Öncelikle, burjuva ideolojisinin yeni çocuğu diyebileceğimiz seküler milliyetçiliğin tarihselliğini masaya yatırarak kolları sıvayabiliriz.

Seküler Milliyetçilik Hangi Boşluğu Dolduruyor?

Seküler milliyetçiliğin özellikle son birkaç yılda farklılaşmış bir milliyetçilik tipi olarak Türkiye siyasetinde ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Her ne kadar örgütsel karşılığı tartışmalı ve toplumsal izdüşümü muğlak olsa da bu ideolojinin toplumun belirli kesimlerinde etkili olduğu da bir gerçektir.

Bu ön plana çıkışıyla birlikte “seküler milliyetçilik”, etraflı bir tartışmayı gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla bu yazının temel hedefi seküler milliyetçiliğin düzen içerisinde konumlandırılmasına bir katkı niteliği taşımak ve zaten açılmış olan tartışma zeminini derinleştirmektir.

Peki nereden başlamalı?

Öncelikle, burjuva ideolojisinin yeni çocuğu diyebileceğimiz seküler milliyetçiliğin tarihselliğini masaya yatırarak kolları sıvayabiliriz.

Burada bir tür “tersine mühendisliği” akla getirmek mümkün. Nasıl insanın anatomisi nasıl maymunun anatomisini ele veriyorsa; seküler milliyetçiliğin anatomisi de pek tabii içinden çıktığı (Türk-İslam sentezinin) ülkücü milliyetçiliğin anatomisini ele verecektir. Ülkücü hareketin “farklı çehreli” bir çocuğu olan seküler milliyetçilik, milliyetçi harekette yaşanan yön değişikliklerine ve yol ayrımlarına ışık tutmaktadır.

Dolayısıyla, ilk hamle seküler milliyetçiliği temsiliyet iddiasındaki İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin içinden çıktıkları MHP sarmalındaki tarihsel omurgayı ve işlevi bulmak olmalı.

27 Mayıs’tan 12 Eylül’e Milliyetçi Hareket

Milliyetçi hareket içerisinde MHP geleneğinden ayrışan farklı fertleri neyin ortaklaştırdığını ortaya koyabilmek için 27 Mayıs bir başlangıç noktası olarak seçilebilir. 

27 Mayıs, 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin sürüklendiği ekonomik kriz ve onu takip eden siyasi krize bir müdahaleydi. “Darbe”nin iç-dış gerilimleri, taşıdığı ilerici-gerici boyutlar, sınıfsal aidiyet meselesi gibi başlıklar daha önce Gelenek’te üzerinde durulmuş başlıklardı.1 Bu kısım da yazının üzerinde duracağı alanı kapsamıyor zaten. Fakat darbeden sonra oluşan siyasi atmosfere damgasını vuran sınıf siyasetinin ve buna paralel olarak yükselen milliyetçi hareketin kritik bir önemi var.

Milliyetçi hareket ve 27 Mayıs dendiğinde akla ilk gelen isim elbette Türkeş oluyor.

Türkeş’le devam etmek gerekiyor. Öncelikle Türkeş’in ve milliyetçi hareketin içine doğduğu ve içinden doğduğu koşulların en kritik uğraklarını hatırlatmak gerekiyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın yeni bittiği, Soğuk Savaş’ın yeni başladığı 1945 yılından sonra Türkiye, ABD ile ekonomik-ideolojik yakınlığını giderek artırıyordu. Devlete pençelerini giderek daha çok geçiren sermaye sınıfı ipleri tamamıyla eline almaya hazırlanıyordu. Demokrat Parti’nin 1946 seçimlerinde gösterdiği başarı ve sermayenin seçeneklerinin artması; ‘‘demokrasinin inşası’’ bu süreci de hızlandırıyordu elbette.

5 Ekim 1947’de Genelkurmay Başkanı Salih Omurtak’ın bir heyetle beraber ABD’yi ziyareti etmesi ve hemen ertesinde 16 kişiden oluşan subay ekibinin ABD’de özel harp eğitimi alması (sonradan bu subaylardan çoğu Milli Birlik Komitesi’nde yer alacaktı) NATO daha kurulmadan kırpılan bir göz niteliği taşıyordu. Bu kişilerin arasında Alparslan Türkeş de vardı. ABD’nin ‘‘Sovyet tehdidi’’ karşısında savaş sonrasında kritik önem teşkil eden Türkiye toprağına siyasi-askeri tohumlar atması çok da şaşılacak bir şey değildi. Eğitime katılan subaylara anti-komünizmden tutun siyasi derinliğe kadar pek çok başlıkta dokunuşlar yapıldı. ABD Türkiye’de önce nereyi sağlama alması gerektiğini iyi biliyordu. 27 Mayıs’ın ABD tarafından bu denli soğukkanlı karşılamasının bir sebebine de bu yazılabilir; atılan tohumlara güveniliyordu. Örnek olması açısından dönemin ABD Büyükelçisi Warren şöyle aktarıyor:

“Görülmedik biçimde iyi organize edilmiş bir darbeyle Türk Silahlı Kuvvetleri 27 Mayıs 04:00’te yönetimi ele geçirdi. Görünüşe göre ciddi bir karşı çıkış olmaksızın sadece 50 kişi yaşamını yitirdi. Cumhurbaşkanı Bayar, TBMM Başkanı Koraltan, Kabine üyeleri, Genelkurmay Başkanı Erdulhun koruma altına alındı. Ankara, İstanbul ve İzmir sessiz, gözle görülür örgütlü bir muhalefet yok. Bu noktada Büyükelçilik, isyanın tamamen iç kaygılardan kaynaklandığına inanıyor; Amerikan karşıtlığına dair hiçbir kanıt yok. Tam tersine, bu sabah Askeri Konsey üyesi bir subay Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD ile dostluğunu bildirdi ve başta NATO ve CENTO olmak üzere Türkiye’nin tüm uluslararası taahhütlerini yerine getirme arzusunda olduğu güvencesini verdi.2

