemen herkes Komün konusunda az çok benzer argümanları dile getiriyor: çoğulculuk, doğrudan demokrasi, federatif komünalizm, yerinde ve özyönetim, doğrudan eylem vs. Tamam, yazılanlarda ve söylenenlerde arada Marx da geçiyor ama işaret ettikleri orada değil. Ya Komün’le birlikte bittiği düşünülen Proudhonculuk için ne demeli mesela? Komün sonrasında solun gündeminden gerçekten çıktı mı? Çıktıysa ütopik sosyalizmin, anarşizmin şu son 30-40 yıl içinde boy veren çeşitli tonlarına ne demeli? Nereden geldiler? Parti, sınıf ve sınıf bilinci tartışmalarında konumlar nasıl şekilleniyor ki günümüzde? Komün Dersleri’nde olduğu gibi mi? Ya da Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ta işaret ettiği gibi mi?
Sol, Komün derslerini sevmekte hep direnç gösterdi; Komün’ünden önce de sonrasında da! Derslerin içeriği, müfredatı yıllar içinde tek tek boşaltıldı ve Komün tam da işaret ettiği tarihsel doğrultudan koparıldı. Günümüz solu tarafından. Bu yazıda, Komün'den çıkarılan dersleri
Ders I: Proletarya Diktatörlüğü
Komün’ün en tartışmalı derslerinden bir tanesidir. Marx işaret etmiş, Engels adını koymuş ve Lenin de hayata geçirmiştir. Tam olarak böyle olmasa da bu biçimde özetlenebilir.
Anlatılan bu! Anlatılan bu ve muhtemelen Ekim Devrimi, üstüne de Sovyetler Birliği “parantezi” olmasaydı sol “proletarya diktatörlüğünü” gündemine zaten hiç almayacaktı. İndirgemeci, gereksiz, derinliği olmayan, bireye karşı devleti öne çıkaran bir tanım, kavram, anlayış olarak anlayacak ve anlatacaktı. Ekim Devrimi buna izin vermedi.
İzin vermedi ama Ekim Devrimi’nin sol üzerindeki genel etkisinin azaldığı ilk uğraklardan itibaren de proletarya diktatörlüğünden kurtulmanın yolları aranmaya başlandı. 1920’lerde mecburen Ekim Devrimi molası veren bu arayış 1970’lerde
Peki, proletarya diktatörlüğü ne adına gündem dışı bırakıldı? Çoğulculuk, demokratik geçiş, bireyin kendini gerçekleştirmesi, aşağıdan devrim ve özyönetim adına. Proletarya diktatörlüğünden boşalan yere hemen bunlar yerleştirildi 1970’lerde. Yani yüzyıllık ya da yarım yüzyıllık bir parantez kapatıldı ve sol, fabrika ayarlarına döndü.
Hâlbuki işçi sınıfının siyasi iktidar arayışı ve denemeleri ile çoğulculuğu karşı karşıya koymak büyük bir tuzak. Komünist harekete yöneltilen bu iddia, hatta suçlama devrimci dönemler için zaten geçerli değil, mümkün de değil: Hiçbir devrim, toplumun az ya da çok dinamik kesimlerinin içinden çıkmaksızın, kökünü oralarda bulmaksızın devrim olamaz; olamadı da. Ama devrimden sonrasında işçi sınıfının siyasi iktidarı, çoğunluğu ve toplumun canlı, diri ve dinamik unsurlarını iktidarın parçası kılmak, tutmak için yaratıcı yollar bulmak zorundadır: Bu anlamda örneğin Öcalan “devlet değil toplum sosyalist olur” derken
Sosyalizmde devlet ve toplum arasında gerilim olmaması için yaratıcı, yenilikçi ve dinamik mekanizmalara ihtiyaç vardır. En başta da üretim araçlarının mülkiyetine ve üretim ilişkilerine müdahale edilmesi gerekir. Sosyalist bir toplumun devlet örgütlenmesi de sosyalist olur ama sosyalist olmayan bir devletin toplumu sosyalist olamaz. Olamıyor da! Proletarya diktatörlüğü tam da bu denklemdedir. Öcalan'ın ya da dünya solunun önemli bir kesiminin beğenmediği, anlamadığı, burun kıvırdığı ya da açıktan düşman olduğu yerde.
