İnşaat sermayesini, AKP döneminden ve bilhassa sınırlı sayıda patronun projelerinden ibaret gören yaklaşımlar, pek çok patronu ve bütününde inşaat sermayesinin gerçekliğini gölgelemektedir.

Sermayenin yeni yönelimlerinin Türkiye müteahhitliği özelinde bir değerlendirmesi

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 2002 yılından beri ekonominin lokomotifi olarak ifade edilen inşaat sektörü ve özelinde müteahhitlik, pek çok tartışmanın da merkezinde yer aldı. Deprem ve konut sorunu, yolsuzluk, ekonomik kriz, esnek çalışma rejimi gibi farklı alanlarda yürüyen bu tartışmaların bir tarafında da inşaat sermayesinin tarihi ve yeni yönelimleri yer almakta.

ABD merkezli inşaat sektörü dergisi ENR’nin (Engineering New Record), uluslararası alanda faaliyet gösteren müteahhitlerin ülkeleri dışında elde ettikleri gelirleri esas alarak yayınladığı ‘Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi’ 2020 yılı listesine 44 Türk müteahhit girdi. Eski Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan da konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Müteahhitlik sektöründe geçen yıl ticaret savaşları ve siyasi belirsizliklere rağmen 19 milyar dolarlık proje üstlendik. Hedefimiz de 2020 yılından itibaren 20 milyar dolar ve üstüydü. Ancak Covid-19 koşullarından bütün uluslararası projeler olumsuz etkilendi. Pandemi sonrası dönemde de el birliği, güç birliği ile 20 milyar doları aşan rakamların üzerine çıkacağımıza inanıyorum. Müteahhitlik sektörümüz de uluslararası yatırımlarında olumsuz etkilenmiştir. Bu nedenle 250 müteahhitlik firmasının gelirlerinde bir önceki yıla göre yüzde 3 daralma söz konusudur. Ama çok şükür ki, bizim firmalarımızda bir önceki seneye göre daralma görmüyoruz. Çünkü bizim beklentimiz büyüme yönündeydi. Bu da müteahhitlik firmalarımızın zor koşullara adaptasyonunun, dinamizminin ve gücünün bir göstergesidir.” dedi.1 Listede hükümetle yakın ilişkileriyle tanınan Cengiz, Limak, Makyol, Kolin gibi firmaların yanı sıra, ENKA, STFA gibi müteahhitlik geçmişi ve deneyimi eski olan firmalar da yer almakta.

*Yanlarındaki numaralar o yıl içerisinde sıralamadaki yerlerini göstermekte.

Düzen muhalefeti cephesinin konuya ilişkin propagandasının merkezinde beşli çete olarak adlandırılan ve üst satırlarda da bahsi geçen Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon, Makyol gibi firmalar ve AKP’nin mega projeleri duruyor. Bu muhalif eleştirinin yer yer ön planda olmasının haklı sebepleri yok değil. Tüm doğaya düşman olan bu müteahhit firmalar, ülkenin her yerinin betonlaşmasına ve AKP’nin ülkeyi derin bir işsizliğe ve yoksulluğa sürüklemesine yardımcı oldular. Ancak müteahhitlerin gördüğü işlevi, bu sınırlı çerçeve içinde açıklamanın bazı sakıncaları var. Her şeyden önce, inşaat sermayesini, AKP döneminden ve bilhassa sınırlı sayıda patronun projelerinden ibaret gören yaklaşımlar, dünden bugüne büyüyen pek çok patronu ve bütününde inşaat sermayesinin gerçekliğini gölgelemektedir. Oysa ki yazının devamında görüleceği üzere hem diğer yandaş şirketler, hem de geleneksel sermaye olarak ifade edilebilecek inşaat firmaları benzer sorumluluklara sahipler.

Bir diğer önemli nokta ise, inşaat sektörüyle ilgili eleştirilerin merkezinde “çevreci” bir yaklaşımın hakim olmasıdır. Sektörün, ekosisteme verdiği tahribat elbette yadsınamaz ancak sektörün doğaya verdiği zararın dışında ortaya çıkardığı siyasal, ideolojik ve toplumsal zararlar gözden kaçmamalıdır. Öyle ki, Türk müteahhitliği komşu coğrafyalarda süren savaşların ve diğer pek çok siyasi hesabın aktif bir unsuru haline gelmiştir. Bu noktada, Türk inşaat sermayesinin yönelimlerinin, hükümet ve sermaye sınıfının bütününün siyasi tercih ve öncelikleriyle paralel gittiğini vurgulamalıyız. Üstelik, AKP dönemi Türkiyesi’nde bu gerçeklik daha somut hale gelmiş ve AKP’nin emperyal heveslerinin bi parçası olmuştur.

Bununla birlikte, emeğin ülke ile sınırlanamayacak ölçüde yaşadığı değer kaybının sorumlularından biri Türk müteahhitliğidir. Her gün bir (ya da belki daha fazla) iş cinayetinin ve hak gaspının yaşandığı sektörde, işçiler için yaşam giderek zor hale gelmektedir. Üstelik bu gerçeklik yalnızca ülkemizde değil, Türk inşaat patronlarının yer aldığı pek çok uluslararası şantiyede de görülmektedir.

Bu yazının inşaat sektörüne ilişkin hali hazırda yürüyen mezkur tartışmalara değen yanları olmakla birlikte temel amacı, sermaye politikalarının Türk inşaat patronları özelindeki dünü ve bugünü üzerinden yeni yayılmacı politikalarına değinmek ve bu politikaların arkasında yatan ‘sermaye aklına’ ilişkin konuya giriş niteliğinde bazı saptamalarda bulunmaktır. Ek olarak, üst satırlarda bahsi geçen tahribatların ne boyutta olduğu daha detaylı şekilde ele alacağız. Öncelikle Türk inşaat sektörünün tarihine yakından bakalım.

Türk İnşaat Sektörünün Tarihi

Müteahhitlik özelinde ele alacağımız Türk inşaat sektörünün tarihini dört bölüme ayırmak mümkün.2 İlki, Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1940’ların ikinci yarısına kadar olan dönemi kapsayan birinci kuşak müteahhitliğidir. Bu dönem, teknik bilgilerin yetersiz, müteahhitlik ilişkilerinin devletle yüz yüze gerçekleştiği, kuruluş döneminin siyasi ve ideolojik izlerini taşıyan yıllardı. Sektörün ana iş konusunu demiryolu projeleri tutmaktaydı. Bunun yanı sıra, tarımsal üretimin canlanması adına yapılan tercihler, baraj gibi su projelerini de önemli hale getirdi. Ancak bu dönemde yapılan pek çok proje, teknik bilgi ve eleman eksiği nedeniyle yabancı firmalar eliyle yürütüldü. Yine aynı dönemde, müteahhitliğin yanı sıra, sektöre ilişkin yatırım yapmaya başlayan firmalar da ortaya çıktı. Bu örneklerden biri, ilk olarak inşaat malzemeleri satan daha sonra müteahhitlik de yapmaya başlayacak olan Vehbi Koç. Bir diğer örnek, yukarıdaki listede ismi geçen Yüksel İnşaat firmasının sahibi Sazak ailesinin büyük dedesi Emin Sazak. İlk sermaye birikimini inşaat müteahhitliği yaparak kazanan ve daha sonra turizm yatırımları ile gündeme gelecek olan Dedeman ailesi de bir benzeri. Yine büyük inşaat müteahhitliği denildiğinde akla ilk gelen isimlerden olan STFA (Sezai Türkeş-Fevzi Akkaya) ilk kuşakta iş yapan firmalardan biriydi.

