‘Tekelci basın Küba’yı yıpratmayı amaçlıyor’

ABD’nin Küba’ya karşı yeni bir medya kampanyası başlattığını söyleyen Küba haber ajansı Prensa Latina’nın başkanı, bunun Küba Devrimi'nden haftalar sonra devrimin yenilmesi amacıyla yapılan 50 yıllık planın bir parçası olduğunu vurguladı.
Perşembe, 25 Mart 2010 09:30

Latin Amerika'nın en önemli haber ajanslarından Küba merkezli Prensa Latina'nın başkanı Frank González, dün akşam José Martí Küba Dostluk Derneği İstanbul Şubesi'nde düzenlenen panelde, son yıllarda Latin Amerika'da sürdürülen devrimci mücadeleler ve bunların medyadaki yansımaları üzerine bir sunum yaptı. González, "Latin Amerika'da Devrimci Mücadeleler ve Medyanın Rolü" başlıklı konuşmasında, Prensa Latina’nın Küba Devrimi’nin haber ajansı olduğunu ve devrimden beş ay sonra 16 Haziran 1959’da devrimin liderleri Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara tarafından kurulduğunu ifade etti.

ABD’nin devrimden sadece üç hafta sonra 20 Ocak’ta karşıdevrim amacıyla büyük bir medya kampanyası başlattığını anlatan Gonzales, Küba liderlerinin de buna karşı “Gerçek Operasyonu” adıyla bir kampanya başlattığını, 21-22 Ocak tarihlerinde ABD dâhil birçok ülkeden 400 gazetecinin Küba'ya davet edildiğini hatırlattı. Fidel'in konuk gazetecilere verdiği basın toplantısında, Küba karşıtı kampanyayla ilgili olarak medya alanındaki tekelleri suçladığını söyleyen González, Prensa Latina’nın 50 yıldır Latin Amerika, Karayipler ve tüm dünya hakkında tekellerin gündeminden farklı haberler üretmeye özen gösterdiğine dikkat çekti.

Bolivarcı ruh yeniden canlandı
Konuşmasında Latin Amerika’daki devrimci mücadele tarihine dair bilgi veren González, 1810’lu yıllardan itibaren Simon Bolivar ve San Martin gibi bağımsızlık mücadelesine liderlik yapan isimlerin, bağımsızlık, sosyal adalet ve Latin Amerika’nın birliği için savaştığını, ancak sömürgecilerin kurduğu oligarşilerin bu hareketleri bastırdığını belirtti. O dönemde İspanyolların Küba’yı ‘sadık adamları’ olarak gördüğünü, ancak 1895’te Jose Marti önderliğinde başlayan isyanla Bolivarcı ruhun yeniden canlandığını vurgulayan González, İspanyol ordusunun büyük kayıp verdiği ve bağımsızlık yanlılarının zafer kazanacağı sırada, ABD ordusunun savaşa müdahale ettiğini anlattı. Gonzales, o dönemde batıya ve güneye doğru genişlemeye çalışan ABD'nin Küba’yı işgalinin emperyalist amaçlarla verdiği ilk savaş olduğunu, sonuçta halk ayaklanması sonucu ülkeden çekilen ABD'nin Platt Anlaşması’yla adayı kendine bağladığını vurguladı. Kübalı gazeteci, bu anlaşmanın ABD’nin Küba’da istediği her yerde üs kurabilmesini öngördüğünü, adanın dış politika ve savunma alanlarındaki yetkilerini ortadan kaldırdığını hatırlattı.

Latin Amerika’daki yeni sömürgeci anlayışa karşı ulusalcı ideolojilerin birçok ülkede kök saldığını kaydeden González, kıtadaki birçok devrimci isyanın ABD'nin müdahaleleriyle son bulduğunu, Küba Devrim’nin ise o güne kadar imkânsız gibi görünen bir şeyi başararak silahlı mücadeleyle iktidara geldiğine dikkat çekti.

