Şostakoviç'e İlişkin...

Pazartesi, 24 Mayıs 2010 12:57

Yazılama Yayınevi'nin müzik kitaplarıyla ilgili olarak tarafıma görev vermesi ve öncelikli olarak Şostakoviç'in Tarihe Tanıklığıyla ilgili kitabını kotarma işi elime geçtiğinde öncelikle biraz endişendim. Kitap, daha önce Nazım Kitapları bünyesinde, “Şostakoviç, Hayatı ve Eserleri” adıyla yayınlanmıştı. Ancak çeviriyle ve müzikal terminolojiyle ilgili yüklü miktarda elden geçmesi gereken kısmı vardı. Kitabı elime aldığımda, çevirinin üzerinden giderek bunu yapıp yapamayacağımı sorguladım, sonuçta da, baştan, elbette eski çeviriden de çok yararlanarak çevirmeye başladım. Müzikal terminolojisini yerli yerine oturtmaya çalışarak, eserlerine ilişkin dilimizde şimdiye dek yapılmış çevirileri de gözden geçirerek uzun bir süreç içinde tamamlayabildim. Ancak en başından beri, kitabın ilk çevirisini okuduğumda da önemli bir eksiklik hissetmiştim. Özgününe de bakınca aynı eksikliğin onda da olduğunu gördüm. Eksikliğini yğoun olarak hissettiğim şey, kitapta “Dizin”in olmayışıydı. Oysa, referans kitabı olması açısından son derece önemli olan bu kitap, dizini mutlak duruma getiriyordu. Dizinle kitabın çok daha anlamlı olduğuna ilişkin görüşüm doğrultusunda, çevirinin tamamlanması sonrasında hazıradım ve okurun kullanımına sundum.

Sonuçta, kitap ortaya çıktı, okurun, yazarın, öğrencinin, eğitmenin kullanımına açıldı. Umarım yararlı olacaktır.

Kemal Okuyan'ın önsözünde de belirttiği üzerine, yalanla, çarpıtmayla değersizleştirilmeye çalışılan tüm güzel şeyler gibi, Şostakoviç de hem eseri, hem de yaşamına ilişkin olarak Batı dünyası tarafından ciddi bir yalan kuşatmasıyla sanki emperyalizme hizmet eden bir kişiymiş gibi sunulmaya başlandı. Üstüne üstlük bu durum, ülkemizde de aynı hatta daha da iğrenç bir biçimde sürüyor. Klasik müzikle ilgili çıkan dergilere bakıyoruz, “Şostakoviç eserine adını böyle koymuş olsa da, aslında partinin baskısı sonrasında bunu yapmak zorunda kalmıştı, kendisi bütünüyle sisteme karşıydı, akım derken salkımım demek istemişti”. Radyoları açıyoruz, bir bakıyoruz “Şostakoviç, aslında bu eserinde gizli olarak Stalin eleştirisini dinleyiciye sunmuştu”. Müzik duayenlerimiz, “aslında Şostakoviç, sol gösterirken sağ vurmuştu”. Sürekli “aslında” ile başlayan cümleler çöplüğü...

Üstüne üstlük, bu söylemleri yeniden üreterek karşımıza çıkan “duayenlerimize”, tarihsel olarak, bir eserin değerlendirilmesi, bestecinin hangi saiklerle eserini yazdığı vs. konularında sorular sorarsanız, alacağınız yanıt basittir: “Canım, adamın eserini yazarken, bütün düşüncelerinin politik olması mümkün mü? hiç mi eşiyle kavga ettikten sonraki ruhsal durumunun o anda yazmış olduğu şeylere yansımış olması olasılığı yoktur?”

Elbette vardır, ama örneğin, Beethoven'ı incelemeye başladığımızda, 32. piyano sonatı örneğin, ikinci bölüm “Arietta”. Beethoven aslında, yan komşusu ona yürürken çelme taktı, o da kedinin kuyruğuna bastı, sonra tencere yuvarlandı, bir de sokaktan tüccar tokmağıyla teneke kutusuna vurdu diye bir analiz nasıl yapabiliriz? Ya da hadi bu kadar indirgemeci olmayalım. Yazdığı dönemdeki devrimci duruma ilişkin görüşlerini yok sayabilir miyiz? Aristokrasinin yeniden hortlamasına karşı bir başkaldırı olduğunu nasıl görmezden geliriz? Hangi akla sığar bu ya da bu insanlık tarihi ve kültürüyle bir alay ya da daha da ileri gidelim, bir küfür değil midir?