İkinci kuşak müteahhitlik ise, 1940’lı yılların ikinci yarısıyla başladı. Bu dönemin bir öncekinden farkı, Cumhuriyet kurumlarında eğitimlerini tamamlayan mühendislerin daha donanımlı olmasıdır. Dönemin önemli siyasi gelişmelerinin müteahhitlik alanını etkilediğini görüyoruz. Bu gelişmelerden en önemlisi yeni başlayan NATO projeleriydi. Bir diğeri, karayolu ve sulama yatırımlarının artması oldu. STFA gibi firmalar, iskele, sondaj gibi işler almış ve ilerleyen yıllarda liman inşaatları gibi büyük ölçekli projelere girerek sermaye birikimini hızlandırmaya başlamıştır. İşin emek yanında ise işler tersi şekilde ilerlediğine dair ipuçları var. Özellikle demiryolu ve karayolu işçiliğinin emek yoğun sektörler olduğu bilinmekle birlikte, dönemin şantiyelerinin çalışma hayatına dair net bilgiler mevcut değil. Ancak, çoğu zaman mevsimlik olarak devam eden inşaat işçiliği, haftanın yedi günü çalışmaya zorluyordu.

Üçüncü kuşak müteahhitlik, 1950’li yıllarla birlikte mezun olan ve sonraki yıllarda müteahhitlik yapan kuşaktır. Kabaca 1950’li yıllardan 1980’e kadar olan periyodu ifade eden yıllarda, Demokrat Parti (DP) ile başlayan dönemin siyasi gelişmeleri müteahhitlik alanını da etkiledi. Öncesinde yaygın olan demiryolu ve su projelerinin yerini karayolu projeleri almaya başladı. Sanayi yatırımları giderek kamunun elinden alınarak özel sektöre verildi. DP döneminde, bayındırlık işlerinin finansmanında etkileri uzun süreli olacak dış borçlanma yoluna gidildi ve Marshall Yardım Programı gibi ABD destekleriyle yeni yatırım planları oluşturulmaya başlandı. Bu programın içinden sağlanan 5 milyon dolar ile ülkeye çeşitli iş makineleri geldi. Bu dönem itibariyle, ABD’nin Türkiye’nin yol programı ve savunma stratejisindeki etkisinin başladığı söylenebilir. O kadar ki, devam eden yıllarda kurulan Karayolu Genel Müdürlüğü ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü de ABD modeli referans alınarak kuruldu ve hatta mühendis kadroları eğitim amaçlı ABD’ye gönderildi. Finansman sorununa ilişkin savaş sonrasına kadar süren politika büyük oranda değişti. Borçlanma, finansal bir çözüm haline geldi ve bu model gelecekte de sürdürüldü. Bu model çerçevesinde gerçekleşen ilk büyük borçlanma bir Dünya Bankası kuruluşu olan IBRD’ye (International Bank for Reconstruction and Development) oldu.

Yine dönemin en önemli gelişmelerinden biri 1951’de Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılması iken, bir diğeri 1952 yılında Türkiye’nin resmi olarak NATO’ya girmesi oldu. Demokrat Parti iktidarı döneminde finansman sorununa dönük yapılan pek çok yeni düzenlemelerden biri 1953 yılında kabul edilen “Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı Müşterek Enfrastrüktür Programı Gereğince Türkiye’de Yapılacak İnşa ve Tesis İşlerine Dair Kanun” oldu. Bu yeni düzenlemeye göre pek çok müteahhit, Kamu ihale kanunun getirdiği pek çok zorluktan kurtuldu ve vergi istisnaları gibi kolaylıklar kazandı. Bu tip düzenlemelerin pek çoğu büyük müteahhit firmaların kuruluşuna vesile oldu. Ek olarak, Dünya Bankası kredileri, Amerikan yardımları gibi destekler, müteahhit firmaların önceki yıllara nazaran iş hacimlerinde sıçrama yapmalarını sağladı. 1950-1960 yıllarında yapılan çok sayıda baraj ve NATO ihalesi inşaat patronları için sermaye biriktirmenin temel aracı haline geldi. ENKA’nın 1957’de, Güriş’in 1956’de, Gama’nın 1958’de kurulmasının tesadüf olmadığı çok açık.

Bu yıllardaki projeler, karayolları, askeri projeler ya da kamu yatırımlarıyla sınırlı kalmamış, konut projeleri gibi özel projeler de hız kazanmıştır. Proje özelliklerindeki değişimlerin çarpıcı hale geldiği dönemde 1950 yılı baz alındığında, karayolları yapımındaki artış 1960’da yüzde 31, 1970’te yüzde 189,7 ve 1980’de yüzde 395 düzeyine ulaştı. Demiryolları yapımı için ise, 1928 yılında bütçenin yüzde 13,98’i oranı ayrılmışken, izleyen yıllardaki artış 1923-19503 arasında yüzde 104, 1950-1980 arasındaki 30 yıl boyunca yüzde 6,3 düzeyinde kaldı. 1950 öncesinde, ağırlıklı olarak demiryolları yapımıyla sağlanan sermaye birikimi 1950 sonrasında daha çok baraj, liman ve askeri tesis inşaatlarından sağlandı.

1970’li yıllar, Türkiye’nin ithal ikameci ve korumacı ekonomi politikaları izlediği, önceki yıllarda alınan borçların geri ödemelerinde sıkıntılar yaşanan, döviz açığı ve yüksek enflasyonun olduğu bir dönemdi. 12 Mart’ın yaşandığı bu yıllarda düzen siyaseti de yönetme güçlüğü çekiyordu. Bu ortamda, inşaat sektörü gerek döviz darboğazının getirdiği sorunlarla, gerek malzeme ve ekipman alımında yaşanan sıkıntılar ve kamu yatırımlarının durma noktasına gelmesi nedeniyle ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı. Ancak 1972 yılında sektör adına önemli bir gelişme olmuş ve Türk inşaat sektörü ilk defa yurt dışına açılmıştır. STFA, 1972 yılında Libya’daki Trablus Limanı inşaatı projesi ile uluslararası sözleşmeye imza atan ilk Türk müteahhit firması oldu. Aynı yıl ENKA da Libya’da çalışmaya başladı.4 Bu durumu ENKA fahri yönetim kurulu başkanı Şarık Tara’nın şu sözlerle ifade etmesi manidardır: “... aklımda Türkiye’nin dışına çıkmak vardı. Çünkü bir müteahhitlik şirketinin konjonktürü karşılayabilmesi için muhakkak yurtdışında da işinin olması lazım.”

Burada ifade bulan ‘konjonktür’ kelimesi için sektör içinde farklı görüşler yer almakta. Görüşlerden ilki yurtiçi projeleriyle edinilen sermaye birikiminin doğası gereği yeni yatırımlar aradığı yönünde iken, bir diğer görüş ise ülke içinde kriz olduğu dönemlerde yurt dışına açılma eğiliminin arttığı yönünde. Hatta çoğuna göre, böylesi kriz dönemlerinde yurt dışına açılan müteahhitler hem ülke içindeki ekonomik zorlukları aşabilmiş hem de yurt dışı projeleriyle edindikleri yeni sermaye birikimleri sayesinde ülke içine daha rahat dönebilmiştir. İki görüşün de sermayenin eğilimleri arasında olduğu rahatlıkla söylenebilir. Türkiye Müteahhitler Birliği eliyle hazırlanan ‘İnşaatçıların Tarihi’ kitabında bu durum şu satırlarla ifade edilmektedir:

“Bu kuşak müteahhitler, 1960 ve 1970’li yıllarda teknik bilgi ve sermaye birikimlerini artırmış, aynı dönemde uluslararası ihalelere girerek işler almaya başlamış, kurumsal örgütlenmeye seleflerine göre daha fazla önem vermiş ve “büyük müteahhit” tanımına daha uygun davranan bir kuşak olarak ortaya çıkmıştır. Bu kuşakta bir başka ilginç özellik de, sağladıkları sermaye birikimlerini iş alanları dışına da kaydırabilen, geleneksel “hayırseverlik”ten “kurumsal sponsorluk” uygulamalarına doğru evrilen, bilim, kültür ve sanatsal faaliyetlere kaynak aktarabilen bir “burjuva” tipine de daha uygun olmalarıdır.”

