Aydınlar ne diyor?

Laiklik elden gitti mi, toplum dincileşti mi, Avrupa'da durum ne?
Salı, 22 Temmuz 2008 07:34

ABD'de ve Avrupa ülkelerinde toplumun giderek dine yönelmesine yol açan uygulamalara Türkiye'den bakıldığında, AKP iktidarında din siyaset ilişkisini tanımlamak, ayrı bir zorunluluk oluyor. Ülkenin gündemindeki "laiklik elden gidiyor mu toplum ne kadar dincileştiriliyor bu alanda ABD ve Avrupa ülkeleri ile Türkiye arasında farklılık var mı" sorularına yanıt aradık...

Burjuvazi tükendiği için laiklikten uzaklaşılıyor...
Prof. Dr. İzge Günal (9 Eylül Üniversitesi, Üniversite Konseyleri Derneği Başkanı): "Gelişmeler hiç şaşırtıcı değil laiklik gibi, demokrasi gibi, bağımsızlık gibi, insan hakları gibi birçok kavram, aydınlanma, Rönesans ve sanayi devrimi süreciyle girdi gündelik yaşama. Yükselen sınıf ve dolayısıyla ilerici olan burjuvazinin, bu tip kavramlara gereksinimi vardı. Elbette bu kavramlar sadece burjuvazinin değil, aynı zamanda insanlığın da kazanımı oldu. Zaten "yükselen sınıf" da bu demektir: kendi çıkarıyla, insanlığın çıkarının örtüşmesi.

Laiklikten uzaklaşma adımları, tüm dünyada artık burjuvaziden bir şey beklenemeyeceğinin yeni bir kanıtıdır. Burjuvazi sadece laiklikten vazgeçmedi demokrasi, insan hakları, bağımsızlık da artık gündemlerinde değil. Kıssadan hisse: bu kavramların içi ancak emek ekseniyle dolar."

Din kuşatıcıdır
Mutlucan Şahin (Öğretim Üyesi, Galatasaray Üniversitesi, İletişim Fakültesi):
"Din, özellikle de üç büyük din, doğası gereği kuşatıcıdır. Yaşamın her alanında bulunmak, kural koymak, oraları dönüştürmek eğilimindedir. Özellikle 19. yüzyıl, seküler iktidarla din kurumlarının şiddetli politik ve ideolojik çatışmalarına sahne olmuştur. Dinin toplumsal ve politik yaşam üzerindeki gölgesi ise hiçbir zaman tam olarak eksilmemiştir. ABD, İtalya ve Yunanistan, bildiğimiz anlamda laik devletler değildir. Dinsel simgeler, ritüeller ya da açıkça yasal düzenlemeler devlet işleyişinde yer alır. Daha da önemlisi, bu üç ülkenin halkı da oldukça dindardır ve din, gündelik yaşamda da varlığını hissettirir.

Cemaatleşme eğilimi arttı
Son yıllarda dünya genelinde cemaatleşme, muhafazakârlaşma, geleneksel ve dinsel değerlere dönme eğilimi varlığını hissettiriyor. Ben bunun gericileşmeden ziyade başka bazı toplumsal meselelerin su yüzüne çıkması olduğunu düşünüyorum. 1960'lardan itibaren, bir asır boyunca hüküm süren rasyonel ve modern düşünce itibarını yitirmeye başladı. Modern toplumun insani alanda yaşattığı sıkıntılar, faşizm gibi melanetlerle ilişkisi vs. soldan ve sağdan eleştiri almaya başladı. Zamanla bu eleştiri her türden kolektif özneye yöneldi ve özellikle neo-liberalizmin güç kazanması, yeni sağ ve yeni sol akımların ortaya çıkmasıyla kendisine önemli bir alan açtı.

Bu noktada solun ve sınıf temelli bir sosyalizm anlayışının yaşadığı hırpalanmanın doğurduğu boşluk, başka büyük anlatılara burayı doldurma fırsatı verdi. Fakat sıkıntılar çözülmediği gibi daha da arttı, cemaatleşme eğilimi bu sıkıntılardan kaçışın aldatıcı bir yolu haline geldi. Hemen her şeyi metalaştırmak ve piyasaya tabi kılmak isteyen neo-liberalizm de işine geldiği ölçüde bu eğilimi güçlendirmeyi tercih etti. Tüm bunlar yepyeni şeyler değil elbette. Marx'ın ünlü sözünü hatırlayacak olursak din halkın afyonudur, ama aynı zamanda, ezilenlerin çığlığı, kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Eğer ağrıyı yaratan hastalık ortadan kalkmazsa, insanların o ağrıyı kesmek için afyon almaya yönelmeleri de doğaldır."

