Ortadoğu barışın neresinde?

ABD’nin böl-yönet politikası kısa vadede elini güçlendiriyor, ancak kriz dinamiklerini de sürekli tetikliyor. ‘Arap Baharı’ ile birlikte bir kez daha revize edilen böl-yönet politikalarında yeni bir tıkanmanın eşiğine gelindi. Halklar direndikçe, emperyalist politikalar tıkanıyor ve zorbalık öne geçiyor.
Pazar, 20 Ekim 2013 16:50

Aydemir Güler

ABD emperyalizminin Obama tasarımı açısından 2013, sancılı bir yıldır. 2010 sonu ve 2011 başında patlayan Arap Ortadoğusu, sadece 2013 bahar aylarına kadar emperyalizmin stratejik açılımına uygun bir yolda ilerleyebildi.

Tunus ve Mısır'da Müslüman Kardeşler iktidarları, bizim AKP'li dönemimizden çok daha kısa bir süre içinde Aydınlanmacı güçlerin karşı atağını tetiklediler. Suriye'de ise emperyalist-şeriatçı saldırı Baas rejiminin ve halkın duvarına çarparak durduruldu.

ABD, Obama'nın 2008 sonunda başkan seçilmesiyle birlikte Bush'un 11 Eylül doktrininin temelini oluşturan "ya bizdensin ya düşmansın" sloganını incelteceğini belli ediyordu. Bağımlı ülkeler kuşağını, somut olarak müslüman Ortadoğu'yu savaş ve işgal yoluyla terbiye etme politikasının maliyeti Afganistan ve Irak örneklerinde olduğu gibi hem çok yüksek çıkmıştı, hem de bu politikanın sonuçları çok tartışmalıydı.

‘Böl ve yönet’in maliyeti
Afganistan'da dikiş tutturamayan ve Pakistan'daki destabilizasyonun yarattığı belirsizliklerden istediği yararı sağlayamayan ABD, Irak'ta çok daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya kalmıştı. Uzun süre üçe bölüneceği yolunda spekülasyonlara sahne olan Irak'ta, Sünni Araplar Baas direnişinin tabanını oluşturmuştu. Kürtler ABD'nin en güvenilir müttefiki olmaya devam ederken, Şii Araplar iktidarda önemli bir ağırlık oluşturmuşlar ancak bu ağırlık İran'ın elini güçlendirmişti.

Böl-yönet politikası kısa vadede emperyalizmi meşrulaştırıyor ve bir dizi kozla donatıyor. Ancak vade dolar dolmaz kriz dinamikleri emperyalist manevra alanını daraltıyor ve müdahalenin meşruiyetine gölge düşüren bir maliyet çıkıyordu.

Aslında ABD'nin yerel güç birliklerini silah zoruyla oluşturma ve bölgenin iç dinamiklerini kırma politikasının arkasında, Soğuk Savaş sonrasının analizi ve sermayenin çıkarları yatıyor. Sermaye, artık neden ulus-devletlerin siyasal ve hukuksal özerkliğinin oluşturduğu engellerin üstünden atlamak zorunda kalsındı? Bu ülkelerin anti-komünist ileri karakollar olarak tahkim edilmesi gereği, Sovyetler'le birlikte ortadan kalkmıştı. Sosyalizmin cazibesine karşı halklara kalkınmacı-modernist sus payı dağıtılmak da gereksizdi. ABD, hegemonyasını karmaşık güç paylaşımı denklemleriyle değil, doğrudan demir yumrukla kurabilirdi. Üstelik bu demir yumruk kendisiyle rekabete girmek isteyen diğer emperyalistlere ve büyük güçlere karşı da caydırıcı bir güç gösterisi olacaktı.

Obama’lı ABD
Obama'lı ABD ise işbirlikçilerini yeniden tanımlama, bir kez daha demokratikleşme demagojsine yatırım yapma, ideolojisini ak-kara kutuplaşmasından çıkarma ihtiyacı duyuyordu.

Dünya krizinin patlamaya hazır bombalar haline getirdiği Ortadoğu halklarının düzen dışı yönelimlere giremeyeceğine dair güvenle hareket etti Batı dünyası. Eski rejimlere karşı harekete geçen halkların daha ileri gidemeyeceğine ve hazırda bekleyen ve zaten hep kendisine uyum göstermeye yatkın İslamcı hareketlerin kontrolü ele geçireceğine inanıyordu emperyalizm. Bu öngörü doğrulandı. Dünya kamuoyunun demokratikleşme adına alkışladığı altüst oluştan Müslüman Kardeşler çıkacaktı.

Model ülke ve Suriye engeli
Bu strateji dönüşümü, Türkiye'deki AKP iktidarına da ilginç bir ufuk açıyordu. Kurulduğu andan beri neoliberalizm ve emperyalizmle İslamcılığın uyumunu varoluş tezi olarak benimseyen AKP, tartışmalı, özel bir örnek olmaktan çıkıyor ve çoktandır iddia edildiği gibi model ülke haline geliyordu. Tunus ve Mısır'ın yeni egemenleri bu yolun yolcusuydu.