Dördüncü kuşak müteahhitlik ise, sermaye birikimleri bakımından büyük müteahhit tanımına uyan, üçüncü kuşak müteahhit ailelerle etkileşim halinde olan, müteahhitlik yanında inşaat sanayiciliği de yapan bir kuşak. Kabaca 80 sonrası dönemle birlikte tekrar yükselişe geçen sektör, bu kuşak müteahhitliğin de önünü açmıştır. Bu dönemin genel siyasi ve iktisadi atmosferine yakından bakalım.

24 Ocak kararları olarak bilinen neoliberal politika adımları ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Dünya Bankası ve IMF’nin düzenleme önerileri kalıcı şekilde hayata geçmeye başladı. Bu yeni düzenleme, pek çok değişikliği içermekle birlikte en temelinde ‘piyasacı’ bir modeli içermekteydi. Kamu iktisadi teşebbüslerinin rollerinin azalması, kamu harcamalarının kısılması, özel sektörün önünün açılması ve yabancı sermayeyi teşvik düzenlemeleri gibi pek çok uygulama hayata geçti. Bu tablonun bir yanı iç ve dış borçlanmanın artması iken diğer yanı sağlık, eğitim, işçi ve memur maaşlarında azalma oldu. Aynı yıllarda inşaat sektörünün ilk yurtdışı deneyimi olan Libya’dan alacaklarını alamaması nedeniyle girdiği darboğaz derinleşti. Bu zorlukları aşamayan pek çok müteahhit, yurt dışındaki projelere yöneldi ve bu sayede krizin etkilerini atlattı. Ancak her müteahhitin dilediği şekilde yurt dışı projesine giremediği bir konjöktürde, uluslararası projeler için çeşitli bağlantılar gerekliydi. Turgut Özal, sektörün yurtdışı serüveni konusunda önemli bir aracı olmuş, patronlarla birlikte çıktığı seyahatlerde pek çok yeni ülkede yeni projelerin bağlanması için ön ayak oldu. Özallı yıllarda sermayenin önünü açmaya dönük bu girişimler sıradışı şekilde hız kazandı. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu’nun ve yurtdışında iş yapılmasına dönük mevzuatların değişmesi sektörü hareketlendirdi. Bu amaçla 1983 yılında çıkarılan bir kararname ile ‘Yurtdışı Müteahhitlik Hizmetleri Yüksek Kurulu’ kuruldu. Bu kurul dönemin siyasal ve bürokratik koşulları nedeniyle müteahhitlerin istediği kolaylıkları hemen sağlayamamış olsa bile ilerleyen yıllarda pek çok düzenlemeyle bu kolaylıklar sağlanmıştır. 1991 yılında, yurtdışında iş yapan yüklenici firmalara devlet desteğini ifade eden ‘Yurtdışı Müteahhitlik Belgesi’ uygulamasına geçildi. Bu belgenin anlamı, iş makinelerinin yurda sokulmasında müteahhitlere gümrük, vergi, harç muafiyeti sağlanmasıdır. 2002 yılında yapılan bir başka düzenleme ile de yurtdışı müteahhitlik hizmetlerinden elde edilen gelirler, kurumlar vergisinden muaf tutulmuştur.

Bu dönemin sektörü etkileyen bir diğer önemli gelişmesi ise, 8 Eylül 1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu oldu. Bu yeni kanunla birlikte sektörde pek çok yeni tartışma açıldı. Bu tartışmalardan biri ‘Müteahhitlik karnesi’. Kimin bir projeyi almaya ehil olduğunu gösteren uygulama, kriterlerin sürekli farklılık göstermesi nedeniyle yolsuzlukların önünü açmıştır. Bununla birlikte ‘uygun bedel’ belirlemeleri, en ucuz rakamı veren müteahhitle yola devam edilmesini ve ortaya pek çok sağlık ve güvenlik tehdidi yaratan yapı çıkmasına neden olmuştur. Ancak bazılarını sıraladığımız bu düzenlemeler önemli bir noktaya işaret etmekte. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ülke siyaseti ve ekonomisinde izlenen yol haritası, patronları teşvik etmek yönünde olmuş ve pek çok müteahhit bu sayede hızla büyüme imkanı yakalamıştır.

80’li yıllarla başlayan ve günümüze kadar gelen döneme devam etmeden önce ayrı bir başlık altında değerlendirmeyi hak eden yurtdışına çıkış deneyimine yakından bakalım.

İnşaat Patronlarının Ülke Dışına Çıkışları

70’li yıllarda, dünyanın gündeminde “uluslararası petrol krizi” söz konusudur. Petrol krizi ülkede zaten sorun olan ödemeler dengesini olumsuz etkilemekle birlikte, petrol üreticisi konumundaki Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin petrol gelirlerinde hızlı bir artışın yaşanmasına neden oldu. Türkiye’nin ABD ile Kıbrıs sorunu üzerinden gerilimli bir ilişki sürdürdüğü bu yıllarda Türk müteahhitlerinin Libya’da proje almaları tesadüf değildir. Kaddafi, Libya’da petrol şirketlerini millileştirmiş ve ülkenin refahını artırmak için kimi yeni yatırımlara başlamıştır. Trablusgarp’ın Türkiye ile olan tarihsel bağlarının da etkisiyle Türkiye inşaat sermayesi için ideal adres olmuştur. Libya’da alınan ilk işler 1972’de STFA’nın yaptığı Trablusgarp Limanı ve ENKA’nın yaptığı Bingazi Çimento Fabrikası’dır.

Müteahhitlerin 70’li yılların ikinci yarısındaki adresleri Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt ve İran olur. Irak’a köprü projesiyle ENKA, Suudi Arabistan’a fabrika ve su boru hattı projesiyle yine ENKA, Kuveyt’e otoyol projesiyle Tekfen giriş yapmış ve STFA, Soyak, Bimhol, Tekar, Cevahirler gibi firmalar da çeşitli işler üstlenmiştir. Bu yıllar emek sermaye kavgasının keskin olduğu, kamunun ağırlığının fazla olduğu ve serbest piyasa ekonomisinin daha etkisiz yılları olması nedeniyle tam boy bir devlet-sermaye işbirliğinden bahsedemiyoruz.