AKP'yi belirleyen inanç değil, piyasa
"Türkiye'deki meseleler de bir ölçüde bu büyük tabloyla açıklanabilir ama buranın kendine özgü dinamiklerini de hesaba katmak gerekir. Bizdeki laiklik düzenlemeleri biraz hüdainabit kaldı. Sanayileşmiş toplumların birkaç yüzyıl içinde, sindire sindire ve çoğu zaman kendi dinamikleriyle yaşadıkları değişim, burada yasa koyucular ve uygulayıcılar eliyle birkaç on yıl içinde gerçekleştirilmeye çalışıldı.

Hızla modernleşmeye, hızla sanayileşmeye, hızla şehirleşmeye, hızla zenginleşmeye çalışan toplumların tökezlemesi, sancılar yaşaması, değer yitimine, kimlik bunalımına düşmesi çok da şaşırtıcı değil. Bugün Türkiye'deki muhafazakarlaşma, dincilik gericilik sorunu olmasının ötesinde bu tür sancıların bir ürünü gibi. Diğer yandan, toplumun dindarlık temelinde düşünecek olursak, bundan 70 yıl yahut 30 yıl öncesine göre daha dindar olduğu kanaatinde değilim. Hatta örneğin solun bugüne oranla çok daha güçlü olduğu yıllarda, ibadetlerini yerine getiren, Tanrı inancı olan, ya da gündelik hayatını dinsel kurallara göre düzenleyen insanların sayısının daha çok olması muhtemel. Dinsel simgelerin bu kadar görünür olması, şehirleşmeyle, ya da dindar insanların toplumsal yaşama daha fazla katılmasıyla açıklanabilir belki. Bugün AKP'yi ya da onun temsilcisi olduğu Anadolu sermayesini belirleyen şeyler ise dini inançları değil, düpedüz piyasa kuralları."

İslami burjuvazinin ideolojisi: Ilımlı İslam
Hasan Aydın (Yrd. Doç.Dr. 19 Mayıs Üniversitesi, Sinop Eğitim Fakültesi): "Türkiye'de Siyasette dinselleşme, karşı devrim süreciyle birlikte yürümüştür. Karşı devrim sürecinin etkinlik kazanmasında dış ve iç faktörleri iyi analiz etmek gerekir. Her şeyden önce, Atatürk devrimleriyle, özellikle laiklik ilkesiyle bireyselleştirilen din ve dinsel inançlar, dinden beslenen kimi kesimleri oldukça rahatsız etmiştir. Fakat bu kesim, cumhuriyet devrimleri sayesinde sinmiş, yeraltı örgütlenmesiyle varlığını sürdürmüştür.

1979 İran devriminden ve bizde yaşanan 12 Eylül darbesinden sonra, özellikle Özal döneminden sonra, önce bürokrasi içerisinde, sonra da artarak devam eden bir biçimde sermayede dincileşmeyle karşı karşıya kalındığının altını çizmek gerekiyor. Bürokrasiye sızan dinci eğilimler, dinsel sermaye yaratmak için ihalelerde yandaşlarını kayırmış gibi gözüküyor. Tabii bu yandaşlıklarda tarikat bağları çok önemli rol oynuyor. Sermaye birikimi, medya hakimiyetine doğru yol almış durumda. Dinci medyalar, Althusser'in deyişiyle önemli bir ideolojik aygıt işlevi görmüş gibi görünüyor. Bürokrasiye sızma, kendi sermayesini ve medyasını yaratma, beraberinde kendi burjuvazisini oluşturma anlamına geliyor. Tabii İslami burjuvazi oluşunca, iktidara gelmenin yolu kendiliğinden açılıyor. İslami burjuvazinin ideolojisi ise, Ilımlı İslam olarak beliriyor. ABD ve AB bu ideolojiyi destekliyor çünkü BOP'ta bu ideoloji işe yarayacak diye umuluyor. Kanımca, anılan ideoloji, etnik ve dinsel söylemi diri tutmada işlevsel gibi gözüküyor. Dinsel söylem ufku karartır, itaat ettirir etnik söylemse minimize eder, paramparça yapar."