İlk büyük sorun Suriye'de ortaya çıktı. Suriye'nin gücünün uluslararası dengelerden ibaret olduğu zannı yanlış çıktı. İran ve Rusya'nın Şam'dan yana pozisyon almalarına karşın, Suriye için kendilerini yakmayacakları, örneğin Rusya'nın Tartus'taki deniz üssünü korumakla tatmin olacağı yolundaki analiz yanlışlanmadı elbette. Hatta Filistin davasına tek devlet desteği veren Şam hükümeti, Hamas'ın ihanetine uğradı. Ancak Suriye direnişi geri adım atmadı. Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan destekli çetelerin saldırıları, Sünnilerin de desteğini alamadı. Arap ülkelerinden Türkiye'ye uzanan Sünni ekseni, bu direnişin ardından Tunus ve Mısır'da çatırdadı. 2013 sonbaharındaki BM Güvenlik Konseyi Kararı, Şam rejimini yeniden meşrulaştırıyor. Baas da 2014 ortalarına kadar zaman kazanmış bulunuyor. 2014 ise seçim yılı. Takvim işlerse, İslamcı muhalefetin seçim yenilgisi ve dolayısıyla parçalanması gündeme gelecek.

Suriye kazandı mı?
Suriye'nin zaman kazandığı doğrudur. Bu zaman, varlığını laik bir sisteme borçlu olduğunun bilincindeki kitleler açısından da çok önemli. Ancak dış güçlerin denetimi her durumda iç politikaya müdahale anlamına gelir ve müdahalenin orada durmasını kimse beklememelidir.

ABD'nin önünü açtığı mutlak gerginliğin Rusya, Çin ve İran'a bölgedeki pozisyonlarını derinleştirme olanağını hediye ettiği görülmelidir. ABD böyle bir karşı atağı göğüslemekte zorlanacağını, hatta bu tablodan Almanya'nın şaşırtıcı bir manevrayla çıkmasının mümkün olacağını algılamış olmalıdır. Dolayısıyla Suriye'ye saldırı, başlangıçtaki biçimiyle, Ankara'nın son ana kadar talep ettiği "huruç harekatı" biçiminde sürdürülemezdi.
Ancak Suriye'nin "Birinci Cumhuriyeti" de geri dönülmez bir noktaya sürüklenmiş bulunuyor.

2012 Temmuz'unda özerkliğini ilan eden Rojova'nın sadece etnik-coğrafi karmaşıklığı bile, Kuzey Irak benzeri konsolide bir yapının oluşmasını zorlaştırır. Bundan daha önemlisi, Erbil ve Ankara'nın bu alt bölgenin istikrara kavuşmasını sabote edecekleri gerçeğidir. Ama Rojova'da belli bir yapı oluşamasa bile, Kürt bölgesi Şam'a geri dönemez.

Türkiye-Suriye sınır hattı görünür vadede dengeye kavuşturulamayacak kadar dağılmış bulunuyor. Gerici çeteler ekonomik kaynakları kontrol etmekte, bölge gericileriyle karmaşık ittifaklar kurmaktadırlar. Suriye saldırıyı durdursa bile, eski yapıyı yeniden kurma şansına sahip değildir.
Suriye, artık Lübnan'a benzer biçimde dağılmaya yüz tutmuş bir ülkedir. 2013 Eylül zaferi, bu durumu telafi edemeyecek. Suriye iki buçuk yıl öncesindeki gibi, Filistin ve Lübnan'ın anti-emperyalist güçlerine enerji katan bir bölge gücü değildir.

Emperyalistlerde çare tükenmez
Bu tablonun ABD emperyalizmi açısından çaresizlik olarak algılanması yanlış olur. Obama modelinin bir revizyona girmek zorunda olduğu ve bunun bir siyasi kriz anlamı taşıdığı açıktır. Ancak Mısır'daki askeri darbe, revizyonun ilk işareti sayılabilir.

Sorun, bir yanıyla Batı düşmanı ilan edilen El Kaide ve benzeri akımlar ile ılımlı/uyumlu Müslüman Kardeşler arasındaki mesafenin çok da açık olmamasından kaynaklanıyor. Ortadoğu'nun 20. yüzyılda yaşadığı tarihsel ilerleme, kurulan modern ulus-devletler, zayıf da olsa kalkınma pratikleri, üçüncü dünyacılıktan daha ileri gitmese de yurtsever akımlar açısından, politik İslam'ın her türü, karşı-devrim anlamına gelir.

Bunu AKP'nin Birinci Cumhuriye'tin altını oyduğu ölçüde faşist-şeriatçı karakterinin kristalize olmasını yaşayan Türkiye'de anlamak hiç de zor olmaz. Emperyalizm ve gericilik, Arap toplumlarının birikimini görmezden gelmek gibi bir yanılgıya imza attı.

Ancak söz konusu olan 2008 dünya krizinden sonra emperyalizmin geliştirdiği bir hegemonya stratejisidir ve dolayısıyla bu aynı zamanda krize karşı yaşamsal bir çıkış arayışıdır. ABD'nin Obama çözümünü apar topar terk etmesini beklemek gerçekçi değildir. Böyle bir ricatın bırakacağı boşluğun halklar tarafından doldurulması dünya kapitalizmi için kabus olur.