1970’li yıllardan 1980’lere geldiğimizde Ortadoğu projelerine ek olarak Afrika projeleri de yoğunluk kazanmaya başladı. Ortadoğu’da Ürdün, Mısır, Lübnan, Yemen gibi yeni ülkelerde, Afrika’da ise Cezayir, Tunus, Nijerya, Senegal gibi ülkelerde varlık gösterilmeye başlandı. ENKA, Gama, Güriş, Yapı Merkezi, STFA, Tepe İnşaat, Doğuş İnşaat, Alarko, Tekfen, Soyak, Yüksel İnşaat, Kiska gibi firmalar iki bölgede de yeni projeler aldılar. Alınan projeler arasında su kanal inşaatı, konut, soğuk hava deposu gibi daha basit ölçekli projeler olmakla birlikte çelik köprü, baraj, termik santral, liman gibi gerektirdiği sermaye ve bilgi birikimi bakımından daha büyük ölçekli projeler de yer almaya başladı. Ancak devlet garantisi isteyen (Örneğin Cezayir) ülkelerde kalıcı bir mevzi sağlanamadı.5 Libya’daki genel atmosfer ve ödeme güçlükleri, müteahhitlerin Libya’dan çekilmeye başlamasına ve Türkiye ile Libya arasında sorunlara neden oldu. Beraberindeki yıllarda Irak ve İran arasında 7 yıla yakın sürecek olan bir savaş başlamış, Irak da bu nedenle inşaat piyasalarında riskli ülke konumuna yerleşmiştir. Suudi Arabistan ise giderek daha ilgi çekici bir pazar haline geldi ancak ‘86 sonrası petrol fiyatlarının düşmesi bu ülkede de benzer sonuçlara sebep oldu. Bu yıllarda Türk müteahhitleri, Libya, Suudi Arabistan, Irak gibi “eski” sayılabilecek pazarlarda daha düşük yoğunluklu olarak varlık göstermeye devam etmişlerse de yarıda bırakıp kaçanları da çok olmuştur.

80’lerin ortasından sonra SSCB coğrafyasında olan gelişmeler dünyanın kalanı gibi Türk inşaat sektörünün geleceğini de kalıcı şekilde değiştirdi. 1985 yılında Gorbaçov’un Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreteri olmasının ardından ülkede pek çok “reform” adımı atıldı. Özellikle 1985 yılı 27. SBKP Kongresi’yle somut hale gelen, piyasa serbestliği, rekabet, merkezi planlamanın azaltılması gibi özünde kapitalizmi davet eden reform talepleri neredeyse tüm sosyalist sistemi hedef haline getirdi. Bahsi geçen yıllarda, Türkiye SSCB ile 25 yıllık doğalgaz anlaşması yaptı. Anlaşmanın kapsamı ise SSCB’nin Türkiye’ye doğalgaz ihraç etmesi ve karşılığında Türkiye’den çeşitli alanlarda mal ve hizmet almasını içeriyordu. 1986 yılında yapılan Hükümetlerarası Türk-Sovyet Ekonomik İşbirliği Karma Komisyonu Dokuzuncu Toplantısı’nda, söz konusu hizmetlerin içinde nelerin olacağı belirlenirken müteahhitlik hizmetlerinin de kapsama alınmasına karar verildi.6 Bu doğrultuda, Alarko-Doğuş ve Yüksel İnşaat, Gama-Entes, Kiska-Kutlutaş ve Pet, Baytur-Koray-Soyut aralarında “konsorsiyumlar” oluşturmaya, Garanti İnşaat, Eska, ENKA, Nurol, Mng, Tekfen, STFA, Soyak, Gap İnşaat7 vb. müteahhit firmalar da SSCB pazarına girmek üzere hazırlanmaya başladılar.8

SSCB’de doğrudan inşaat sektörünü ilgilendiren reformlar yapılıyordu. 1986’da oluşturulan konut programına göre her ailenin kendi dairesine sahip olması istenmiş, devlet konutları satılmış ve ailelerin kendi konutlarını yapmaları teşvik edilmiştir. Öte yandan yeni ekonomik reformların getirdiği kriz mevcut iktisadi durumu kötüleştirdiği için turizmi canlandırmaya dönük kararlar da alındı. Bu doğrultuda başlayan inşaatlar arasında yeni konaklama tesisleri, yeme içme mekanları bulunmakta.

1990 yılına gelindiğinde Almanya ile SSCB arasında yapılan anlaşma gereği, Doğu Almanya’daki Sovyet askerlerin geri dönmesi için kapitalist Almanya tarafından kendi yurttaşlarından toplanan vergilerle ‘yardım’ yapıldı ve bu yardım kapsamında çok büyük bir konut ihalesi açıldı. Bu ihalelerin bazı aşamalarını ENKA ve TEKSER firmaları almış ve peşinden BAYTUR, MESA gibi firmalar da talip olmuştur. Görüleceği üzere, Türk müteahhitlerinin Rusya ve Orta Asya coğrafyası projelerine girmeleri ve bu bölgeye ‘çökmelerinin’ başlangıcı SSCB’nin çözülme süreci ile başlamıştır.

Gorbaçov dönemi SSCB politikalarının sebep olduğu ağır iktisadi durum, dağılma sonrasında ortaya çıkan 15 farklı ülkenin de ekonomik durumlarını etkiledi. Bu durumu fırsata çevirmeye çalışan EBRD9 gibi uluslararası finans kuruluşları özelleştirme gibi politikalarla bölgede yeni bir dönem açtılar. Ülkemizde ise neoliberal politikalarıyla köklü değişimlere sebep olmuş Özal hükümeti, dönemi fırsata çevirmiş ve bu ülkelere uçuşlar başlatmıştır. Türk müteahhitleri Rusya, Belarus, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Moldova gibi ülkelerde fabrika, otoyol, konut, lüks oteller, havalimanı ve daha pek çok farklı türde projeler üstlendi. Bunlardan özellikle bazıları dikkat çekicidir.

Bölgenin emperyalizm eliyle dönüştürülme sürecinde lüks otel inşaatları, “coca cola” üretim ve şişeleme tesisleri, ABD büyükelçilikleri gibi inşaatların oranı artmış ve pek çoğunda Türk inşaat sermayesinin rolü olmuştur. Hatta bazı firmaların bilhassa uzmanlaştığı alanlar dahi mevcut. Örneğin Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan’daki ABD büyükelçilikleri Zafer İnşaat eliyle inşa edildi. Bir diğeri, Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Mithat Yenigün’ün yönetim kurulu başkanı olduğu Yenigün İnşaat10. Piyasada “NATO müteahhiti” olarak nam salan firma başta Polonya olmak üzere pek çok farklı ülkede benzer projeler üstlenmiştir. Hatta bu projeler arasında, şu an tartışmaları süren Afganistan’daki Kabil Havalimanı da bulunmakta. Bu tarihlerden sonra ismi çok duyulacak olan “IC İçtaş” firmasının da ismi yine farklı bir proje örneği olan, mayın ve mühimmat temizleme işini (Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Kuveyt-Irak sınırında büyük bir alanda) almasıyla gündeme geliyor.

İzleyen yıllarda özelleştirme adımları hız kazanmış, uluslararası kredi kuruluşları bölgeye krediler açarak müdahalelerde bulunmuştur. Türk inşaat sermayesinin doğal kaynakları zengin olan ülkelere dönük özel ilgisi ise dikkat çekici. Zengin altın yatakları bulunan Kırgızistan ya da önemli bir petrol üreticisi olan Kazakistan bu örneklerden bazıları. İnşaat patronlarının müteahhitlik dışında yatırımlarının da başladığı bu yıllarda, artan sermaye birikimleri bazı ülkelerde Türk patronlarına ‘işletmecilik’ kapılarını açtı ve bunun yanı sıra ENKA gibi bazı firmalar ‘taşınmaz’ işine de girdi. Nitekim Koç Holding, Migros aracılığıyla Moskova’da “büyük mağazacılık” yatırımı yapmaya karar verdiğinde ENKA ile ortaklık kurup Ramstore’ları açtı.

90’lı yıllarda, SSCB sonrası ülkeler dışında Polonya, Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Romanya gibi yakın batı ülkelerinde, Fas, Sudan, Etiyopya, Malavi, Gana gibi Afrika ülkelerinde ve hatta bir Latin Amerika ülkesi olan Şili’de dahi farklı ölçekli projeler alınmaya başlandı. Hem ülke içinde hem de tüm bu ülkelerde yaygın şekilde projeler alan Türk müteahhitleri içerisinde geleneksel sermaye gruplarının ağırlığını hissettirdiği söylenebilir.