Bu rapordan ve çeşitli tarihsel kayıtlardan okuyabildiğimiz kadarıyla darbenin niteliğinde iki ölümcül hataya düşmemek gerekiyor. Esasen bu hatalar birbirinin zıttı bir yerde konumlanıyor. Birincisi, darbenin tamamıyla ilerici ve devrimci demokrat bir nitelik taşıdığı, emekçi sınıflara umut vadettiği sanısına kapılmamalı. Türkiye’nin o dönemki ekonomik-siyasi çizgisinin bütünlüğü bir kenara konularak saf bir inançla orduya bel bağlandığından sonrasında darbedeki ve ordudaki ilericilik-gericilik mevzusu Türkiye solunda çok derin açmazlar yaratıyor. Ordunun da düzenin bütününe içkin bir kurum olduğu ve ille de söylemek gerekirse son tahlilde hangi sınıfın yanında hangi sınıfa karşı duracağı unutuluyor. Yapının iç dinamiklerine saplanıp kalmak bütünü görmeyi zorlaştırıp solun gözlerini kamaştırıyor ya da başka bir tabirle ağaca bakılırken orman unutuluyor. 

Sınıflar mücadelesinin siyaset sahnesindeki yansımaları hiçbir zaman kabalaştırılarak anlaşılabilecek bir şey olarak durmuyor. Çünkü düzen siyah-beyaz olarak değil bir tayf halinde dans ediyor. Elbette bu o dönemki ordunun içinde belirli bir kesimde devrimci demokrat eğilimler olmadığı anlamına gelmiyor. 27 Mayıs esasında Türkiye’nin geç kalmış burjuva devriminin karmaşıklığını içeriyor. Pek tabii burjuvazinin iktidara geldiği andan itibaren gerici bir konuma düştüğünü biliyoruz ama bir sınıfın kendi devrimini gerçekleştirdikten sonra devlet aygıtına hakimiyetinin hemencecik oturmadığını da biliyoruz. 27 Mayıs sırasında ordu, düzenin bütünlüğüne otursa da içerisinde hâlâ yerini aldığı karşı-devrimci DP iktidarına göreli olarak ilerici bir birikim (burjuva devriminin ilerici kalıntılarını) taşımaktaydı ve bu, sınıf mücadelesinden ayrı biçimde okunamazdı; darbedir denilip geçilemezdi. Tam da bu sebeple 27 Mayıs karmaşık bir doğaya sahipti. Kategorik olarak bir darbeydi. Solun önü açılırken aynı zamanda ABD’ye taahhüt verilebiliyordu. Bir parantez olarak, bu karmaşık doğası sebebiyle 27 Mayıs’ı ayrı bir yere koymak gerekiyor. Sonuçta düzenin yapısı siyah ve beyaz olarak okunmamalıdır, gri alanları saptamak ve renk tayfı içerisinde yerli yerine oturtmak gerekir.

Hatalardan bir diğeri ise komploculuk oluyor. Darbeyi başından sonuna ABD-NATO’nun tezgahladığı; orduyu ve siyaseti bir kukla gibi yönlendirdiği ve Türkiye’nin mutlak anlamda ABD güdümünde olduğu düşüncesi yine darbeyi ve atmosferi anlamada körlük yaratıcı etki yapıyor.

Bizim asıl ilgilendiğimiz kısım ise, 27 Mayıs’a dair farklı düşüncelerin ve komploculuğun Türkeş ile ilgili bir yanının olması. Türkeş ve çevresindeki milliyetçi asker kadroların (ondörtler) MBK içinden tasfiye edilmesi ve kimilerinin sürgüne gönderilmesi burada karşımıza çıkıyor. Çeşitli ABD raporlarına ve ülkemizdeki milliyetçi ideologların safdil yorumlarına bakılırsa Türkeş’in tasfiye edilmesi ve sürgüne gönderilmesi ABD karşıtlığı yüzünden. Hatta ABD ile hiçbir bağlantısı olmadığının kanıtı.

Az önce bahsettiğimiz komploculuk sanrısındaki semptomlar burada da gözlemleniyor. Düzenin ritmi kaçırılıyor veya görmezden geliniyor. Bütünün hareketinin fotoğrafı çekilerek ‘‘Bakın bu karede Türkeş ABD tarafından Nazi ilan edilmiş, bir ilişiği olamaz.’’ deniyor.

Bu fotoğrafı bir kenara bırakırsak, süreç bize ne söylüyor peki?

İkinci Dünya Savaşı sonrası muazzam bir prestij kazanan Avrupa’daki sosyalist devletler ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki siyasi ağırlığı unutulmamalı. Türkiye açısından da darbe sonrası mutlak bir Amerikancılık imkânsız görünüyor. Faşizmin alabildiğine meşruluk kaybettiği, Nazizm’in, ırkçılığın alabildiğine gayrimeşru hale geldiği bir siyasi atmosferi düşünebiliriz. Darbe sonrası henüz ortada büyük bir emekçi tehdidi de yokken bu derece radikal subayların öne çıkması Türkiye’nin egemenlerini (bir vade için de olsa) bu subayları sahneden çekmeye itmiş olmalıdır. Ordu içinde yaşanan eğilimler savaşı bir diğer etkendir. ABD’nin birlikte çalışacağı kadroları kör göze parmak sahiplenmeyeceği de ortadadır.