Peki, Engels 1891’de, yani Komün’den 20 yıl sonra ve Marx’ın yazdıkları ortadayken neden proletarya diktatörlüğüne vurgu yapmak gereği duymuş olabilir? Bir başka yazıda
Ders II: Özne sorunu
Aslında devrim sorunu olarak da okunabilir, sınıf bilinci ve kolektif bir aradalık (örgüt, parti) sorunu olarak da okunabilir. Bir önceki dersle birlikte okunmalı ve üstüne düşünmelidir. Çünkü, solun köklü sorularından birisi aslında: Toplumsal değişimin yolu, yöntemi ve öznesi nedir, ne olmalıdır? Komün, kendinden önce de var olan bu soruyu hem yeniden gündeme getirdi hem soruya yanıt(lar) verdi hem yeni sorular oluşturdu hem de bazı yanıtları gündemden düşürdü. Marx’ın İç Savaş’ı, Engels’in yazdığı önsöz ve Lenin’in Komün Dersleri konuşmasını hazırlarken kurduğu sistematik aslında bu tarihsel soruların ve yanıtların altının adım adım çizilmesi olarak da görülebilir. Zaten proletarya diktatörlüğü ile vurgulanan belli bir özneye, sistematiğe, tarih ve topluma dair belirli bir bakışa ve harekete doğru taraflaşmadır. Günümüzde Komün ile ilgili tartışmalarda açıktan ya da örtülü karşı çıkılan ise tam da bu taraflaşmadır. Sol, Marksist ve Leninist bir Komün yorumunu istememektedir.
Komün gibi bir toplumsal dönemeç söz konusu olduğunda özne olmaya dair sıkça atlanıveren tarihsel ağırlıklar olduğunu vurgulamalıyız. Ve bu ağırlıklar, siyasal bir sınıf olarak işçi sınıfı, sınıf bilinci ve parti başlıklarında yoğunlaşıyor. Günümüz dünyası özne başlığında bu ağırlıklar olmaksızın hep patinaj çekmektedir. Komün’ü sınıf mücadeleleri, yani bir anlamda Marksizm dışında anlamaya ve tanımlamaya çalışanlar için bu ağırlık noktaları ise Komün deneyimini ve düşüncesini zayıflatan noktalar, özelliklerdir. Hatta Komün’ün bu özelliklerle alakası bile yoktur. Komün daha çok bir halk karnavalı, kentsel bir öfke boşalması ve bir doğrudan demokrasi şölenidir!
Hâlbuki Komün, sınıf mücadelelerinin bir uğrağıdır ve on yıllar boyunca sınıf bilincinde süregiden olgunlaşmanın, tartışmaların, gelgitlerin, inat, sabır ve değişimin sonucudur. 1970’lerden itibaren (ve hatta 1930’lardan itibaren ama araya savaş giriyor) bu tarihsel ağırlıkların referans noktası olmaktan çıktığını, çıkarıldığını görüyoruz. Yerini ise öznesiz bir Komün alıyor: İşçiler var ama sınıf yok, sınıf var ama örgüt yok, örgüt var ama merkez yok, merkez var ama bilinç yok biçiminde gidiyor bu özne saklama. Üstelik çok da güncel: Slavoj Žižek mesela,150. yılında Komün üzerine yazarken hem tarihin üstüne yatmayı hem de özensizliği ihmal etmemiş.
Örneğin 1860’lardan itibaren Fransız toplumunu saran halk tartışma toplantıları, fikir kulüpleri nedense atlanır. Hatırlandığında ise ya “kendiliğinden ortaya çıktıkları” belirtilir ya da siyasi parti ve arayışların dışında konumlandırılır.
Gelelim Komün sırasında Paris’te bir işçi sınıfının olup olmaması meselesine.