2000 Sonrası ve AKP dönemi

Bu dönemin inşaat sektörü tahlillerine geçmeden önce dönemin siyasi arka planına biraz daha yakından bakalım. 2000’li yıllarda, hem ülke içinde hem de dünyada pek çok önemli siyasal ve iktisadi gelişme yaşandı. Artık SSCB’nin olmadığı bir dünyada emperyalizm daha rahat hareket etmeye başlamış ve buradan aldığı cesaretle ülkemizin de içinde sayılabileceği pek çok ülkeye müdahale etmiştir. Soğuk Savaş yıllarında NATO’nun ileri karakolu olarak görülen Türkiye, izleyen yıllarda Ortadoğu’daki gelişmelerde aktif olarak rol almaya başladı. 11 Eylül saldırısından sonra değişen emperyalist politika sonucunda, bölgeye dönük müdahaleler başladı ve Afganistan ile Irak işgal edildi. Tüm dünya dengelerini değiştiren bu gelişmeler inşaat sektörünü de etkiledi. Türk müteahhitleri geçmiş deneyimlerinden edindikleri kurnazlıkla durumu fırsata çevirdiler ve bahsi geçen iki ülkenin imar projelerinde görev aldılar.

Avrupa ülkelerinin Irak müdahalesine çekimser destekleri nedeniyle savaş sonrasındaki imar projelerinden Avrupa menşeili firmalar uzak tutuldu ancak ihtiyaç duyulduğu her an Türk müteahhitleri göreve çağrıldı. Hatta Irak’ın yeniden yapılandırılması için Amerika sık sık ENKA’ya yeni roller verdi. Yine Afganistan bu yeniden yapılandırma örnekleriyle dolu. 11 Eylül sonrası ABD yaklaşık 32 milyar ABD doları, uluslararası topluluk da 25,3 milyar ABD Doları olmak üzere toplam 57,3 milyar ABD dolarını, “insani yardım” ve/ya “yeniden inşa” için Afganistan’a ayırmıştır. Türk Eximbank11 da, Afganistan'ın yeniden inşası için 550 bin ABD Doları kredi sağlamıştır. Üstelik projelerin içerikleri ABD tarafından sıkı takip edilmekte olup ticaret ve güvenlik gibi pek çok gerekçeyle yol projelerine ayrıca önem veriliyordu. Limak, Kolin, Çukurova İnşaat gibi firmaların önemli yol projeleri almaya başladığı bu dönemde, ‘yandaş sermaye’ olarak ifade edilen şirketlerin büyük projeler üstlendiklerini görüyoruz.

Bu yılları inşaat sektörü için önemli kılan pek çok faktör bulunmaktadır. Bu unsurlardan bir tanesi yeni coğrafyalarda iş alınmasıdır ki en çarpıcı örneklerinden biri Avrupa ülkeleridir. Diğer iki yeni adres ise Sahra altı Afrika ve Körfez ülkeleri oldu. Bu bölgelerde Türk müteahhitlerinin büyük ölçekli yeni projeler aldıklarını ve Cezayir, Fas gibi daha önce var oldukları ülkelerde de kalıcı mevziler edindiklerini söyleyebiliriz. Hatta birçok firma yerlileşmeye başlamış ve bu amaçla gittikleri ülkelerde ya bir firma satın almış ya da yeni şirket kurmuşlardır. Kiska ABD’de, Gama İrlanda’da, Soyak Rusya’da bu tür adımlar attı.

Bu yılların bir diğer karakteristik özelliği ise projelerin niteliğidir. Önceleri kâr oranları daha düşük olan konut projeleri çoğunlukta iken, artık sanayi tesisi, havalimanı, elektrik santralleri, petrokimya tesisleri gibi yüksek katma değerli projeler ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bununla birlikte, yeni bir sermaye birikim modeli olarak ‘yatırımcılık ve işletmecilik’ de önem kazandı. Pek çok şirket, ana işi olarak müteahhitlik yapmakla birlikte bankacılıktan turizme, imalat sanayiinden nakliyeciliğe, medyadan enerjiye bir dizi sektörde yeni yatırımlar yaptı.12

Ülke içine yakından baktığımızda sektör için yeni bir dönemin başladığını söyleyebiliriz. Özallı yıllarda ilk adımları atılan neoliberal politikalar 2002 yılında iktidara gelen AKP ile hız kazandı. 2001 krizi ile büyük bir tahribat alan ülke ekonomisi, AKP hükümetinin iktidarı boyunca izleyeceği tercihlerin de zeminini yarattı. İnşaat sektörü, diğer sektörlerle ilişkisi nedeniyle yarattığı canlılık, hızlı bir büyüme dalgasını tetikleme, iç tüketimi pompalama, işsizlik oranını soğurma potansiyeliyle hükümetin stratejik davrandığı sektörlerden biri haline geldi ve bu strateji, bir dizi düzenlemeyi beraberinde getirdi.13 1984’de kurulan TOKİ, olağanüstü yetkilerle donatılmış bir devlet aygıtı haline getirildi ve kurumun kamu arazilerini kullanma yetkisi sayesinde pek çok arazi inşaat patronlarına satıldı. Adı pek çok yolsuzlukla da anılan kurumun şimdilerdeki özel fonksiyonu, deprem ya da sel gibi herhangi bir felaket olduğunda insanları konut borçlarına sokmak oluyor.

2000’li yılların inşaat patronları açısından diğer bir önemli gelişmesi ise Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları yani GYO’lar oldu. Tüm dünyada yaygınlaşan, gayrimenkul ve finans birlikteliğinin en çarpıcı örneklerinden biri olan GYO’ların14, yapılan bir dizi düzenleme sayesinde hem sayıları hem de değerlerinde büyük bir artış oldu. Bu sayede pek çok küçük ölçekli firma, büyüme fırsatları yakaladı.15

AKP’nin sektörde yaptığı en çarpıcı ve stratejik değişim sermaye cephesinde oldu. Geçmişteki varlıkları sınırlı denebilecek pek çok firma, yapılan bir dizi düzenleme sayesinde katma değeri yüksek ihaleler aldı ve bu sayede ölçeklerini büyütme şansı elde ettiler. Artık geleneksel sermaye gruplarının yanında Anadolu sermayesi, İslami sermaye, yeşil sermaye, Anadolu kaplanları gibi ifadelerle tanımlanan yeni bir sermaye grubu ortaya çıkmıştı. Kolin, Kalyon, Cengiz İnşaat, IC İçtaş, Gap İnşaat, Taşyapı, Rönesans gibi firmalar bu yükselişin en çarpıcı örnekleridir. Ancak bu değişimi, sermaye grupları içerisinde bir kavganın aksine bir bütün olarak sermayenin büyümesi olarak okumak gerekir. Gülay Dinçel’in bu konudaki katkısını tekrar hatırlamakta fayda var:

“Birinci Cumhuriyet’ten İkinci Cumhuriyet’e geçişte egemen sınıf cephesi için söylenebilecek Anadolu sermayesi ya da ‘yeni burjuvazi’ olarak adlandırılan bir sermaye fraksiyonu lehine bir ağırlık kaymasından ziyade sermayenin egemenlik alanının genişlemesi ve sermaye sınıfının bir bütün olarak güçlenmesidir. 2002-2008 yılları arasındaki kesintisiz büyüme/genişleme ve emperyalizme entegrasyon düzeyindeki artışla Türkiye’de sermaye birikimi genişlemenin ötesinde derinlik de kazanmıştır. Geleneksel sermaye, AKP sermayesi ve yabancı sermayenin büyümesini yan yana koyarak ya da alt alta toplayarak ulaşılan büyüklük genişleme hakkında fikir verse de derinleşmeye dair pek fazla şey anlatmayacaktır. Derinleşme, ancak kabaca üçe bölünebilen bu kategorilerin içiçelikleri, Türkiye’nin emperyalizmle ilişkileri ve üstlenmeye çalıştığı bölgesel rol, siyaset ve ekonomi düzlemleri arasında kapitalist devletin uç yorumu olarak nitelenebilecek ölçüde doğrudanlaşma gibi gelişmelerle birlikte anlamlanmaktadır.’16