Buraya dair ilginç bir iddia örnek olarak verilebilir: MBK üyesi ve darbenin öncülerinden Madanoğlu Türkeş’i tasfiyenin ardından bir de kurşuna dizdirmek istiyor, eylem ABD Büyükelçiliği’nden gelen talimatla iptal ediliyor.3

Milliyetçi hareketin vaktini beklemesi gerekiyor. 

Türkeş Yeni Delhi’de büyükelçi olarak sürgündeyken kendisiyle beraber tasfiye edilen on dörtlerle bağını hiç koparmıyor. 31 Mart 1965’te bu kişilerden bazılarının da aralarında olduğu bir ekiple birlikte Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katılıyor. Partinin 1969 yılında ismi ve zaman içerisinde de doktrini değişiyor. Ele geçiriliyor, fakat içerideki saf Türkçü Atsız akımıyla birlikte.

Bu 4 yıllık süreçte Nihal Atsız ve çevresinin temsil ettiği Türkçülük yerini Türk-İslam sentezine bırakıyor. 1969 yılında gerçekleştirilen kongrede sembolizmden söyleme kadar bu sürecin etkileri gözlemlenebiliyor. Bozkurt üç hilalle bütünleşiyor, saf Türkçülük yerini “Tanrı Dağı kadar Türk’üz, Hira Dağı kadar Müslümanız.” söylemine bırakıyor. 

Milliyetçi hareketin 1960’lı yıllarda yükselen sınıf siyasetine paralel olarak yükselmesi ise elbette bir tesadüf değildir. 1965 yılında yapılan seçimlerle TİP’in 15 milletvekili çıkarmasına cevap olarak, solun ve emekçi sınıfların yükselen sesini kısmak için ne erken ne de geç, tam zamanında bir sokak gücü sahaya sürülüyor. 1968 yılında CKMP’nin komando kamplarında binlerce genç, NATO tedrisatından geçmiş subayla “eğitiliyor”. Bu kampların kimisi açıktan kimisi yeraltından olmak üzere genç militanlarını “grev nasıl kırılır”, “komünizmle nasıl mücadele edilir”, “bir miting nasıl dağıtılır” gibi sayısız fiziki ve zihinsel eğitimden geçiriyor. Solun yükselen sokak ve ideolojik gücüne karşı bütün ülkenin gözleri önünde sermaye sınıfının ideolojik ve sokak gücü devlet-kontrgerilla-NATO eliyle yaratılıyor.

CKMP’den MHP’ye uzanan süreçte İslamcılık Türkçülüğe eklenerek ideolojik cephane genişletiliyor. Kamplarla on binlerce kişilik anti-komünist milisler yaratılıyor. Tam da bu yüzden Türkiye’de düzenin darbenin hemen sonrasında MHP’nin kadrolarını oluşturacak subayları yok etmemesi fakat aynı zamanda geri çekmesi kendi bütünlüğüne oturan bir hamle olarak şekilleniyor. 

İslamcılık sosunun Türkçü ideolojiyle kaynaşmasını biraz daha deşmek gerekiyor. CKMP-MHP’nin ilk yıllarında milliyetçi hareketin giderek el yükselttiğini izleyebiliyoruz. 1960-1980 yılları arası Türkiye’de sınıf mücadelesinin giderek yükseldiği ve 77-78 yıllarında zirveye tırmandığı dönemlerdir. MHP’nin başta Türkeş olmak üzere kurucu kadroları ABD ve NATO ile sıkı bağları olan subaylardan oluşuyordu. MHP’nin karakterini en genel hatlarıyla bu yirmi yıllık süreçte bir emperyalizm projesi olması şekillendiriyor. Milliyetçi hareketin inşası belki de bir bütün olarak düzenin iradesinin en çok ön plana çıktığı olgudur denilebilir. Kontrgerilladan komando kamplarına kadar hedefte neyin olduğu çok net okunabiliyor. Fakat milliyetçi ideolojik formasyon yükselen ve güçlenen sınıf hareketine karşı sadece zor gücüyle yetinmiyor. 

Yazının sonlarına doğru tekrar döneceğiz ama şimdi de açmak gerekiyor; milliyetçilik bir ideoloji olarak saf haliyle genellikle gözlemlenmiyor. Bunun bir sebebi burjuva ideolojilerinin birbirinden beslenmesi, bir diğeriyse burjuvazinin aristokrasiden miras aldığı dinin sınıf uzlaştırıcı gücüdür. Hedefte eğer komünizm varsa; saf milliyetçi hareketin daha fazla cephaneliğe ihtiyacı var gibi gözüküyor. Üstelik bu kaynaşmanın dünya ölçeğinde de bir bütünlüğü bulunuyor. Sovyetler Birliği’nde bulunan Azerbaycan SSC, Türkmenistan SSC gibi cumhuriyetlerde de en nihayetinde Türk çoğunluklu popülasyonlar bulunuyor ve bu ulusların tutkalını milliyetçilik değil sosyalist ideolojiyle yoğrulmuş sınıfsal irade oluşturuyor. Bu aynı zamanda küresel ölçekte Türk-İslam senteziyle sosyalizme karşı bariyer görme işlevi demektir. Elbette bu örnek çok boyutlu bu sentezin sadece bir boyutu olarak gösterilebilir fakat sınıfsal refleksleri kırmak adına Türkçülüğün yanına eklenen İslamcılık, milliyetçi hareketin bu işlevi yerine getirme görevinde çok büyük bir katalizör olarak işlevleniyor. Milliyetçiliğin nefesinin tıkandığı yerleri İslamcılık dolduruyor.

