Son zamanların en kârlı işi: El Kaide

Kalkınma hamleleri, ithal ikamecilik, sanayileşme… “Post-modern” çağda hükümetlerin yatırım alanları değişirken, son zamanların gözdesi ilginç bir alan: teröre karşı savaş.
Pazartesi, 11 Ocak 2010 09:30

2002 yılında Cezayir’in ortasındaki Sahra Çölü bölgesinde üç hafta içerisinde yedi Avrupalı turist grubu, bilinmeyen bir grup tarafından kaçırıldı. Hikâye başlarda Avrupa basınında bir çeşit “Cezayir Bermuda üçgeni” olarak efsanevi biçimde haberleştirilse de, kısa süre sonra şüpheler bir İslami terör örgütü üzerine kaydı.

Olaydan yaklaşık üç ay sonra, basında bu eylemleri yapan teröristin ismi duyulmaya başlandı: El Para. El Para, elbette bir mahlastı ancak bu mahlası kullanan isim çoktan Bush yönetimi sözcüleri ve “yandaş basın” tarafından “Sahra’nın Usame Bin Ladin’i” olarak anılır olmuştu. El Para’nın örgütünün adı, “İslam Mağribi El Kaidesi” idi.

Kaçırılan Avrupalılar’ın ilk grubu, olaydan üç ay sonra göz alıcı bir askeri operasyonla kurtarıldı. Geri kalanlar ise altı ay sonra salıverildi.

Olayın daha sonradan belli ayrıntılarının “kokusu çıksa” da, olan bitenin en ayrıntılı anlatımını, tüm bu gelişmeler yaşanırken söz konusu Sahra bölgesindeki yerlilerle araştırma yapmakta olan antropolog Jeremy Keenan, Karanlık Sahra: Amerika’nın Afrika’da Teröre Karşı Savaşı kitabında yaptı. Yerlilerle kuvvetli bağları sayesinde anlatılanların gerçekliğinin şüphe götürdüğünü fark etmesi üzerine konuya eğilen Keenan, kitabında meselenin ardındaki gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

Avrupalı turistleri kaçıran “terörist” El Para, aslında Département du Renseignement et de la Sécurité (DRS), yani Cezayir istihbarat örgütünün bir ajanıydı. Ordunun teröristlere karşı operasyonlarından, rehinelerin kurtarılması gösterisine kadar her şey kurmacaydı.

11 Eylül’ün ardından Vaşington’a giderek Bush’u ziyaret eden ilk lider olan Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika, yeni dönemin en iyi para getiren yatırımının kokusunu almıştı: teröre karşı mücadele. Olaylardan sonra ABD, Sahra bölgesinde “teröre karşı ikinci cephe”yi açtı (zira açılan her cephe, “ikinci cephe” olarak anılıyor) ve Cezayir’e mali ve maddi destek aktı. Ve bütün bu kurgu, ABD’nin Afrika’yı silahlandırarak, sonunda AFRICOM adındaki yeni karargâhını kurması sürecinde önemli rol oynadı.

Yeni yatırımcı: Yemen
Noel gecesi Detroit’e uçmakta olan 300 kişilik yolcu uçağında ilginç bir hadise yaşandı. Londra’da eğitim almış bir Nijeryalı, üzerindeki bombayı patlatmaya çalışırken yolcular tarafından etkisiz hale getirildi. Bu “inanılmaz” güvenlik açığı hemen tüm batı ülkelerinde “belirli ülkelerden gelen” yolculara karşı aşırı güvenlik önlemlerinin alınmasını beraberinde getirirken, Nijeryalı teröristin, eylemi, eğitim aldığı Yemen’de planladığını açıklaması, batı kamuoyunda gözleri, muhtemelen her yüz ABD’liden ancak birkaçının haritada yerini gösterebileceği bu ülkeye çevirdi.

ABD, geçtiğimiz ay boyunca Yemen’in güney ve kuzey bölgelerinde çok sayıda füze saldırısı düzenledi. Saldırılarda, her zamanki gibi, çok sayıda sivil öldü. Hedef olarak gösterilen radikal din adamı Enver Avlaki ise saldırıların ardından “Hayattayım” açıklaması yaparken, El Kaide’yle, daha doğrusu El Kaide’nin (Cezayir’deki çakma örgütü andıracak biçimde) buradaki ismiyle “Arabistan Yarımadası El Kaidesi” ile bağlantılı olduğu iddialarını reddetti.