Sonraki yıllarda AKP hükümetinin birinci Cumhuriyeti tasfiyesi, yeni Osmanlı açılımı ve ülkeyi dinselleştirme yönünde izlediği politikaların bütününün inşaat sektörüne etkileri oldu. Örneklerini İstanbul ve Ankara gibi kentlerde gördüğümüz, 1. Cumhuriyet’in mirası sayılabilecek pek çok arazi ve yapı bilinçli olarak ranta açıldı ve kent belleğine dönük ideolojik müdahaleler başladı. Şimdilerde Taksim Meydanı’nda görebileceğimiz devasa büyüklükteki cami de bu gözle bakılmayı hak etmektedir. AKP hükümetinin stratejik tercihi haline gelen inşaata dayalı birikim modelinin ekonomik, ideolojik ve politik dayanak noktaları bulunduğu giderek görünür hale gelmiştir.17

Yazımız boyunca izlenen dönemselleştirme içerisinde, bazı yönelimlerin giderek olgunlaştığı ve kalıcı hale geldiği görülebilir. Bayındırlık faaliyetlerinin Cumhuriyet tarihiyle başat gittiği, sonraki yıllarda bir sermaye birikim modeli haline gelebildiği ve bu birikim büyürken hatırı sayılır varlıklarıyla görünür olan inşaat sermaye gruplarının ortaya çıkışına tanık olduk. Sermaye, doğası gereği yeni pazarlara ihtiyaç duyarken, rotasını yurtdışına çevirmiş ve 80 sonrası dönemde daha ortak bir akıl ile hareket etmeyi öğrenmiştir. Öyle ki, SSCB dağıldıktan sonra ya da Afganistan’ın yeniden imar projelerinde emperyalizmle iş tutar ölçeğe gelinmiş ve ilk sınavlar verilmiştir.

Bu açıdan 2000’li yıllara gelene kadar sektörün ve müteahhitlerin belirli bir sermaye birikimi yarattıklarını, bu birikimi ihraç ettiklerini ve giderek daha stratejik tercihler yaptıklarını söyleyebiliriz. Ancak 2000’li yılları önceki yıllara göre farklı kılan pek çok neden sayılabilir. Çünkü izleyen yıllarda, devletin ve inşaat patronlarının ittifakı gözle görülür hale gelmiş, kısa zamanda pek çok patron zenginleşmiş ve hatta hükümetin bölgesel aktör olma yönündeki iştahı sektör aracılığıyla kabarmıştır. Artık şunu söylemek daha mümkündür. AKP, ilişkide olduğu yakın coğrafyalara ilişkin emperyal heveslerini doğrudan politik müdahaleleriyle göstermenin dışında inşaat patronlarıyla birlikte sermaye ihracı biçiminde de gerçekleştirmekte. Hükümetin askeri ve politik heveslerinin merkezinde inşaat patronlarının hevesleri de yatmakta. Alttaki satırlarda biraz daha yakından bakacağımız bu çerçeve içinde, çevre ülkelerdeki savaş ve inşaat gündemlerinin nasıl bir arada ilerlediğini gösteren yakıcı birkaç örneği ele alacağız.

2011 yılında emperyalizm destekli cihatçıların kanlı saldırıları ile başlayan Suriye Savaşı on yılı geride bıraktı ve giderek emperyalist müdahaleye açık hale geldi. Elbette bu süreçte, ABD emperyalizmi ile iş tutan AKP hükümetinin önemli rolü oldu. AKP hükümetinin daha büyük ve güçlü bir ‘Yeni Türkiye’ yaratma söylemi Türkiye sermaye sınıfının yayılmaz arzularının bir ifadesi haline gelmiş, ülkeyi Avrupa’nın silah ve çihatçı akışının güzergahı haline getirmekle kalmayıp aynı zamanda kökten dinci grupların eğittiği bir merkez haline getirmiştir. Suriye’nin işgalinin bizzat aktörü olan AKP hükümeti, şimdilerle yeniden yapılandırmayı konuşmakta. AKP ile ilişkileri iyi bilinen ve yolsuzluk skandallarıyla gündeme gelmiş pek çok kurum, Suriye’nin kuzeyini yapılandırmak için müteahhitlere görev vermiş durumda. Kızılay, AFAD, İHH, Türkiy Diyanet Vakfı, Sadakataşı Derneği, Deniz Feneri Derneği, Beşir Derneği gibi kurumlar ‘topladıkları bağışlarla’ Suriye’nin kuzeyinde 5000 konutluk mülteci yerleşkesi inşaa etti.18 Bununla sınırlı kalmayacak şekilde, ‘Suriye’nin güvenliği’ ve ‘halka güvenli bir yaşam alanı’ gibi yalanlarla yeni imar projeleri de sürmekte.

Arap Baharı sonrasında iç savaşa sürüklenen bir diğer ülke de Libya oldu. Savaşın etkilerinin sürdüğü ülkeye, AKP hükümetinin müdahaleleri de sürmektedir. Yaygın görüşe göre, Erdoğan Libya’yı, Türkiye’nin bölgedeki siyasi ve ekonomik ağırlığını güvence altına alacak biçimde şekillendirmeye çalışıyor. Bu müdahalelerin temelinde jeostratejik ve siyasal nedenler olmakla birlikte ekonomik kaygılar da yer almakta. Zira 70’li yıllardan beri Türk müteahhtileri Libya’da iş yapmakta ve halen sektörün ilk ve en büyük üçüncü pazarı olma özelliğini korumaktadır. 2011 yılından beri süren savaş nedeniyle yarım kalan pek çok proje olmuş ve Türk müteahhitleri ödemelerini alamamışlardır. Bu duruma müdahale eden AKP hükümeti, son yıllarda izlediği Libya politikasına ek olarak inşaat patronlarının sorunlarını çözmek için, Libya hükümetiyle 'Türk Müteahhitlerinin Libya’ya Dönüşlerine yönelik Mutabakat Zapti’nı’ imzalamıştır. Anlamı, on yıla yayılan ödeme sorunlarını ortadan kaldırmak ve inşaat sektörünün Libya pazarının önünü tekrar açabilmek. Savaş sonrasında imara ihtiyaç duyulan bir zamanda bu anlaşmanın gelmesi manidar olmuştur.

2000’li yıllara ilişkin siyasi ve ekonomik gelişmelerin hızla arttığı coğrafyalardan biri Afrika kıtası oldu. Dünyanın farklı sermaye gruplarının bölgeye ilgisinin artmasını sağlayan pek çok farklı sebep bulunmaktadır. Mineral kaynakları zengin olan kıtada nüfusun 2050’ye kadar ikiye katlanması bekleniyor ve bu durum altyapı ve konut ihtiyacını giderek artırıyor. Bununla birlikte IMF, kıta ekonomisinin beş yılda reel olarak ortalama yüzde 5.2 büyüyeceğini öngörüyor. Kişi başı gelirin 5 katı arttığı Sahra altı bölgesinde ekonomi reel olarak iki kat, dolar cinsinden ise dört kat büyüme kaydetti. Angola, Mozambik ve Etiyopya son 10 yılda yüzde 8’in üzerinde büyüyerek, büyüme hızında Çin ve Hindistan’ı bile geride bıraktı.19 Emperyal heveslerin merkezlerinden biri haline gelen Afrika kıtası diğer ülkeler gibi Türk sermayedarları ve bilhassa inşaat patronları için iştah kabartıyor.