"İslamcı burjuva laikliği tırpanlar, ama vazgeçemez"
"Her şeyden önce Ilımlı İslamın içindeki sınıfsal temeli, 1980 sonrası oluşmaya başlamış ve 1990'lardan itibaren gelişmiş, AKP ile zirvesine ulaşan İslam burjuvazisidir. Dediğimi iyi kavramak için 1990'lı yıllardan itibaren TÜSİAD ile MÜSİAD arasında yer yer yaşanan çelişkilere bakmak gerekir. Bu İslamcı burjuva, laiklikten vazgeçemez çünkü, laiklik onların gelenekten kopan dinsel söylemlerinin de meşrulaştırma aracı. Sadece, laikliği tırpanlayabilir, onu din ve vicdan özgürlüğü ile sınırlamaya çalışır. Kendi defilesini üretir, ama tesettür ağırlıklı olur. İçki yasaklanmaz ama fiyatı sürekli artırılır. Ulusalcı söylemler, dinin ümmetçi-evrenselci söylemi içerisinde eritilir. Kadın hakları çok gerilemez, ama muhafazakarlık pompalanır. Türban takan artar, fakat bu sefer türbanlı kızları sevgilileriyle el ele kafede hatta barda görebiliriz vb. Bu söylediklerime bakarak modernleşmiş bir İslamla karşı karşıya kalacağımız sonucuna ulaşılabilir. Ne de olsa Ilımlı İslam kentlileşmiş, sermayeyle iç içe girmiş bir islamdır.

Ancak, benim endişem, muhafazakarlaşmanın radikal akımların yeşermesi için ortam oluşturması. Hele gecekondu bölgelerinde yığılmalara bakınca durumunda daha da vahim olduğu kendiliğinden anlaşılır. Bu kesimler İslamcı burjuvayı şimdi destekliyor gözükmelerine karşın, sermayeden mahrum kaldıklarını anlayınca, radikal İslamcı söylemlere kayabilirler. Tabii başka olasılıklar da düşünülebilir. Bu ihtimal her zaman var. Liberallerin ve kimi solcuların dediği gibi, laiklerin paranoya gördüğünü düşünmüyorum. Ama biraz abarttıkları yerler oluyor. Onlara hak verdiğim şey, muhafazakârlaşmanın nereye uzanacağının belirsiz olmasıdır. Eğer bu muhafazakârlaşmaya, postmodern temelde yeniden yapılandırılan eğitim katkı sağlamayı sürdürürse -hâlâ sürdürmektedir- durum daha da belirsiz hale gelebilir."

İtalya'da Müslüman düşmanlığı, kilise tabuları...
Aslı Kayabal (soL yazarı-İtalya):
"İtalya'da geçtiğimiz Nisan ayında Prodi hükümetinin düşmesinin ardından, Berlusconi hükümeti kuruldu. Berlusconi'nin Lega ve Alleanza Nazionale işbirliğiyle kurduğu hükümet, ilk aşamada halkın sorunlarına çözüm getirmeyi amaçlayan "göçmenler", "yabancı işgücü" ve "Roman vatandaşlar" gibi hassas konuları gündeme yerleştirdi. Halk arasında hızla tırmanan yabancı düşmanlığını kendisine rehber edinen hükümet, özellikle oturma izni olmayan göçmenleri hedef alan bir dizi uygulamayı "halkın güvenliği"ni gerekçe göstererek hızla uygulamaya başladı. Metro, tramvay, belediye otobüsü gibi toplu taşıma araçlarında oturma izni olmayan göçmenleri belirlemek ve hemen sınır dışı etmek için yapılan baskınlar, semtler bazında oluşturulan ve sivil halkın desteğiyle kurulan güvenlik birimlerince yasadışı göçmenlerle bire bir mücadele ve güvenlik noktaları gibi girişimler, Berlusconi hükümeti kurulur kurulmaz hayata geçti. Ancak Çizme'de güvenlik gerekçesiyle tutulan büyüteç yalnızca göçmen vatandaşlarla sınırlı kalmadı, bir adım daha atılarak Roman vatandaşlar da hedef ilan edildi.

Din konusunda hükümet özellikle Müslümanlara karşı savaş açmış durumda. Lega, Kuzey'deki gücünü kullanarak cami açılmasını istemiyor. Gündemde olan son tartışma, Milano Camisi'nin ibadete kapatılması. Cemaate her hafta kent dışında başka bir mekan gösteriliyor. Bu durum, yerel yönetim, cemaat ve halk arasında ciddi bir tartışma yarattı. Katolik Kilisesi, gündemde yabancı düşmanlığı, göçmenler ve Romanlar olduğunda demokrat bir tavır alıyor, zayıftan ve güçsüzden yana olduğunu gösteriyor. Özellikle Lega'nın önayak olduğu uygulamalarda Katolik Kilisesi ve Lega arasında ciddi bir tartışma yaşanmakta. Sosyal konularda duyarlı bir yaklaşım sergileyen kilise, sert ve ayrımcı uygulamalar konusunda siyasileri uyarıyor, ancak hâlâ tabuları var ve bazı uygulamalara direnebiliyor. Örneğin, kök hücre çalışmalarını engelliyor. Suni döllenme, kürtaj ve ötenazi, Katolik kilisesinin tamamen yasakladığı şeyler."