Ayrıca Türkiyede komünizme karşı yükselen tek hareket milliyetçilik değildi. 1948 yılında Zonguldak’ta kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin tarikat-cemaatlerle direkt bağlantısının olduğu biliniyor. Fethullah Gülen, Celalettin Ötken ve daha sayısız ismin bu kurumla dolaylı değil direkt ilişkisi bulunuyor. Düzenin ruhu iki sınıf uzlaşmacı düşünceyi baş düşmanlarına karşı aynı potada erimeye itiyor. 

Peki milliyetçi hareket ne zamandan itibaren düzenin sadece sokak gücü olmaktan sıyrılıp iktidar ortaklığına oynamaya başlıyor?

MHP’nin bunun için de zamanını beklemesi gerekiyor…

Böylesi siyasi kırılmalarda net bir “an” aramak genellikle hatalı kavrayışlara yol açmaktadır; fakat MHP’nin tarihinde tayf halinde de olsa buraya oturan bir zaman dilimi pek tabii bulunabiliyor. Bu zaman dilimi birden fazla parametreye bağlı olarak şekilleniyor. Bununla birlikte 12 Mart sarsıcı bir tarih oluyor. 12 Mart ile Cemal Madanoğlu gibi devrimci demokrat eğilimlere sahip generallerin ordudan tasfiyesi sermaye sınıfına hem 1980’nin kapısını aralıyor, hem de karşı devrimin elini yükseltmek için alan genişletme rolünü üstleniyor. Darbenin hemen ertesinde ise DİSK ve TİP’in kapatılması, Balyoz Harekatı’nın başlatılması döneme sınıf mücadelesi açısından damga vuruyor. 1971 yılı, sermayenin sokak gücü ve devletle ilişkideki MHP’den devletli MHP’ye geçişin önemli bir uğrağı olarak şekilleniyor. Sol hareketlere yönelik saldırıların oranı da bu özgüvenle artıyor. 1975 yılında Demirel koalisyonunun bir parçası haline geliyor. MHP ve devlet eliyle 12 Eylül’e uzanan bu dokuz yıllık süreçte hem ideolojik saldırılarla hem de sokak gücüyle 12 Eylül’ün zemininin iç kargaşa bahanesi yaratılarak meşrulaştırılması için adımlar atılıyor. 12 Mart’ın devamı olan 12 Eylül’de bu süreç tamamlanıyor ve zamanın MHP Genel Başkan Yardımcısı Agah Oktay Güner’in mahkeme salonunda söylediği ünlü ‘‘Biz hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda’’ sözü kazınıyor tarihe.4

Dediğimiz gibi 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan süreçte MHP düzenin acil durum butonu olmaktan çıkıp, kuruluşundan itibaren sahip olduğu bağları derinleştirmiş, iktidar ortağı olmadığı dönemlerde de kendisini düzenin sürekli bir parçası haline getirmiştir, fakat asla tek başına değil, tam aksine devlet aygıtı da onu kendisinin bir parçası haline getirmiştir, ilişki karşılıklıdır. Partiler mezarlığı olan sermaye düzeninde MHP’nin temel partilerden biri haline gelmesini sağlayan; bitmeyen sınıf mücadelesi ve dolayısıyla sermayenin ihtiyacı olan sınıf uzlaştırıcılığıdır. Nitekim 12 Eylül’den sonra da iş bitmemiştir. Kolu kanadı kırılan solun ideolojik olarak süpürülmesi görevi 12 Eylül’ün çocuklarını beklemektedir: Özalları, Türkeşleri, kontrgerillayı… Özetle, ‘‘Sermaye sınıfının açtığı yoldan, ileri!’’ fikrinin vücut bulması gerekmektedir.

90’lı yıllara da bu şiarla MHP-mafya-kontrgerilla üçlüsü damgasını vurmuştur. Tüm ülkenin sol örgütlerden temizlenmesi, Kürt sorununun patlak vermesi; MHP’yi kirli işlerin baş aktörü konumunda tutmaktadır. Ta ki 90’lı yılların patlama noktası olan ve devlet-mafya-kontrgerilla ilişkisinin gün yüzüne çıkmasına neden olan ‘‘Susurluk kazası’’na kadar. Kazanın hemen bir yıl sonrasında dönemin ruhunu taşıyan olaylı MHP kurultayı yaşanmıştır. Türkeş’in ölümüyle genel başkanlık koltuğu boşalmış, tüm bu pisliğin üzerine meşruiyet devşirme sorumluluğu, ‘‘seçilecek’’ yeni genel başkan ve kadrolarına kalmıştır. Beyaz çorapların çıkarılması, bıyıkların ucundan kısaltılması gerekiyordur. 

Bu süreç bir bütünlüğe sahipti. 12 Eylül’ün çocukları aradan geçen 17 yılda görevlerini öyle ya da böyle yerine getirmişti. Özelleştirme zinciri başlatılmıştı, emekçi sınıfların kolu kırılmıştı, Sovyetler Birliği çözülmüştü. Daha ne isterdi düzenin egemenleri! Hem dünyada hem Türkiye’de sermaye sınıfı tüm bu karanlığın üzerinde tepinirken zafer çığlıkları atıyordu. İşlevini tamamlayan devlet-mafya-kontrgerilla sarmalının yeniden yapılandırılması, ilişkilerin yeniden tarif edilmesi, meşruiyet şerbetinden kana kana içilmesi gerekiyordu. Bunu sağlamanın yolu düzen partilerinde ‘‘yeni’’ kadrolara yolun açılmasından; 2002’de bir proje olarak AKP’nin buyur edilmesinden geçiyordu. Artık radikalizmin düzenin sağlığı için de son bulması, siyasi krizlerin konsolidasyon projesiyle sonlandırılması gerekiyordu, Devlet Bahçeli sahneye çıkmıştı. Beyaz çorapları çıkarmak, ‘‘MHP eskisi gibi değil artık’’ dedirtmek ona ‘‘nasip olmuştu’’ ve tabii ki AKP iktidarına giden yolları döşemek de: 2002 yazında hükümeti iktidardan el çektirmeye ittirerek 3 Kasım’da seçimlere gidilmesi çağrısı yapmıştı. Hatta Ecevit ve partisinin bunu reddetmesi durumunda ‘‘Kasım ayına kadar yaşanacak krizden MHP sorumlu olmayacaktır, hükümetten çekiliriz’’ demişti Bahçeli. AKP projesinin siyasi start butonuna basan da yine MHP idi.