Afrika kıtasına ilişkin 2003 yılında hazırlanan “Afrika Ülkeleriyle Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi”, 2005 yılında “Afrika Yılı” ilan edilmesi ve “Afrika Birliği” nezdinde gözlemci statüsü kazanılması Türkiye’yi, Çin ve Hindistan'dan sonra Afrika Birliği'nin üçüncü stratejik ortağı haline getirdi. Hükümetin Afrika ülkeleri ile yakın ilişkileri, 34 Afrika ülkesinde açılan büyükelçilikleri, 25 ülkede görev yapan ticaret müşavirlikleri, 9 ülkede faaliyet gösteren TİKA koordinatörlüklerinin yanı sıra, 23 Afrika ülkesi ile tesis edilmiş olan karma ekonomik komisyonlar, 4 ülke ile sonuçlandırılmış olan serbest ticaret anlaşmaları, 8 ülke ile akdedilmiş olan çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmaları ile 10 ülke ile imzalanmış olan yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması anlaşmalarına ilaveten, Türk Hava Yolları’nın kıtada 35 noktaya sağladığı uçuş imkanları ve Türk Eximbank’ın faaliyetleri, Türk müteahhitlik firmalarının bölgede Çin gibi donanımlı oyuncuların karşısına daha güçlü çıkabilmeleri açısından son derece önemlidir. Bu çerçevede Türk Müteahhitler Birliğinin, Türk ve ABD Eximbanklarının sağlayacakları mali destekle, Sahra Altı Afrika ülkelerinde, Türk ve ABD firmalarının birlikte projeler üstlenmeleri yönünde çalışmaları sürmekte. Şimdilerde kıtadaki büyük inşaat yatırımları olan firmalar arasında önceki yıllardan tanıdığımız ENKA, Tekfen, STFA gibi firmaların yanında Limak, Kolin, Makyol gibi son on beş yılda hızla büyüme seyrine girmiş firmalar da bulunmakta.

Hükümetin aktif olarak dahil olduğu bir diğer cephe de Azerbaycan oldu. Ankara’nın bu ülke ile ilişkileri ve özelinde Dağlık Karabağ sorununa olan yaklaşımı yurt dışı müteahhitlik işlerini de yakından ilgilendiriyor. Azerbaycan ve Ermenistan arasında patlak veren Dağlık Karabağ savaşı boyunca AKP hükümetinin savaşı kışkırtan bir dili oldu ve açıkça gerilimi tırmandırdı. Azerbaycan lehine sonuçlanan savaşın sonrasında ise, bölgede yapılacak imar için Türk müteahhitleri göreve çağrıldı. Türkiye Müteahhitler Birliği'nin yayınladığı ocak bülteninde “Dağlık Karabağ’da ortaya çıkacak ihtiyaçlar ile yeniden imar çalışmalarında Türk müteahhitlerinin aktif rol üstlenmeleri ve Azerbaycan ekonomisine en iyi şekilde katkıda bulunmaları önümüzdeki yılın öncelikleri arasında yer almaktadır” denildi.20

2000’li yıllarda yükselişe geçen inşaat sektörüne ilişkin bu yazının içeriğine sığamayacak sayıda gelişme oldu. Ancak yazının tüm seyri boyunca görülebileceği üzere 2000’li yıllar, ülkemizin pek çok açıdan değişimine neden olduğu kadar inşaat sektöründe de değişimlere neden oldu. Buraya kadar olan bölümde yazının merkezini tutan inşaat patronlarını gördük şimdi biraz da emek cephesine bakalım.

Esnekleşen emek

İnşaat sektörü, artan makineleşmeye rağmen ortaya konan ürünün hareketsiz oluşu, coğrafi dağınıklık, ölçeğin ve yapıyı oluşturan bileşenlerin farklılığı gibi nedenlerle geçici süreli işçi çalıştırmaya uygun, emek yoğun bir sektör olma özelliğini sürdürüyor. Geçici süreli ve kayıt dışı çalışmayla karakterize olan sektörde, emeğin değersizleşme araçlarından biri olarak taşeronlaşma da artış göstermektedir. Taşeronlaşma, belirli bir işin yapım sorumluluğunu alt yüklenicilere dağıtarak çok sayıda firmayı ve patronu işin parçası haline getirir. Bu çoklu yapılaşmanın içerisinde patronların varlıkları giderek silikleşir, sorumluluklar ekip başlarına düşer ve bu durum, çoğu zaman ekip başları üzerinde farklı bir sınıfsal aidiyet duygusu bırakır. Oysa ki ekip başları da, diğer işçilerle aynı koşullar altında çalışma hayatını sürdürür. Bu yanıyla taşeronlaşma, patronun kim olduğunu belirsizleştirdiği kadar işçinin kendi öz kimliğinin, yani çalışarak emeğiyle geçinme bilincinin de çarpıtılmasına neden olur. Bu belirsiz tablonun sermaye sınıfı açısından en büyük avantajı ise, ücret ve tazminat taleplerinin muhataplarının kimler olduğunun bilinmediği belirsiz bir ortam yaratmış olmasıdır. Bunun yanı sıra taşeronlaşma, toplu sözleşme imkânlarından uzak, güvencesiz koşullarda, performansa göre ödemelerin yapıldığı, aşırı yoğun ve uzun saatler altında, işçi sağlığını tehdit eden koşullar eşliğinde çalışmayı dayatır. İşçi sınıfına hem sosyal hakları üzerinden hem de ideolojik saldırılarda bulunarak çalışma hayatının bütününü parçalar.

Ülkemizde, sektörün çalışma koşullarının kendine özgü kimi yanları olmakla birlikte bu eğilimlerin hepsi görülmektedir. Çalışma yaşamında olumsuz barınma koşulları, yüksek oranlı iş kazaları, yerli ve yabancı göçmen yoğunluğu, ağır mesai saatleri, çocuk işçilik , sigortasız çalışma gibi faktörler bulunmakta birlikte gericilik ve ırkçılık gibi ideolojik unsurlar da yaygındır. Ancak tüm bu ağır tablonun, ülke sınırları dışına taşan yanları da mevcut. Türk inşaat sermayesinin uluslararası ölçekte sermaye birikimini arttırmasına ters orantılı olarak emeğin değersizleşmesinde de önemli bir misyonu bulunmaktadır. Giderek esnekleşen çalışma hayatı ve düşen işçi ücretleri Türk müteahhitliğinin başlıca tercih edilme sebebi haline gelmiş ve Türk müteahhitliğinin dünya çapında Çin’den sonra ikinci önemli aktörü olmasını sağlamıştır. Ucuz işçilik bedelleri sayesinde yurt dışı işlerde tek rakiplerinin Çin olduğunu ifade eden eski TMB Başkanı Mithat Yenigün, Türkiye’den işçi götürmenin gerektirdiği yasal güvencelerin müteahhitlerin sırtında nasıl da büyük bir yük olduğundan yakınıyor.21 Hatta pek çok zaman bu yükten kurtulmak için daha düşük ücretlerle çalışan Filipinli ya da Bangladeşli işçileri tercih ettiklerini gururla söylüyor.