Tıpkı Komün gibi Gezi de işçi sınıfına dayanıyordu. Hem sosyolojik açıdan hem de siyasal açıdan. İşçiden ve sınıftan halen ve halen sadece fabrika işçisini anlamıyorsak… Tabii ki Komün gibi toplumsal alt üst oluşlarda zanaatçılar, bohem sanatçılar, kültürel yelpazenin farklı mensupları da yer alacaktır. Hatta ön plana da çıkacaklardır. Ama şu unutulmamalı: devrimi devrim olarak tutturabilen, geliştirebilen güç/özne modern tarihlerde tektir. 250 yıldır bir başka özne ortaya çıkmamıştır ve tüm beyhude çırpınışlara karşın çıkmayacaktır da: bu özne, siyasal olarak da sosyolojik olarak da işçi sınıfıdır. Yıllardır çektiğimiz sıkıntı, bu özneyi ayağa kaldıracak netliğe yeniden ve yeniden burun kıvrılması, sırt çevrilmesidir.
Ders III: Enternasyonal ve enternasyonalizm
Komün’ün en çetrefilli konularından birisi enternasyonalizm. Çünkü her yöne çekiştirilebiliyor: Komün’ü sadece ulusal bir protesto, itiraz olarak gören bir sağ Fransız yorumu da var, Komün’ü Fransa’daki sınıf mücadelesinden koparıp kozmopolit bir olaya indirgeyen bir liberal yorumu da! Ama her iki yorum, Komün’de ortaya çıkan tarihsel doğrultuyu belirsizleştirmekte birleşiyorlar. Bir taraf Enternasyonal’i ve enternasyonalizmi suçlu, maceracı ilan ederken öbür taraf baş tacı ediyor.
Paris Komünü öncesinde ve sırasında Enternasyonal, yani Uluslararası [Erkek] İşçiler Birliği vardı. Hatta ikisini, yani Enternasyonal’i ve Komün’ü sınıf mücadeleleri tarihi içinde, aynı dönemin olguları olarak ele almak gerekir. 1848 Devrimleri’nin bastırılması sonrası 1860 ortalarına kadar, neredeyse tüm Avrupa’da, sınıf mücadeleleri alttan alta işler. Baskı kadar yenilgi, kafa karışıklığı ve çaresizlik de vardır. Ama 1860 ortalarından itibaren mücadele çeşitlenir, canlanır ve yeniden tırmanmaya başlar.
Uluslararası İşçi Birliği içinde de çeşitli renkleriyle sol vardır. Komün’e giden ve sınıf mücadelesinin giderek yükseldiği dönemde Enternasyonal “solcu/ilerici bir sendikal/siyasal platform” görünümündedir. İçinde anarşistinden cumhuriyetçisine sendikacısından sosyalistine (ki sosyalistler de kendi içinde katman katmandır) farklı eğilimler, anlayışlar ve doğrultular yer almaktadır. Ama bu tür her platformda olduğu gibi, Enternasyonal sınıf mücadelesinin de bir alanıdır: İşçi sınıfı bilinci çarpık, parçalı ve düzen içi temsillerle birlikte bulunmaktadır. Ama ana eğilim devrimi, toplumsal mücadeleyi bir bütünlük içinde değil de kesitsel bakışlarla değerlendiren kesimlerdedir.
Uluslararası ve ulusal ölçekteki işçi hareketinin etkisi ise giderek artmaktadır. 1870’e gelindiğinde ağırlığı Batı Avrupa’da olmak üzere 800.000 üyesi vardır Enternasyonal’in. Fransa’da ise 50.000.
Tamam, Komün’e uluslararası katılım, devrimci kişiliklere açılan alan, egemen sınıfın içinden kopabilen isimlerin ortaya çıkması, bunlar var ama Komün’de sadece maceracılık ve bohem arayışlardan bahsetmiyoruz. Osmanlı’dan da insanları kendine çeken devrimci bir etkiden, bir havadan bahsediyoruz.