Önü açan da milliyetçi hareketti, 2017’de kurtaran da. MHP başından beri AKP ile koalisyondaydı. Sadece yine, yeniden zamanını beklemesi gerekiyordu… 

Bağlayacak olursak, milliyetçi hareketin günümüze uzanan parçalı yapısında en temel genetik kodu anti-komünizm oluşturuyordu. Ek olarak, bir burjuva ideolojisi olarak milliyetçilik ‘‘radikal’’  bir doğaya sahipti. Birbirinden farklı çehrelere sahip liberalizm, sosyal demokrasi vb. akımlardan ayrı bir yerde konumlanmıyordu; ancak, farklı bir tona sahipti milliyetçilik. Hepsinin özünde sınıf uzlaşmacılığı olmasına rağmen bir ideoloji olarak milliyetçilik sınıf savaşımının radikalleşmediği, yükselmediği ya da başka ihtiyaçların açlığının çekilmediği anlarda egemenler için en işlevli halini belki de gösteremiyordu… Bu anlarda işlevsizdir demek saçma olmakla beraber sahaya “tam kadro” sürüldüğü süreçleri iyi saptamak gerekiyor.

Seküler milliyetçiliğin sahneye çıkışı

Her karşıtlık aynı zamanda uzlaşıya gebedir. Diyalektiğin doğasından ve doğanın diyalektiğinden biliyoruz. 

Konumuza inceltmek üzere, Türkiye siyasetinde kendisine alan kapmış olan partilerin karşıtlık-uzlaşı diyalektiğini nasıl kurmalı?

Türkiye’nin yaklaşık son on yılına baktığımızda AKP’nin ideolojik yıkım-yaratım sürecini görüyoruz. Yeni-Osmanlıcılığın, karnı guruldayan Türkiye burjuvazisinin ideolojik yakıtı olduğunu görüyoruz. Elbette emperyalizmin büyük abisi ABD’den bağlarını kopartmadan fakat ondan görece özerk bir sömürü ağı yaratmak isteyen Türkiye sermaye sınıfı AKP ile bu hayallerini gerçeğe dönüştürme işine soyundu. Bunun için Türkiye’nin burjuva devriminden geriye kalan son ayak bağlarından kurtulması fakat bununla yetinmemesi gerekiyordu. Tarikat-holdingler ülkenin dört bir yanını sardı, meşru hale getirildi. Laiklik tamamen yok edildi, kırıntısı dahi bırakılmadı. Cumhuriyetin değerlerinin üzerinde tepinildi. Bu işin bir yüzü.

Peki ya diğer yüz? Bu süreçte düzenin bir başka partisi olan ve AKP’nin karşısına birinci sırada yazılan CHP ne yapmaktaydı. Uzlaşı mı? Karşıtlık mı? Sadece birincisini yapamayacağı çok açık. Fakat düzen içerisinde tam olarak nasıl işlevlendi? 

Bir toplumun değerler setiyle oynamak siyasi iktidar için çok ince bir iştir. Yıkılanın üzerine yenisini kurmak çok büyük miktarda ve kendisini yineleyen meşruiyet kaynakları gerektirir. CHP, düzen için AKP’nin meşruiyet dinamolarından biridir. Sayısız örnek verilebilir: Ekmeleddin İhsanoğlu, 2017 referandumu, 2015 Haziran seçimleri, 2019’da tanınmayan İstanbul seçimi, parti içi dini referansların kanıksanması…

Sermaye sınıfı-AKP için değerler setiyle oynamanın en büyük handikapı geniş emekçi kitlelerin düzenin meşruiyetini sorgulama ihtimaliydi. Artırılan sömürü koşullarının öfkesini örtecek olan dinselleşme hamleleri, tarikatların yaygınlaşması ve bunları tamamlayan diğer hamlelerin, söz konusu değişimi kabullenmeyecek ve bunda diretecek emekçi kitleler yaratması düzen için tehlike çanları demekti. İşte bu kesim AKP’nin uzandığı ideolojik uzamın dışına taşıyordu, düzenin bütünlüğü seferber edilmeliydi, edildi de. İdeolojik uzamda kapatılan alanlar iç içe geçirilmeli, biçimsel karşıtlıktan gerçek uzlaşı doğmalıydı. 

Düzenin dışına taşmadan yapılacak bir AKP karşıtlığı bulunmaz nimetti. CHP tam anlamıyla siyasal iktidarla, iktidarın meşruiyetini kaybettiği kitleler arasında tampon bölgeyi oluşturuyordu. CHP AKP’nin ayna görüntüsüne dönüşmüştü. CHP’nin “sol” yumruğu aslında AKP’nin “sağ” yumruğuydu.

Peki esas meselemiz milliyetçi cephede ne yaşanıyordu?