Yurtdışı projelerine çalışmaya giden işçiler, 2000’li yıllara kadar döviz kurundaki farkların da etkisiyle görece iyi ücretler aldılar. Üstelik bu durum, ülkeye döviz girmesinin yollarından biri olmakla birlikte, sermaye sınıfı için de büyük bir mali yük anlamına gelmiyordu. Ancak 2000’li yıllarla birlikte artan rekabet ve pazar genişletme hamleleri, sermayenin işgücü maliyetlerini aşağıya çekmesine neden oldu. AKP’nin, gerici ideolojiler ve işçi sınıfının örgütsüzlüğü nedeniyle emeği giderek daha esnek ve değersiz hale getirmesi yurtdışı yatırımlarına da yansıdı. Çalışma koşullarının gerilemesinin yanı sıra, tazminat ve maaş ödemelerinin ağırlığını oluşturduğu ücret sorunları ve çalışmaya gidilen ülkede mahsur kalma gibi pek çok yeni sorun ortaya çıktı. Sermaye tarafında ise vize, yol, yemek giderlerinin her bir kalemi önemli bir mali yüke dönüştü. Bu nedenle, yurtdışı şantiyelerinin yaşam standartlarının giderek aşağıya çekildiği görülüyor. Bu konudaki en sarsıcı başlıklardan birini vize sorunu tutuyor. İşçilerin vize masraflarını düşürmek adına yapılan turist vize başvuruları yaygınlaşmış ve patronların işçiler üzerinde baskı kurmasını sağlayan bir unsur haline gelmiştir. Turist vizelerinin süresi dolduktan sonra kaçak duruma düşen işçiler, ilgili ülkenin kanunlarına göre herhangi bir ceza almamak adına patronların sunduğu tüm koşulları kabullenmek zorunda kalıyorlar. 2017 yılında İNTES tarafından düzenlenen 52.Çözüm Arama Konferansı, “Yurt dışı Hizmet Sözleşmelerinde Milletlerarası Özel Hukuk Uygulaması İş Hukuku Sorunları’’ oturumu altında sarf edilen şu sözler sermaye cephesinin konuya yaklaşımını özetlemektedir:

“İşverenlerimiz, yurt dışında yaptıkları işlerde Türk iş gücünün yüksek maliyetine rağmen yakın zamana kadar Türk işçilerimizle çalışıyorlardı. Çünkü üstlendiğimiz her iş, ülkemize hizmet vermek, döviz kazandırmak anlamını taşıyordu. Ancak son yıllarda işverenlerimiz yüksek işçilik maliyetine ilave olarak önemli bir sorunla da karşı karşıya kalmış bulunmaktadırlar. Burada yargılamaya konu olan çok sayıda işçi-işveren uyuşmazlığından söz ediyoruz. Tüm bu nedenlerle işverenlerimiz haklı olarak yurt dışında yaptıkları projelerde artık Türk işçisi çalıştırmak istemiyorlar. Bugün bu önemli sorunun nedenlerini burada hep birlikte konuşacağız.”22

Sermaye birikim süreçleri boyunca emeğin yaşadığı değer kaybı bu satırlara sığamayacak büyüklükte ve başka bir yazının konusu olarak ayrıca ele alınmayı gerektirmektedir. Ancak gerek yurtiçinde gerek yurt dışında inşaat işçilerinin koşullarının giderek kötüleştiği görülmektedir. Üstelik Türk inşaat patronlarının ‘avantaj’ diye ifade ettikleri ucuz işçilik bedelleri de yaygın bir eğilim olmakta ve sektörün işçilerini giderek savunmasız bırakmaktadır.

Bitirirken

Buraya kadar inşaat sektörünün dönemleştirilmiş tarihçesine yakından baktık. Cumhuriyet tarihiyle birlikte başladığını söyleyebileceğimiz inşaat sektörü, farklı dönem aralıklarında farklı gelişim seyirleri izledi. Ancak bu dönemleştirme içerisinde ülkenin bütünü gibi sektörü de etkileyen önemli tarih aralıkları var. 1950’li yıllar ile başlayan ABD-Türkiye yakınlaşması sektörün tercihlerini belirledi ve ‘piyasa’ için daha karlı olduğu düşünülen projelere öncelik verildi. Sonraki yıllarda yurt dışındaki ilk proje 1972 yılında gerçekleştiyse dahi, bu konudaki gerçek adım 80’li yıllar sonrasında atıldı. 24 Ocak kararlarıyla başlayan neoliberal politikalar sonraki yılları önemli ölçüde etkiledi ve 2000’li yıllara kadar inşaat sermaye birikimi önemli bir büyüklüğe ulaştı. Elbette bu birikim dönem hükümetlerinin inşaat patronlarına dönük teşvikleri sayesinde oldu. Ancak bu tavizler konusunda 2000 sonrası AKP hükümetinin özel bir rolü bulunmakta. Bunun adımlarını üst satırlardaki pek çok örnek içerisinde gördük.

Tüm bu tarihçe içerisinde sektöre ilişkin bazı çıkarımlar yapabilmek mümkün. Türkiye kapitalizminin Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dönüşümü, olgunlaşması ve giderek daha piyasacı karakter kazanması sektöre de gölgesini düşürmüş ve büyüyen bir sermaye birikimi oluşmuştur. Uzun yıllar geleneksel sermayenin ağırlığının görüldüğü sektörde, 2000’li yıllar ile birlikte yandaş sermayenin de ağırlığını görülüyor. Geleneksel sermaye diye ifade edebileceğimiz sermaye grupları son yıllarda yurt dışında varlık gösterirken, yandaş sermaye grupları ise AKP hükümetinin sağladığı hızlı şekilde büyüme avantajlarını yurt içinde değerlendirdi. Şimdilerde ise bu vurgunun sağladığı birikimi yurtdışında büyük projelerde de değerlendiriyorlar. Altta gösterilen tablo hem geleneksel hem de yandaş inşaat patronlarının Dünya çapında sürdürdükleri projelerin büyüklüğü konusunda fikir verecektir. Bu büyük yağma içerisinde iki cephenin de rolü olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte, her iki sermaye çevresi için de tekelleşme eğilimi olarak ifade edilebilecek dört beş firma değerlendirmesi eksik olacaktır. Zira en başta paylaştığımız listeye ek olarak sermayesi hızla büyüyen çok sayıda firma da bulunmaktadır. Bu açıdan beşli çeteye indirgenen siyasal söylem konunun aktörlerini ve sistemin bütün olarak nasıl işlediğini gizlemektedir.

Devletin, müteahhitlere tam boy desteğinden bahsedemeyeceğimiz geçmiş yıllara nazaran artık sıkı bir iş birliğinden de bahsedebiliriz. Öyle ki sektörün yeni açılımları, hükümetin emperyal heveslisi politikalarıyla başabaş gitmekte. Dış politikada hangi yeni yönelime bakılsa orada sektörün izlerini görmek mümkün. Bu açıdan, kazandığı bilgi ve sermaye birikimi sayesinde inşaat sermayesinin de daha ‘ortak bir akıl’ ile hareket ettiğini söyleyebiliriz.

Son olarak, Türk İnşaat sektörünün gelişim sürecine bu kadar yakından bakmışken ülkemizin deprem gerçeğine değinmeden geçilemez. Türk müteahhitliği, dünyanın her yerinde yüksek teknik ve teknoloji kullanımıyla kaliteli ve sağlıklı yapılar yapabilecek deneyimi bünyesinde biriktirmiştir. Buna rağmen ülke içindeki kötü yapı stoğu ve riskli binaların varlığını koruyor olmasının temel nedenlerini, Türk müteahhitliğinin sermaye birikiminde aramak gerekir. Merkezi bir planlama ile gerçekleşebilecek kapsamlı konut iyileştirme projeleri yerine, kamusal faydası az ve kar oranları yüksek projeleri tercih etmek hem hükümetin hem de sermayenin işbirliği ile yapılmış bir tercihtir. Pek çok konuda olduğu gibi konu halk sağlığı olduğunda, tercih yine sermayenin karı yönünde olmuştur.