Arap Baharı ve Batı solu

Libya’ya saldırıldığında Batı solunun bahanesi kalmamıştı. Bu süreç boyunca Batı solu, sosyalist devlet yapısının yok olmasını ve ırkçı linç saldırılarını destekledi. Nasıl oldu da Irak savaşına karşı kitlesel eylemlerin düzenlendiği 2003’ten bu yana, Batı solunun ahlaki pusulası bu kadar yön değiştirdi?
Cuma, 30 Ağustos 2013 20:17

Donnchhadh Mac An Ghoill (Zero Anthropology) - soL
Çeviren: Reyhan Tuncay

Hüsnü Mübarek cezaevinden çıkarıldı, Mısır ordusu, bu defa artık seçilmiş Müslüman Kardeşler hükümetlerinin onları sürüklediği kaosa daha fazla dayanamayan Mısırlıların büyük çoğunluğunun da desteğiyle yeniden görevde. Suriye’de, Beşar Esad’ın Suriye haklının kalbinde ve zihninde savaşı ikna edici bir şekilde kazanmasının ardından Müslüman Kardeşler ve onların müttefikleri, askeri olarak tamamen geri çekiliyor. William Hague ve dolandırıcı arkadaşları gidip bağnaz teröristlerini kurtarma bahanesiyle ortada bırakıldı. Ben bunları yazarken, muhtemelen kimyasal silahlar içeren, şüphe uyandıracak kadar uygun bir olay işlerini görebilir. Tunus’ta Müslüman Kardeşler rejimi halk ayaklanmasıyla karşı karşıya, Libya ise tamamen kaosa sürükleniyor. ABD kuklası diktatörlük, Bahreyn’deki gösterilere vahşice saldırmaya devam ediyor. Kısacası, sıradan insanların hayatları bugün, 2010 yılının Aralık ayında, sözde “Arap Baharı” başlangıcında olduğundan çok daha kötü durumda. Tüm bu “devrim” sözlerinin, her zaman olduğu gibi anlamsız olduğu ortaya çıktı.

Bu durum, işçi sınıfının tüm güç ve korumasının elinden alındığı ve tüm gücün, bu gücün Kral İdris zamanındaki sahibi olan işbirlikçi Bingazi sınıfının eline verildiği Libya’da olduğu kadar keskin değil. Bu bir devrim değil, karşı devrimci monarşik bir bayrağı ve en büyük aptalların bile kolayca anlayabileceği Batılı emperyalist orduların ateş gücüne sahip bir restorasyondu.

'Protestoların savaşı durdurduğu görülmedi'
Savaş karşıtı hareketlerin savaşı durdurmak konusundaki başarısızlıkları yeni bir şey değil. Hiçbir zaman protestoların bir savaşı durdurduğu görülmedi. ABD’de zamanla kitlesel eylemlerin ortaya çıkmasına yol açan Vietnam Savaşı bile bu protestolarla değil, ABD savaş makinasının bizzat sahada yenilmesiyle sona ermişti. 1912 yılında sosyalist partiler İsviçre’nin Basel kentinde, savaşın başlaması halinde ülkelerini desteklemeyecekleri yönünde söz vermek için toplanmıştı. Ancak, 1. Dünya Savaşı’nın yurtseverlik davulları çalmaya başladığında, bu sözler unutuldu ve çoğu sosyalist lider, utanç verici bir şekilde, Avrupa’nın işçi sınıfı gençliğini katliama teşvik etti. Tüm bu başarısızlıklar dizini içinde Avrupa’da ve ABD’de on yıllar boyunca sol tarafından finanse edilen sürekli ve etkin bir savaş karşıtı hareket vardı. 2003 yılında Washington’da Irak savaşına karşı yarım milyon insan yürüdü. Neredeyse bir milyon kişi de Londra’da yürüdü. Bu birçok yönden büyük bir başarıydı. Elbette savaş durmadı ancak halk itirazının böyle kitlesel bir şekilde sergilenmesi karşısında, emperyalist propaganda mekanizmasının ciddi ölçüde zayıflatıldığı söylenebilir. Bir dahaki seferde ise emperyalistler çok daha zeki, çok daha baştan çıkarıcı olacaklardı. Oldular da.