Kübalı muhaliflere milyonlarca dolar
González, devrimden sadece dört ay sonra, Mayıs 1959’da, Küba’nın henüz sosyalist bir ülke olduğunu açıklamadığı, Sovyetler Birliği’yle ilişki kurmadığı ve Afrika’da askerlerinin bulunmadığı bir dönemde, ABD yönetiminin Küba devriminin yenilmesi ve Fidel Castro'nun öldürülmesi amacıyla bir plan yaptığını vurguladı. ABD’nin terör saldırıları dâhil çılgınca fikirler içeren bu planının temelinde, Küba içinde muhalefetin örgütlenmesi fikrinin yer aldığını kaydeden González, ABD'nin bugün gizli ödenekler hariç on milyonlarca doları Kübalı muhalifleri finanse etmek üzere harcadığını vurguladı.

Medya muhalefete öncülük ediyor
1970’lerde göreceli olarak kalkınan Latin Amerika ülkelerinde 1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal politikaların ardından, Sovyetler Birlği’nin de çözülmesiyle sol hareketlerin gerilediğini hatırlatan González, o dönemde olası bir ABD istilasına karşı hazırlıklarını hızlandıran Kübalılardan çok azının, devrimin ayakta kalacağına inandığını belirtti. Küba Devrimi’nin yıkılacağından emin olan ABD’nin zaman geçtikçe ablukayı arttırdığını kaydeden González, buna karşın neoliberalizmin kıtada çok ciddi sosyal patlamalar yarattığını, Venezuela, Bolivya, Ekvador gibi ülkelerde solcuların iktidara geldiğini ifade etti. Bu ülkelerde siyasi partilerin etkisizleşmesiyle medyanın öne çıkarak muhalefeti örgütlediğini belirterek Venezuela’da Hugo Chavez’e düzenlenen başarısız darbe girişiminde medyanın rolünü örnek gösteren González, bu süreçlerde burjuvazinin hiçbir zaman silahsız kalmadığını söyledi.

Fidel’in 2005’te söylediği üzere devrimin geri dönülemez bir süreç olmadığını vurgulayan González, ABD’deki Barack Obama yönetiminin Latin Amerika'da kurduğu yeni üslerle ve medya kampanyasıyla devrimci hareketlere karşı yeni bir savaş başlattığını belirtti. Kıtadaki büyük medya kuruluşlarının ABD’deki medyayla da bağlantılı olduğunun altını çizen González, birçok ülkede gazetecilere yönelik sistematik bir yok etme kampanyasının sürdüğünü de sözlerine ekledi.

Muhalefet gösterilerinde Batılı diplomatlar
Basındaki tekellerin, Küba’da ABD’nin görevlendirdiği paralı askerlerin tutuklandığı operasyonları “Fidel rejiminin yeni baskı dalgası” olarak göstermeye çalıştığını söyleyen González, Küba'da son 50 yılda hiçbir faili meçhul cinayet, kayıp ya da işkence olayı yaşanmadığını vurguladı. Küba'ya karşı son dönemde yaygın basında başlatılan yıpratma kampanyasına da değinen González, basında sık sık haberleri çıkan “Beyazlı Kadınlar”dan bahsetti. Paralı askerlerin yakınları olan 30 kişilik bu grubun, son aylarda kiliseye yürüyerek gösteriler düzenlediğini, ancak bugüne kadar ABD Çıkarları Ofisi ile bazı Avrupa ülkelerinin büyükelçiliklerinden diplomatların dışında bu yürüyüşe bir kişinin bile katılmadığını vurgulayan González, bu gruba karşı her seferinde binlerce Kübalının bir araya gelerek "Bu sokaklar sizin değil bizim" sloganları attığını söyledi. Geçen günlerde Beyazlı Kadınlar’ın gösterisine polisin müdahale ettiğini de kaydeden González, ancak Küba polisinin asla Yunanistan’da olduğu gibi güç kullanmadığının altını çizdi.

1988’den beri sıradan suçlardan dolayı defalarca hapse giren ve muhaliflerin cezaevinde örgütleyerek açlık grevi düzenlemeye ikna ettiği Orlando Zapata Tamayo’nun ölümüne de değinen González, bu olaydan dolayı Küba’yı kınayan Avrupa Parlamentosu'nun böyle bir ahlaki otoritesi olamayacağını söyledi. Papa’nın bile Zapata’yı neredeyse aziz ilan edeceğini söyleyen González, son olarak bir kişinin daha, bu defa evinde açlık grevine başladığını, yaygın basının bu durumu Küba’yı yıpratmak üzere kasıtlı olarak kullandığını vurguladı.

(soL - İstanbul)