Şam, Taksim, Tahrir: Uyumlu İslam’ın fay hatları

ABD başta olmak üzere uluslararası sermaye, Ortadoğu’da halkların kendi kaderlerini belirlemesine değil, halk kalkışmasının dış müdahaleyle yönlendirilmesi sonucunda oluşan ve emperyalist politikalarla uyumlu hükümetlerin iktidara gelmesine “bahar” demektedir.
Cumartesi, 21 Eylül 2013 17:46

Burak İyiekici - soLBakış

Son yıllarda Ortadoğu’da değişen dengeleri adlandırmak için kullanılan “Arap Baharı” terimi, süreci nesnel biçimde analiz etmekten ziyade, zihnimize daha baştan “bahar”ın çağrıştırdığı olumlu anlamı kazımayı hedeflemektedir. Böylece dinamikleri tahlil etmeden önce bunun bir bahar olduğu noktasında konsensusun sağlandığı imajı algılarımıza yerleştirilerek, süreci eleştirenlerin “bahar”a karşı olduğu izlenimi verilmekte ve bu çevreler kriminalize edilmektedir. Ancak net biçimde belirtmek gerekir ki, ABD başta olmak üzere uluslararası sermaye, Ortadoğu’da halkların kendi kaderlerini belirlemesine değil, halk kalkışmasının dış müdahaleyle yönlendirilmesi sonucunda oluşan ve emperyalist politikalarla uyumlu hükümetlerin iktidara gelmesine “bahar” demektedir.

“Arap Baharı” benzeri sürecin laboratuvarı, ilk olarak AKP iktidarıyla birlikte Türkiye olmuş ve burada bir önizleme yapılmıştır. Buna göre nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ancak -sınırlı da olsa- laik bir rejime sahip olan Türkiye’de AKP’yle beraber, var olan laikliğin de altı oyulmuş, uluslararası kapitalizmle bütünleşmiş bir piyasacı düzen inşa edilmiştir. Arkasına yerli ve yabancı sermayenin desteğini alarak (Cumhuriyet Mitingleri, Cumhurbaşkanı seçimleri, Ergenekon davasını barındıran) 2007 ve (12 Eylül referandumunu içeren) 2010 gibi kritik momentleri, kendi lehine aşmayı başaran AKP iktidarı, uyumlu İslam rejiminin, -bastırılamaz- bir halk muhalefeti yaşamadan ayakta durabileceğine dair bir güven ve deney yaratmıştır.

2002 sonrası Türkiye pratiğiyle uygulanabilirliğine inanılan uyumlu İslam rejimi, Tunus’la başlayıp, Mısır ve Libya’yla devam eden mevcut iktidarların dönüşme sürecine bir model oluşturmuştur. Kitlesel ve kararlı halk ayaklanmaları, aynı zamanda örgütsüz ve programsız olunca, Mısır örneğinde görüldüğü gibi ABD’de eğitim alarak aşırılığı törpülenen Müslüman Kardeşler gibi örgütlü güçlerin iktidara yerleşmesiyle sonuçlanmıştır. Libya’da ise halkın talepleriyle, NATO bombalarının ateşlenme sebebinin aynı olduğu iddia edilmiş ve bu ikisi arasında bir örtüşme olduğu propaganda edilmiştir. Öte yandan uluslararası güçler tarafından Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt ve Katar gibi Amerikancı rejimlere, “bahar” gibi mevsim değişikliklerini engellemek için yardımlar yapılmış ve ayaklanmalar kanlı biçimde bastırılmıştır. Dönüşüm sürecinin gerçek yüzünü faş eden kırılma anı ise ilk olarak Suriye’deki çatışmalar olmuştur.

Suriye Fayı
Suriye’de “halk muhalefeti” olarak pazarlanan ÖSO’ya, lojistik, askeri ve maddi yardımların ABD, İsrail ve Türkiye’den gittiği defalarca kez resmi kaynaklardan açıklanmış, El Kaide ve El Nusra gibi İslamcı terör örgütleri de bu destekler sayesinde Alevi, Hıristiyan ve Kürt katliamları gerçekleştirmiştir. Ancak rejimin arkasındaki halk desteği, Esad’ın ince ve iyi düşünülmüş politikaları, Hizbullah’ın Amerikan projesine karşı topa girmesi, Kürt dinamiği gibi faktörler birleşince, Suriye’de sanıldığı kadar kolay bir “bahar”ın gerçekleşemeyeceği fark edilmiştir. Böylece bölgede bir Sünni ekseni rüyaları başka “bahar”a kalmış görünmektedir. Zira özellikle Hizbullah’ın müdahalesinden sonra, cihatçı militanlar ile rejim arasındaki pat durumu, Esad lehine değişmiştir. “Kendi halkına kimyasal silah atan Esad” yalanı, rejimin ele geçirdiği üstünlüğe karşı başlatılmış bir kampanya olmanın ötesine gidememiş ve uluslararası alanda kabul görmemiştir.