Şimdi gericiliğin söz konusu toplumlarda devrimci süreçleri kışkırtmayacak yönde yeniden biçimlendirilmesi gündeme gelecek. Türkiye'deki gelişmeler, Erdoğan AKP'sinin Gülen hareketi ve İkinci Cumhuriyet CHP'sinden alınacak enerjiyle dönüştürülmesine işaret ediyor. Arap ülkelerinde "ABD'ye uyumlu-topluma kapsayıcı" bir gericiliğin yaratılmasına çalışılması büyük olasılık.

Suçlu ayağa kalk: AKP’nin başı belada
Wall Street Journal'da 10 Ekim'de yayınlanan bir makale, bir süredir mezarlıkta ıslık çalan AKP ve yandaşlarını kilitledi. ABD'nin MİT müsteşarı Hakan Fidan'ı Türkiye'nin ikinci adamı olarak tanımlayıp, sonra da neredeyse hain ilan etmes, Rus Dışişleri'nin Suriye'deki kimyasal bombadan Türkiye'yi sorumlu tutmasına da, Esad'ın Erdoğan'ı alaya almasına da benzemezdi. Taha Kıvanç'ın düşünüp taşınıp saldırıyı WSJ'ın sahibinin Sabah ve ATV'yi satın alma arzusuna bağlayan bir analiz attırması da kurtarmıyordu durumu.

İşin özü, ABD'nin, Erdoğan ekibini Ortadoğu çıkmazının yaratıcıları arasında tanımlamasıdır. Gerçekten de AKP Obama'nın Sünni ekseninde başrolü kapmak için Suriye'de aşırı zorlama içine girdi. Arada yaşananları geçelim Türkiye'nin Suriye sınırı boydan boya bir kaosa gömüldü. Önceleri, uçaklarla dünyanın dört yanından taşınan, maaşa bağlanan, PYD'ye karşı Türkiye devletinin uzantısı haline getirilen El Kaide çeteleri, giderek bir yağma ekonomisinin üstüne oturdular.

Bunlar son dönemde ABD'nin strateji revizyonuna bağlı olarak boşa düşeceklerini hissetmiş ve kendilerine ait bir egemenlik alanı kurmak üzere karşı atağa kalkmışlardır. Çetelerin hedefi artık sadece Şam değil. Bunlar iç içe oldukları ÖSO'nun mutedil kesimlerinden çok daha etkin hale gelmekte, bir taraftan Kürt faktörüne karşı Ankara'nın vazgeçilmez kozu olarak önem kazanmakta, diğer taraftan gerektiğinde terör eylemleriyle AKP'yi tehdit etmektedirler. Şubat'ta Cilvegözü Sınır Kapısı, Mayıs'ta Reyhanlı ilçe merkezi, Temmuz'da Somali elçiliği ve defalarca yaşanan sınır çatışmaları belayı gözler önüne seriyor.

Ancak AKP'nin başı sadece bu açıdan belada değil.

Davutoğlu-Erdoğan programı "öğle namazını Şam'da kılmak" üstüne kurulunca, Ankara'nın kaldırabileceğinin çok ötesinde riskler aldı. AKP'nin Batı tarafından sık sık arkadan itildiğini de görmek gerekir. Emperyalizm orta boy işbirlikçilerine bunu çok sık yapıyor. Suça itmek ve suç listesini masanın üstüne koymak, bağımlılık zincirlerini sıkmanın bir yoludur. Fidan üstünden tehdit edilen Erdoğan'dan başka kim olabilir?Barış Derneği’nden savaş suçlarına karşı girişim

Türkiye Barış Derneği ve Dünya Barış Konseyi, bu hamleler görünür hale gelmeden önce, Suriye halkına karşı işlenen suçlara odaklanmaya başladılar. Nisan ayı sonunda İstanbul'da düzenlenen uluslararası konferansın kararları arasında savaş suçlarını araştıracak bir girişim de yerini aldı. Konu Mayıs sonunda Lizbon'da toplanan DBK Sekretaryası tarafından teyit edildi.

Barış Derneği her yıl yayımladığı 1 Eylül bildirisinde, AKP hükümetinin işlediği savaş suçlarının hesabını sormak üzere sonuç alıcı çalışmalar gerçekleştireceğini açıkladı. Dernek şu anda Adalet için Hukukçular grubuyla birlikte bir ön çalışma yürütüyor. Çalışma hakkında kamuoyuna ilk bilgiler, 6 Ekim'de İstanbul'da düzenlenen Barış Konferansı'nda verildi. Önümüzdeki günlerde hazırlanan ön rapor ülkenin önde gelen yurtsever hukukçu, gazeteci ve siyasetçileriyle birlikte olgunlaştırılarak açıklanacak. Girişim Dünya Barış Konseyi, Uluslararası Demokratik Hukukçular Birliği, Avrupa Barış Forumu gibi kurumlarla işbirliği içinde uluslararası düzeyde sürdürülecek.