Burada biraz daha hatırlatma ve düzeltme gerekiyor: Uluslararası İşçi Birliği’nde Marx ve görüşleri sürekli olarak bir mücadele içinde olmuştur. Komün sonrası döneme kadar. Marksizm’in Komün deneyimi ile bilinirliği artacak ve işçi sınıfının siyasi mücadelesi içinde giderek daha merkezi bir konuma yerleşecektir. Bir anlamda Marx, Komün bastırıldıktan sonra Komün’deki devrimci deneyimin simge düşünürü, siyasetçisi haline gelecektir.
Sonra da sınıf mücadelesinin geri çekilen dalgasını görerek Enternasyonal’in genel merkezinin New York’a taşınmasını sağlayacaktır. Tam da Enternasyonal işçi sınıfı devrimi fikrini bulandıran ağırlıklarından kurtulmuşken.
Ders IV: Yurtseverlik
Solun “en sevmediği” Komün dersi. Çünkü, giderek standartlaşan anlatı ortada: Komün kozmopolittir; kozmopolit olmasa da ulus-ötesidir; dünyanın her yanından insanı kendine çekmiştir. Öyle tek bir rengin, bayrağın, ulusal meselenin içine sığdırılmaz.
Pekiyi… Ama önce bir düzeltme: En küçük devrimci çalkantı bile uluslararası ilgi uyandırır. Solun her kesimini kendine baktırır; bir kural gibi. Chavez Venezuelası’nı hatırlayalım: İnsanları ve solu, kendisi merkezli olarak tartışmak, belirli konularda tavır almak zorunda bıraktı. Zorlamadı, dayatmadı ama yıllarca çekim ve ilgi merkezi olarak kaldı. Türkiye dahil dünyanın dört bir yanından devrimci arayışlar içindeki insanları, hareketleri (ve tabii ki maceraperestleri de) kendine çekti. Gidip bizzat Bolivarcı Devrim’in içinde yer alan, o devrimin kadrosu olan insanlar oldu. Ama hepsinden önce yurtsever bir deneyimdi. Komün de benzer biçimde görülmeli, görülebilir.
Öte yandan ne Komün ne Chavez dönemi ne de bir başka devrimci çalkantı evrensellik açısından abartılmamalı: Devrim, “yerel” ayağı hep önde olan bir dönemeçtir ve iletişimde artan onca olanaklara rağmen öyle olmaya da devam ediyor.
Peki neden böyle? Yani Komün neden kozmopolit değildi? Evet, Komün evrensel değerler taşıyan bir ayaklanma ve iktidar deneyimiydi. Evet, insanları kendine çekti. Ama Komün hepsinden önce yerel bir olaydı. Şu anlamda: Sınıf mücadelesinin Fransa’ya ve hatta Paris’e topaklanmış, düğümlenmiş bir uğrağıydı. Avrupa’daki sınıf mücadelesinden bağımsız değildi ama Fransa’ya da özgüydü. Proletarya, neredeyse bir yüzyıl boyunca siyasi iktidarı elinde tutmak konusunda dönem dönem aksama sinyalleri veren Paris/Fransa burjuvazinin bıraktığı boşluğu atlamadı ve bir yüzyıllık sınıf mücadelesi içinde yaşadığı bilinç farklılaşması ile siyasi iktidarı aldı (almak zorunda kaldı). Yurtseverlik işte bu bilinç farklılaşmasının bir parçasıydı. Tıpkı özel mülkiyet tartışması gibi, tıpkı kadın hakları gibi. Sosyalizm arayışının bir bileşeniydi. Ve sınıf bilincindeki bu arayış olmasaydı işçi sınıfı Prusya karşısında bir ayağını yurtseverliğe basamazdı. Burjuva milliyetçiliği kolayca galip gelirdi, kitleleri ikna ederdi. Ki etti de! Özellikle de köylüleri.