Düzenin yaşadığı krizler depremler gibidir, ideoloji uzamında gediklerin açılmasına sebep olur. Mevcut ideolojik cephaneliğin gücünün yetmediği yerde genellikle bu cephaneliğin başkalaşmış hallerine başvurulur.5

O zaman Türk-İslam sentezinden doğan seküler milliyetçilik neyin boşluğunu dolduruyor? Nasıl dolduruyor?

Biraz geriye gidelim.

AKP 2015 Haziran seçimlerinden zayıflayarak çıkmıştı, tek başına iktidar olabilecek yeterliliği sağlayamamış, düzen küçük çaplı bir krize takılmıştı. Kriz koalisyonun kurulamamasından sonra istikrar söylemleriyle ve muhalefetin de tampon rolünü oynamasıyla tekrar seçimlere gidilerek çözüme kavuşturulmuştu. AKP, kartları doğru oynamasının da yardımıyla tekrardan tek başına iktidar olmuştu fakat bu tablo artık AKP’nin ipi tek başına göğüsleyemeyeceğinin sinyallerinden biriydi. Yardıma MHP koşmuştu. AKP iktidarı bundan böyle değerler dönüşümünü, sistemsel dönüşümü, toplumsal müdahaleyi tek başına çözemezdi.

2017 referandumuna gidilecek süreci mümkün kılanlar da MHP’li milletvekilleriydi. Milliyetçi cephe iktidar ortaklığına oynuyordu. Zamanı gelmişti, kriz MHP’yi çağırmıştı, o da çağrıya icabet etmişti. 

Fakat bunun bir bedeli olacaktı. Uzun iktidarının ardından emekçi kesimlerin belli bir bölmesinde nefret objesine dönüşmüş Erdoğan ve AKP ile ortak olmanın elbette bir çıktısı olacaktı. 

Meşruiyet böyle bir şeydi. Düzen partilerinin bütünlüğünün özü tam da bu karşıtlık-uzlaşı diyalektiğinin dansındaydı, onların ideolojik bütünlükleri kurdukları biçimsel karşıtlıkta yatıyordu. Siyasi rotasını kıran her parti, kırdığı ölçüde belli bir bedelle karşılaşmak zorundaydı. Rıza mekanizmaları böyle işliyordu.

Öyle de oldu. Referandumdan bir yıl önce çatırdamalar hissedilmişti. MHP olağanüstü tüzük kurultayına gitti. Devlet Bahçeli’ye karşı öne çıkan isimler yine bilindik isimlerdi: Meral Akşener, Sinan Oğan ve Ümit Özdağ. Kongre olaylı geçmişti. Tüzük, delegelerin kararıyla değişmişti fakat daha sonra mahkeme kararıyla yapılan kurultay iptal edildi. Meral Akşener şunları söylüyordu: “Kongre iptal oldu. Tam 10 dakikada dava bitti. 10 dakika verilecek bir karar için bir yıl beklendi. 700 delegenin iradesi yok sayıldı. Adaletin ruhuna El Fatiha.”

Üçü de MHP’den ihraç edilmişti. 2023 seçimlerinde ‘‘siyasi tercihini Erdoğan’dan yana kullanan’’ Sinan Oğan ise olaylı kurultaya dair o günlerde şu açıklamalarda bulunmuştu:

“Bu karar göstermiştir ki, Türkiye’de adalet iktidarın emrindedir. Adalet hakimlerin vicdanları yerine hükumetin talimatıyla yapılıyor. Dün FETÖ’nün emrine giren adalet bugün AKP’nin emrindedir. Bugün en acil konu adaleti iktidar ve FETÖ tahakkümden kurtarmaktır. Adaleti tahakkümden kurtarmadan Türkiye normalleşemeyecek, ülkede demokrasi sağlanamayacaktır.”6

MHP’nin AKP’ye yaşam öpücüğü bahşetmesi pürüzlere yol açmıştı. AKP-Erdoğan nefretini siyasal İslamcılıktan ayırmak imkansızdı. Dolayısıyla MHP-AKP iktidarının kurulması, köken olarak milliyetçi fakat yönelim olarak muhalif ve AKP nefretiyle de temas etmiş kitlelerin belli bir kısmını siyaseten boşluğa ittiriyordu. Düzenin krizi ideolojik uzamında gedikler açıyordu. Fakat bu bilinçli yapılmıyordu. Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları iktidarı ve milliyetçi hareketi buraya sürüklüyordu. Boşluk önce sezildi. Sonra Akşener ve çevresi tarafından “Renan milliyetçiliği” hatırlandı.7 Sonrası malum, MHP’den de kopan bir kesimle İYİ Parti kuruldu.

Fakat, yazının başına dönecek olursak, bu gediği dolduran “seküler milliyetçiliğin” önündeki engel neydi? Ayrıca düzenin bütünlüğü içerisinde milliyetçi hareketin yeni parçalı doğası neyi işaret etmekteydi?

İlk soruyla başlayalım.

Seküler milliyetçiliğin partileşmesinin önündeki engellerden biri düzenin partilere verdiği görece yeni biçimle ilgili. Çokça söylüyoruz, artık partiler değil kişiler öne çıkmakta, sermayenin hareketinin zaman içerisinde giderek hız kazanması doğal olarak düzen siyasetini de hızlanmaya ittiriyordu, parti formu bu hızı düşürücü etki yapmaktaydı. Tek adama karşı anti-tek adamlar yaratılmakta, siyasetin hızlı akışı adına düzenin partileri silikleşmekte ve iç içe geçmekte. Ek olarak Türkiye’yi belirleyen hegemonik bir sınıf hareketi, örgütlü bir çıkış da henüz ufukta gözükmemekte. 