Bakın, benim müzikteki ilgi alanım daha çok özgür caz ve özgür doğaçlama üzerinedir. Özgür caz deyince benim ilk aklıma gelen, ABD ırkçı politikalarının siyahlara yüzyıllarca çektirdikleri acıların, vahşetin, aşağılamanın 1960'lı yıllarda en yoğun biçimde bir başkaldıyla alaşağı edildiği zamanlardır. Neden Marthin Luther King, Kara Panterler, siyah öğrenci olayları, oturma eylemleri ya da “Siyah Hareket” o tarihlerde tüm gümbürtüsüyle meydanlardayken, bir John Coltrane'in parçasını incelediğimizde, yalnızca “eski eşi Naima'dan ayrılıp da onunla kavga etmiş olduğu için hüzünlenip “Alabama”yı yazmış olduğu”nu söyleme yöntemini seçerler. Belki de biraz daha zorlasalar, “Coltrane aslında beyaz ırkçı politikaları destekliyordu, siyahların camı, çerçeveyi indirmesine kızımıştı da o yüzden bu parçayı yazmıştı” laflarını bile ileride duyabiliriz.

Bunların hepsi alçakça küfür dolu söylemlerdir. İnsanca yaşamak gibi, son derece temel bir hak iddia eden öğrencilerin polis tarafından zalimce saldırıya uğrayarak, aralarından birisinin öldürüldüğü olaylar hiç mi Coltrane'i duygulandırmayacaktı? O dönemde başkaldırı hareketinin en militan eylemcilerinden olan “Malcolm X”in toplantısına yalnızca merak etmiş olduğu için gittiği yorumu yapılabilir mi? Böylesine bir müzik yaratmış bir insanın yaşama ilişkin bu denli pervasız olduğu düşünülebilir mi?

Şostakoviç'e ya da Coltrane'e böyle bir yakıştırmada bulunarak aslında onun sanatını, yenilikçiliğini alçaltıyoruz. Alçaltmak ne kelime, yerden yere vuruyoruz. “İnsanın bir dış dünyası, bir de iç dünyası vardır. İç dünyadaki fırtınaları hiç düşünmüyorsunuz”... Bu saptama ile psikolojik etmenleri dıştaladığımız söylevleri başlayıveriyor. İyi de insanın iç dünyası, dış dünyayı referans almadan tanımlanabilir mi? En ilkel akıl bile buna “hayır” yanıtını verir. Elbette “akıl” dedim, “akılsızlık” değil. Herhangi bir olgu, yalnızca kendi durumuyla nasıl açıklanacak, en ufak referans yok, adres yok. Diyalektik hiç yok. Aslında hiç bir şey yok. Hiçlik. Nihil. Boşluk. Nokta.

İnsanın düşünen bir varlık, akıl yürüten, toplumsal bir yaşam süren, dayanışmaya gereksinen bir tür olduğu yok sayılıyor. Tüketen, dizi izleyen, futbolcuların, mankenlerin yaşamlarının haber olarak sunulduğu bir de arka sayfa güzelleriyle uyuşturulan bir kitle içinde yaşıyoruz. Eğlence, okuma, yaşamın kendisi ucuzladı.

Bir arkadaşımın lafı kulaklarımdadır: “Bir saat televizyon izleyip de ruhsal olarak sıkıntıya girmeyen bir insanın normal olmaması gerekir” demişti. Ama normallik değil, beklenen tavır artık bu oldu.

Ucuzladık, tükendik...

O yüzden de, kuşatma her anlamda sürerken, karalama, cilalama insanlığın değerlerini yok ederken, Şostakoviç bizim varlığımız, hazinemizdir. Ona sahip çıkmalı, başımızı dik tutmalıyız. Kitap, yalanı alaşağı ediyor, peçeleri yırtıyor, gerçeği, gerçekliğin ne olduğuyla anlatıyor.

Konservatuarlı arkadaşlarımla sohbetlerimde beni en çok rahatsız eden şey, müziği bir sanat olarak düşünürken, yalnızca teknik terminoloji bağlamında anlatım yollarının benimsenmesi olmuştu. Dinamikler, tonalite, çağdaş yöntemler, grafik notasyonu, vs. İyi de, bunların hepsi ambalaj. Yöntem olağanüstü düşüncelerin olağanüstü biçimde varoluşu durumuna yol açabilir, bu elbette olanaklı, ama ya içerik? Kişisel olarak, doğaçlamaya olan tutkum, çağdaş müziği sevdiğimi çevremdekiler bilir. Her çağdaş müzik eserinin yöntemleri farklılaştığı için algıda zorluk yarattığı için içeriği olmadığı anlamı çıkartılmamalıdır. Luigi Nono ya da Giacinto Scelsi'nin müziğine kulak verin örneğin. Neden bu müziklere yöneldiklerini sorun. Ne denli tutarlı ve çaplı olduklarını görmemek mümkün değildir. Bir sahne oratoryosu yazma ödevi verilen bir konservatuar öğrencisinin aklına gelen ilk metnin “İncil” olmaması gerekmektedir. İşte Şostakoviç bize bunu gösteriyor.

Sanatı, çağımızı anlamamız için de bu kitabı okumamız, çevremize yaymamız, okunmasını ve üzerinde tartışılmasını sağlamamız gerekmektedir.

Volkan Terzioğlu