Yurtseverlik, tıpkı enternasyonalizm gibi bir ilke, geçici bir uğrak olmaktan ziyade sınıf mücadelesi içinde ortaya çıkan bir hat olarak görülmeli. Devrim treni enternasyonalizm yakıtı kadar yurtseverlik yakıtı ile de yol almaktaydı. Yurtseverlik sadece “sıradan” işçiyi devrime bağlayan “zayıf ikna” noktası değildir. Yurtseverlik, Komün’e giden süreçte Paris proletaryasının ayağını bastığı manevra noktasıdır. Ve bu noktanın kozmopolitlik için, çoğulculuk için, çok renklilik ya da çok seslilik için değersizleştirilmesi ne yazık ki o sağlam manevra noktasını da ortadan kaldırmıştır. Yurtseverlik ile enternasyonalizmin, komünizm mücadelesinde karşı karşıya konması solun Komün sonrasındaki dönemde, son 50 yılda işçi sınıfına attığı en büyük kazıklardan birisi olmuştur. Ne yazık ki!
Ders V: Proudhon-Bakunin-Blanqui bitti mi?
Yukarıda belirtmiştim: Bir, Komün gibi deneyimlerde sol içinden her arayan her aradığını bulabilir. Çünkü sınıf bilinci parçalı olarak oradadır. İki, Marksizm, Komün sonrasında siyasi simge haline gelmiştir. Peki, öncesinde kimler vardı? Komün’e giden süreçte Fransa ve Batı Avrupa (Enternasyonal) solunun önde gelen isimleri, simgesel düşünürleri kimlerdi? Komün’e ışınlansak o günlerde kimleri okur, kimlere kulak kabartır, en önemli kimlerle düşünsel mücadeleye girişirdik?
Öncelikle Pierre-Joseph Proudhon.
Sanırım her üç isimde simgelenen arayış görülebilir: Her üçü de çıkış arayan emekçi kitlelere bir yön tarif ediyorlardı: devrime kestirme bir yol! Ama devrimin öznesini de ihtiyaç duyduğu akıldan, tarihsellikten, bakıştan farklı nedenler de mahrum bırakıyorlardı. Bu anlamda siyasi iktidarın alınması ve toplumsal devrim yolunun açılmasına dair üçü de açık ve net olarak anti-Marksist’tir.
Ne Blanqui komploculuğa indirgenebilir ne de Proudhon ütopyacı bir anarşizmden ibaret görülebilir. İkisi de sınıflar mücadelesinde ayrı birer düşünsel ve siyasi konuma denk geliyorlar. Ve sanıldığının ve iddia edildiğinin aksine Komün’le birlikte anılan bu isimlerin temsil ettikleri siyasi pozisyonlar kaybolmadı ya da ilgi çekmez hale gelmediler. Günümüz solunun hemen her ülkedeki ezici çoğunluğu bu fikirlerin çeşitli versiyonları ile malul. Ama farkında olarak, ama olmayarak… Demokratik çoğulculuk, yeni komüncülük ya da yerinden ve doğrudan özyönetim gibi kavramlar bu tarihsel hattın uzantılarıdır.
Sol, Komün’e başka bugüne başka bakmıyor. Sosyalizm tasavvuru, tarihe ve topluma bakışı, toplumsal değişimi kavrayışı ile bir anlatısı var solun ve bu anlatıda Marx’ın adının anılması, hatta sık sık geçmesi kimseyi yanıltmamalıdır. Günümüz Komün metinlerinin güncel teorik ve siyasi ufkunu belirleyen yine Proudhon, Blanqui ve Bakunin’dir ve burada aslolan farklı yönleriyle tarihselciliğe karşı çıkılmasıdır. Tam da günümüz solu gibi: Bir yanda Troçkistlikten anarşistliğe evrilen Murray Bookchin, hemen yanı başında dönüp dolaşıp “parti gibi olmayan partiyi” tarif etmek zorunda kalan Slavoj Žižek, yanına da her türden orta kalibre teorisyen.
Neden böyle? Bunun yanıtını da bir sonraki derste tartışalım.
Ders VI: Komünizm için devrimci arayışçılık
Sorun şurada: Günümüzde sol ve sola yön veren düşünürler, teorisyenler, kadrolar devrime inanmıyorlar. Daha doğrusu devrimin olabileceğine inanmıyorlar. Nesnel değil öznel bir durumdan bahsediyorum yani. Bir tek kapitalizmin alt edilmesi, siyasi iktidarın el değiştirmesi ya da çoğunluğun ikna edilmesinden de bahsetmiyorum. Günümüz solu devrimi bir fazlalık, gereksizlik, olgunlaşmamışlık, ilkellik ve aşırılık olarak görüyor.