Bu durumda siyasete sermaye sınıfı adına şekil verenler artık partiler değil onların yarattığı güçlü kişilikler olduğundan seküler milliyetçilik ideolojik uzamda kendisine bir yaşam alanı bulsa da bunun parti formuna yansımasında bazı güçlükler belirmekteydi. Keza yaşanan da bu oldu. AKP-Erdoğan nefretiyle, içi siyaseten boşaltılmış bir duygusal yakıtla kitleler ikna edildi. İmamoğlu ve CHP’nin oynadığı role de ‘‘herkesi kucaklamak’’ düşerdi zaten. İdeolojik uzamda kaplanan alanların girift yapısının ve iç içe geçmişliğinin de etkisiyle partiler arası sınırlar bulanıklaştırılmıştı. Yeni açılan gediğe seküler milliyetçilik yerleşse de rıza mekanizmaları ya CHP’yi ve İmamoğlu’nu-Mansur Yavaş’ı ya da Erdoğan ve AKP’yi gösteriyordu. Bir bütün olarak ideolojik uzamdaki tüm enerji dere gibi bu iki partiye akıyordu. Siyasete sınırlar ve ilkeler üzerinden değil, bütünleşme ve ne olursa olsun kapsama yeteneği üzerinden şekil verilmesi iki büyük kutup noktası ve büyük bir çekim gücü yaratmıştı.

Bir diğer faktörse yine üstünde durduğumuz milliyetçiliğin radikal doğasındadır. İYİ Parti’nin çizgisi hem bu radikalliği karşılamamaktadır hem de düzenin ruhunu takip ederek ‘‘herkesi kucaklayan’’ role bürünmeye girişmiştir, düzenin cevabı ise yaratılmaya çalışılan bu üçüncü kutbu kusmak olmuştur. İYİ Parti bir düzen unsuru olarak düzenin frekansına uygun hareket etmeyi becerememiştir. Veya zaten en başından beri bir geçişi yönetmek için tasarlanmıştır… Ümit Özdağ ve Zafer Partisi ise milliyetçi hareketin radikal doğasını bünyesinde tutmuştur. Siyasetin liderlere daralması açısından da bir tipoloji olarak “Ümit Özdağ” Akşener’e nazaran daha “iyi” iş çıkarmıştır. 

Unutulmamalıdır, geçmişten bugüne söz konusu milliyetçi hareketin ortak karakterinde radikallik, sokak gücü ve anti-komünist tutum sabittir. MHP’den doğan bu iki parti arasından Zafer Partisi ilkini, İYİ Parti ise sadece anti-komünizmi tutabilmiştir. Dolayısıyla Zafer Partisi’nin İYİ partiye nazaran ortaya çıkan “radikal” boşluğa daha iyi yanıt verdiği söylenebilir. Özdağ’ın partiden tasfiyesiyle birlikte adına “seküler milliyetçilik” denilen yeri örgütleme iddiası partileşmeye doğru ilerlemiştir. Bunu ne kadar becerebildiği ve becerebileceği ise kuşkuludur. 

İkinci sorumuz, düzenin bütünlüğü içerisinde milliyetçi hareketin yeni parçalı doğası neyi işaret etmektedir?

Fark edilmiştir ki CHP-AKP için geçerli olan meşruiyet yaratma mekaniği İYİ Parti-Zafer Partisi-MHP için de geçerli gibi gözükmektedir.

İYİ Parti ve Zafer Partisi her ne kadar Türkiye siyasetinde ortaya çıkan boşluk için mücadeleye girişseler ve belli ölçülerde farklılaşsalar da MHP’den kopan kitleleri ikna etme işlevini görmektedirler. Düzenin bütünlüğü tam olarak buradadır. Üstelik bu işlev sadece iki izole hat olarak AKP-CHP ve MHP-Zafer-İYİP için geçerli değildir. Tümü bir bütün olarak bu akışı sağlamaktadır. 

Öte yandan başka bir soru daha kafamızı kurcalamaktadır. İdeolojik uzamdaki bu görece yeni boşluğu doldurma işine kalkışan seküler milliyetçiliğin “sekülerliği” nereden geliyor? Gerçekten seküler bir milliyetçilik mümkün mü?

İYİP ayrışma sürecindeyken bu iddiaya sahipmiş gibi duruyordu. Sonrasında eski AKP’li tarikatçı kadroların skandallarıyla çalkalanmıştı. Milliyetçilik-liberalizm-siyasal İslamcılık her biri sınıf uzlaşmacılığının birer yüzü olarak bütünleşme-ayrışma ya da uzlaşma-karşıtlık ilişkisini içermek zorundadır. Hele sınıf uzlaşmacılığında tarikat-holdinglerin işlevlendiği yer ortadayken bu kilit taşını yerinden oynatmak düzen partileri için birer seçenek olamaz. Milliyetçi hareketin partiler mezarlığında neden yerini almadığından bahsetmiştik. Cevabı en temel iki uzlaşmacılığı bünyesinde cisimleştirmesiydi. İYİP veya kardeşi Zafer Partisi bu uzlaştırıcılardan birini bünyesinden kusamaz. Milliyetçilik düzenin devamlılığını sağlayan diğer ideolojilerle simbiyotik ilişki içerisindedir.