Haziran Direnişi ‘sürprizi’
“Arap Baharı”nın altını oyan bir diğer gelişme, uyumlu islam modelinin öncüsü olan AKP’ye karşı başlayan halk direnişi olmuştur. Türkiye gibi laikleşme pratiği yaşamış bir ülkenin, yeniden bir İslam rejimine fit olmayacağı, ayaklanmanın özgürlük ve yaşam tarzı konusundaki direncinde ortaya çıkmıştır. Bizzat model olması beklenen ülkenin, böylesi bir ret ile karşı karşıya kalması, uyumlu İslam projesinin sürdürülebilirliği konusundaki soru işaretlerine iyi bir referans olmuştur.

Mısır’da “bahar”la beraber iktidara yerleşen Müslüman Kardeşler’in ise otoriter bir rejimi kabul etmeyen Tahrir direnişiyle birlikte daha fazla hükümet edemeyeceği açığa çıkmıştır. Burada da Müslüman Kardeşler Amerikancı bir darbeyle indirilmiş olsa da tarih tekerrür etmiş, halk ayaklanması çalınmıştır. Sisi ve Mursi seçeneklerinin akıbeti ve halkın tutumu ise henüz netleşmiş görünmemektedir.

Ortadoğu’yla ilgili tartışma yürütürken, hesaba katılması gereken bir diğer faktör ise kuşkusuz İran’dır. Zira ABD ve Rusya arasında süre giden hakimiyet savaşları, şimdilik Suriye üzerinden yürüse de, zihinlerin arkasında İran olduğu tahmin edilemez değildir. Yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin “ılımlı” mesajlarına karşın, gelecekte burada yaşanacak gelişmelerin Suriye’deki duruma bağımlı olduğunu vurgulamak gerekmektedir.

Strateji tutmayan bir coğrafya
Ortadoğu’da son üç yılda yaşananlar, gerek diğer toplum kesimleri gerekse de sol açısından da teorik ve pratik sonuçlarla doludur. İlk olarak ne kadar güçlü olsa da Tunus ve Mısır’daki kalkışmaların örgütsüzlükle malul olması, halk düşmanı rejimlerin, yeni bir imajla konsolide olmasının önünü açtığı görülmüştür. Diğer yandan, uygun toplumsal koşulların da yardımıyla bir mühendislik sonucu devletin tepesine yerleştirilen uyumlu İslam rejimlerinin, bölgenin tarihsel kazanım ve değerlerini hesaba katmadığı için uzun vadeli bir başarı kazanma şansının olmadığı da ortadadır. Üstelik her ne kadar aşırı uçları tıraşlanmış gibi görünse ve uluslararası kapitalizmle uyumlu pozisyon takınsalar da uyumlu İslamcı iktidarların, siyasetteki tüm damarları dinsellikle ve baskıyla doldurduğu açığa çıkmıştır.

Küresel ölçekte ve ülkemizde de sol liberal kesimlerin Ortadoğu’da yaşananlara ilişkin tutumlarında, teorik yetersizlik nedeniyle ilginç kaymalar yaşanmıştır. Örneğin kendisine sosyalist diyen birçok kişi, tıpkı ABD iktidarı gibi “Arap Baharı” sürecini “devrim” olarak nitelemiş, uluslararası burjuvaziyle aynı “devrim”e alkış tutmuştur. Solcular arasında Libya’daki NATO bombalarından heyecanlananlar ile Suriye’deki cihatçı militanlara “devrimci” diyebilecek kadar ölçüyü kaçırmış olanlar da yok değildir. Diğer taraftan Mısır’da yaşanan darbe süreci, ülkemizde AKP’nin solun bazı kesimleri üzerinde kurduğu söylemsel hakimiyeti de gözler önüne sermiştir. Zira buna göre, solun her işe başlarken besmele gibi deklare etmesi beklenen sözler bulunmaktadır. Bunlar Mısır özelinde darbe karşıtlığı, Suriye özelinde Esad’ın diktatör olduğu ve Türkiye özelinde (sokak) şiddeti(ni)n kabul edilemezliğidir. Bu süreçlerin tarihsel ve toplumsal analizi yerine, soldan bol “kahrolsun”lu cümleler talep edilmekte ve sol tarafından buna onay verilmektedir. Örneğin, ne ilginçtir ki Mısır’daki tahliller, çoğu zaman Mursi ile Sisi’yle ifade edilen demokrasi-darbe ikiliğine hapsedilmiş, darbeyi doğuran toplumsal koşullar gereksiz birer ayrıntıya ve darbeyi meşrulaştırmak için lafı gevelemeye indirgenmiştir.

Ortadoğu’daki gelişmeler nazarında solun hesabına düşenler başka bir dosya konusu olmakla beraber, soL Bakış’ın bu sayısında, Ortadoğu’da güncel konumlanmaları ve pozisyon alışları serimlemeye çalıştık. Ancak yukarıda bahsedildiği üzere, sadece 3 yıla sığmış bulunan gelişmelerin yaşandığı bir coğrafyada, anı yakalamanın zorluğu teslim edilmelidir. Üstelik böylesi bir çaba yazıldığı anda eskiyebilme ve güncel gelişmeleri kaçırma potansiyeli de taşımaktadır. Ancak tarihin tekerlekleri hiç durmadığına göre, böylesi bir fotoğrafın kayıtlara düşülmesi anlamsız olmayacaktır.