Çeşitli veçheleri var bu inançsızlığın. Kimisi işçi sınıfı bir özne olmaktan çıkmıştır diyor, kimisi sınıflar arası çatışmanın (antagonizmanın) yerini başka kimliklerin, varoluşların karşıtlıkları almıştır diyor. Kimisi büyük ölçekli toplumsal projeleri zaten saçma, akıldışı ve imkânsız görüyor ve sonucunda komüncülük, doğaya dönüş, özyönetim, doğrudan demokrasi gibi farklı, küçük toplulukçu ve hatta bazen bireysel kurtuluşçulukların ön planda olduğu düşünceler ağır basıyor.
Ama öyle de olsa böyle de olsa hepsi de aslında kaçtıkları, dile getirmedikleri bir siyasi programı örtülü olarak savunuyorlar, bunu anlatıyorlar. Nedir bu siyasi program? Komün benzeri, Ekim tarzı yeni bir siyasi ve toplumsal devrim mümkün değildir. Yani proletarya diktatörlüğü artık tarih dışı kalmıştır. Parti, tarih dışı kalmıştır. Günümüzde, toplumsal değişimin güncel dinamikleri ile alınabildiği kadar yol alınmalıdır. Her bir yandan, her ezilenle, her dışlananla! Feministinden Müslümanına, yan yana!
Aynı tekrarın içinde yaşadığımızı, benzer taraflaşmaların güncel versiyonları içinden geçtiğimiz Komün’le ilgili (ve tarihi örtmeyen) her değerlendirmede göze çarpar. Komünün farkı işçi sınıfı bilincinde ortaya çıkan sıçramadır ama en önemli eksiği de işçi sınıfının tarihsel çıkarları etrafında örgütlenmiş, siyasi ve toplumsal devrime odaklanmış, toplumun dinamik kesimlerini de arkasından sürükleyebilen bir siyasi bilincin yokluğudur. Tamam, Komün’ün ayakta kalması, yaşaması için birçok yaratıcı fikir ortaya çıkmıştır, Komün sıradan insanı tarihsel insana, sıradan düşünceyi tarihsel düşünceye çevirmiştir.
Peki, bugün “parti” komünist yaratıcılığın bir parçası mı? Bugün dünyanın dört bir yanında ara ara sinyal veren siyasi boşluklar ne tür bir kolektif bir aradalığa işaret etmektedir? Örneğin merkezsiz, eş-çoğulcu bir siyaseti mi?
Sermaye sınıfı tüm örgütlü gücünü daha örtük ve güçlü hale getirirken; 70'lerden itibaren kimse çıkıp da örneğin “Elveda Sermaye!” demedi. Söylenen ise elveda proletaryaydı! Israrla işçi sınıfı devrimciliğinin, tarihsel materyalizmin altı oyulmaya çalışıldı. Sermaye düzenine elveda diyen, egemen sınıfın iktidarı asla geri alamayacağı şartlar sağlamak için atılan, bu cüreti gösteren ise Bolşeviklerdi. Sonrasında hep uzlaşı, müzakerecilik baskın hale geldi. Düzen kendisini bunlarla kabul ettirdi.
Komünden 150 yıl sonra proletaryaya, ezilenlere, başkaldıran halklara layık görülen komünal köy düzeni iken sermayeye layık görülen ise tüm küresel dünyadır; hatta daha ötesi uzayın bile kolonizasyonudur. Bu ufuksuzluk tam da Komün’de ve sonrasındaki farklı uğraklarda kendini dayatan tarihsel doğrultunun reddedilmesidir, başka bir şey değil. Komün adına reddedilen ise Komün’ün, devrimin kendisidir. Hâlbuki 19. yüzyılda da 21. yüzyılda da işçi sınıfının iktidar arayışı, yaratıcılığının ufku dünyanın tamamıdır.
Söylemeye gerek var mı? Evet, tam da Komün’den bu yana!