Temelinde kendisini tarihin çarklarına çomak sokarak durdurmak üzerine kurgulamış her ideoloji önünde sonunda geçmişten, geri olandan enerji devşirmek zorundadır. ‘‘Biz Mustafa Kemal Atatürk çizgisinde milliyetçileriz’’ diyen Özdağ dönüp dolaşıp ‘‘her tarikat kötü değildir, suçu hepsine yıkmamalı’’ demek zorundadır.8 İsteyerek veya istemeyerek, bilinçli ya da bilinçsiz, nesnelliğin dayatmaları ideolojilerin de sınırlarını çizmektedir. Karşımızda “seküler” olmayan ama dini referansları halı altına saklamış, düzen dışına savrulan kitlelerin radikalliğini ve öfkesini soğuran bir milliyetçilik vardır. 

Bu doğası seküler milliyetçiliği içinden çıktığı ülkücü hareketle bütünleştirmektedir. AKP karşısında CHP ne kadar sekülerse, bu yeni tipteki ideoloji de ülkücü hareket karşısında özü itibariyle o kadar sekülerdir. 

Türkiye’de son yıllarda düzen partileri içerisinde çokça ayrışmanın yaşanması kesinlikle tesadüf eseri değildir. Düzenin bütün unsurlarının seferber edildiği değerler setinin yeniden biçimlendirilmesi sürecinde ana aktör olan AKP-MHP koalisyonunun açtığı gediklere simbiyozları olan ve onların içerisinden çıkan partiler yerleşmiştir. Bir yandan belli bir toplamın radikallik taşıyan öfkesi yeni partiler aracılığıyla devşirilmeye çalışılmış; bir yandan da koalisyon iktidarıyla kurdukları simbiyotik ilişki üzerinden uzlaştırılmaya gayret edilmiştir. Seküler milliyetçiliğin sözde ‘‘seküler’’ niteliği bu simbiyozu yaratmanın ön koşuludur, sanıldığı üzere gerçek bir ayrışmanın sonucu değildir. Bir zamanların panik butonu olan MHP devletli niteliği kazandıktan yıllar sonra kendi panik butonunu kendi içinden yaratmıştır. Olaylı kongre çok çabuk mazide bırakılmış, Bahçeli, partisinin genel başkanlığından ayrılma kararı alan Akşener’e ‘‘Partisinin başında kalmalıdır.’’ sözünü söyler olmuştur.

Zafer Partisi-İYİ Parti-MHP sarmalının, yani bir bütün olarak milliyetçi hareketin dengesini Türkiye’nin Erdoğan sonrasına geçiş için döşenen taşları belirleyecektir. Zafer Partisi Türkiye’de birikmiş olan öfkeyi göçmen düşmanlığına kanalize etmesiyle, radikal doğasını muhafaza etmesi ve tersinden, kitlelerin sürüklendiği öfkeyi kendine devşirmesiyle sözde seküler milliyetçi uzamda yerini almıştır. Fakat Türkiye sermaye sınıfının sırtını yasladığı ve iktidarını üzerine inşa ettiği zeminin ayrılmaz bir parçası olan tarikatların kadim ortağı Türk-İslam sentezidir. MHP kısa sürede siyaset sahnesinden silinemeyecek derecede düzenin köklerine nüfuz etmiştir.

İYİ Parti ise “merkezciliğinin” sınırlarından kurtulamamış, başka bir biçimde söylenmek üzere düzen partilerinin altın kuralı olan uzlaşı-karşıtlık bütünlüğünü oturtamamış, siyasi olarak konumlanacağı yeri tayin edememiştir. Oysa bir düzen partisinin düzenle kurduğu simbiyoz ilişkiyi tarif eden şey emekçi kitleleri kendi özgünlüğüyle uzlaşıya sürükleyebilme gücüdür. Seküler milliyetçi maceraya atılacağım derken ideolojik uzamını fazlaca CHP’nin alanına kaydırması bütünleşme-ayrışma diyalektiğini ilk ucun lehine yıkmış; İYİ Parti’yi bozunuma uğratmıştır. Üçüncü kutbun düzen tarafından kusulması bu yüzdendir. İYİ Parti’nin bu yönelimleri hem parti içi krize sebep olmuş hem de siyasi konumsuzluk yüzünden tüm enerjisinin dört bir yana savrulmasına sebep olmuştur. Ya da, daha önce dediğimiz gibi, İYİP zaten belli bir geçiş döneminde işlevlenmenin, o geçiş döneminin ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde bir varlık iddiasına hiç sahip olmamıştır…

Sonuç olarak milliyetçi hareket artık daha parçalı ama kompakt bir yapıya bürünmüştür. Aynı anda hem her bir parçanın hareket alanı daralmış hem de bir bütün olarak kaplanan alan genişlemiştir ve bunda herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Çünkü milliyetçi hareketin ortak omurgası olan anti-komünizm ve kitlelerin öfkesinin düzen içi radikalliğe devşirilmesi hedefi korunmaktadır. Hareketin parçalanması MHP’yi belirli oranlarda zayıflatsa da siyaseten öldürmemiş, tam aksine bir bütün olarak milliyetçi hareket toplumsal muhalefetin dünyasına da nüfuz etmiştir. 

Milliyetçi hareket karşıtlık-uzlaşı bütünlüğünü ayrışarak korumuştur fakat bu gerilimin bütünlüğü de unutulmamalıdır: Bu hassas dengeye sermaye sınıfı tarafından şekil verilmektedir. Türkiye’nin geleceğinde yükselecek olası bir kitlesel hareketlilikte düzen, diyalektiğini ‘‘karşıtlık’’ lehine bükecek ve karşısına da hep olduğu gibi bir bütün olarak solu ve emekçi sınıfları koyacaktır. Türk-İslam sentezinden savrulan ‘‘seküler milliyetçilik’’ iş sınıfsal karşı karşıya geliş olduğunda önünde sonunda yuvasına geri dönecektir.