Ancak Nijeryalı terörist ya da Yemenli radikal din adamı gibi figürlerin, biraz geriye çekilip bakıldığında sürecin bütününde önemli dönüm noktaları olmadığı görülüyor. Yemen’deki ABD füze saldırıları, Noel gecesinden önce başlamıştı. Dahası, Yemen’deki “teröre karşı savaş” söyleminin ve ülkeye yapılan yardımların geçmişi çok daha gerilere uzanıyor.

Bir zamanlar güneyi sosyalist bir cumhuriyet olan, başkent Aden’de bir Sovyet deniz üssüne ev sahipliği yapan, ABD ve kuzey komşusu Suudi Arabistan’ın bölgedeki en büyük düşmanları olarak görülen, Arap yarımadasının tek cumhuriyeti, 2000’li yılların başından bu yana Suudi Arabistan ve ABD’yle yakınlaşma politikasını hızlandırdı.

İngiliz Başbakan Gordon Brown, bu ayın 28’inde Londra’da Yemen’in geleceğini tartışmak üzere bir konferans toplayacak. Konferans öncesinde batı basınına açıklamalarda bulunan Yemenli yetkililer, sürekli bir “Bize destek [para] verirseniz bu sorunu hallederiz” tonu tutturuyorlar. Dışişleri Bakanı Ebubekir el-Kirbi, 29 Aralık’ta BBC’ye yaptığı açıklamada “Batının Yemen’e verdiği destek, teröre karşı mücadele için yeterli değil” dedi. El-Kirbi, ısrarla “ülkeye yabancı askerlerin girmesinin işleri daha da karmaşıklaştıracağını” vurguluyor.

Rakamlar

Son otuz yılda üç katına çıkarak 23 milyona ulaşan Yemen nüfusunun yarısından fazlası yirmi yaşının altında. Kişi başına gelir 2500 dolar olarak hesaplansa da, yoksulluk ve işsizlik halkı fena vuruyor. Ekonomik olarak hemen hemen tek geliri petrol olan ülkenin, son yıllarda yeni geliri ise “teröre karşı savaş”.

2006 yılında 4.6 milyon dolar olan Pentagon yardımı, geçen sene 67 milyon dolara ulaştı. ABD’nin Afganistan’dan Irak’a kadar tüm bölgedeki askeri operasyonlarından sorumlu General David Petraeus, dün yaptığı açıklamada bu sene bu yardımın 150 milyon doların üzerine çıkarılacağını belirtti. Söz konusu rakamlar, ABD’li yetkililerin açıklamalarına göre, gizli operasyonlar ve yardımları kapsamıyor. Yine Petraeus’un verdiği rakamlara göre, ABD taşeronu Suudi Arabistan hükümetinin Yemen’e verdiği yardım ise 2 milyar dolar. Yarımadanın bir başka batıcı hükümeti Birleşik Arap Emirlikleri ise Yemen’e “teröre karşı savaşında” kullanması için 600 milyon dolar verdi.

Teröre karşı savaş iyi para getiriyor
Benzer bir senaryo, Afganistan’daki işgale karşı devlet aygıtında muhalif unsurların uzun süre önemli etkiye sahip olduğu Pakistan’da da yaşanmıştı. Hindistan ve Afganistan’da yaşanan bazı terör saldırılarının ardından batının hedef gösterdiği Pakistan ordusu ve istihbarat örgütündeki önemli tasfiyelerin ardından ülke Obama tarafından Afganistan savaşının organik parçası haline getirilmeye ikna edilirken, ekonomik krizdeki Pakistan’a 7 milyar dolara yakın para aktarılmıştı. Bu miktar karşısında Pakistan’da birçok kişi, “Hükümet ülkeyi Amerikalılar’a sattı” tepkisi göstermişti. Yardım kararının alınmasından kısa süre sonra ülkenin kuzeyinde Taliban’a karşı büyük bir operasyon düzenleyen Pakistan, şu an savaş alanı. Artık savaş, AfPak savaşı olarak anılıyor.

Amaç emperyalizme yanaşmak ve buradan kâr sağlamak olduktan sonra, yatırım alanları sınır tanımıyor. Eskiden Sovyet varlığıyla açıklanan yardım talepleri, artık teröre karşı mücadeleden uyuşturucuya karşı mücadeleye kadar daha farklı alanlardan kaynaklanabiliyor. “Gerekçeler” değişse de, bu taleplerin çıktısı ise on yıllardır pek değişmemiş görünüyor: Yardım, ABD dolarları kadar, ABD askerleri olarak da geliyor.

(soL - Dış Haberler)