Batı medyasının kampanyası
Elbette Libya saldırısı başladığında, Batı medyası kendinden bekleneni yaptı ve Libya hükümetine ve liderlerine karşı yapabileceği en vahşi propagandayı yürüttü. Uluslararası Af Örgütü tarafından seçilmiş ve tekrarlanan, Kaddafi’nin barışçıl protestoculara tecavüz edebilmeleri için Libyalı askerlere Viagra vermesi gibi gülünç hikayeler işittik. Bu hikaye Belçikalı bebekleri yediği söylenen Alman askerlerinin ya da o sıralar tüm Kuveyt’te yalnızca yaklaşık 50 kuvöz olmasına rağmen, 500 Kuveytli bebeği kuvözlerden atan Irak askerlerinin hikayelerinden (bu da Uluslararası Af Örgütü tarafından seçilip tekrarlanan bir hikayedir) türetilmişti. Geriye dönüp bakıldığında bu hikayeler gülünç olsa da düşman kanı için sürmekte olan medya saldırganlığı sırasında bu hikayeler halkın geniş kesimleri tarafından ciddiye alındı ve savaşı eleştirmeye veya savaşa karşı çıkmaya yönelik tüm girişimleri zayıflatmaya yaradı. Bingazi’deki sözde ayaklanmanın ilk gününden itibaren, Guardian gibi daha iyi Batılı gazetelere siyahların ezilmesi ve uğradıkları işkenceler, linçler ve öldürerek yakılmaları hakkında hikayeler sızmaya başladı. Ancak, Birleşmiş Milletler ABD temsilcisi Susan Rice, katledilen siyahlardan “Sahra altı paralı askerler” olarak söz etmeye başladı. Öyleyse sorun yoktu. Medya ırkçı soykırıma olan desteğini aklamanın yolunu bulmuştu. Tüm bunlara dair gazetelerde katledilenlerin çoğunun orduda olmadığını içeren sürekli haberler vardı. Bu insanlar aslında siyah sivillerdi. Çoğunluğu göçmen işçiler oluşturuyordu.

Batı solunun tepkisi ne oldu?
Batı solunun tüm bunlara tepkisi, 1914’te olduğundan bile daha utanç vericiydi. En azından 1914 yılında çeşitli sosyalist liderler uluslarının saldırı altında olduğunu ileri sürebilirdi. 2011’de Libya’ya saldırıldığında ise Batı solunun böyle bir bahanesi kalmamıştı. Burada yalnızca altı milyon insandan oluşan, bugüne kadar bir araya gelmiş en yıkıcı askeri gücün saldırısı altında olan küçük bir ulus söz konusuydu. Sekiz aylık bir süre içinde, önce 120 seyir füzesi atıldı, ardından 26 bin NATO askeri uçağı gönderildi. Bunlar değerlendirildiğinde, İrlanda’nınki kadar bir nüfus üzerine sekiz ay boyunca her gün gerçekleştirilen 150 hava akınını da eklemek gerekiyor. Tüm bu süreç boyunca Batı solu sosyalist devlet yapısının yok olmasını ve ırkçı linç saldırılarını destekledi. Meşhur düşünür Noam Chomsky bile, Selefi çetelerin rolünü önemsiz gibi gösterdi. İrlandalı savaş karşıtı hareket okulların, hastanelerin, vb. masraflarının karşılanması için kullanılan Libya devlet hisselerinin dondurulması ve bu hayati önem taşıyan sosyal fonların kim olduğu bilinmeyen, birçoğu son yirmi yılı Libya’da iktidarı ele geçirmek ve özelleştirmeler gündemiyle Libya’yı ABD’nin bir kukla devleti haline getirmek için CIA tarafından eğitilerek ABD’de geçiren üyelerden oluşan küçük bir grup olan sözde Ulusal Geçiş Konseyi’ni silahlandırmak için kullanılması çağrısında bulundu. Böyle bir şey nasıl olabildi? Nasıl oldu da (işgalden yalnızca birkaç ay önce BM’den insan hakları ödülü olmak üzere olan) Libya’dan çok daha kötü bir insan hakları kaydı bulunan Irak ile savaşa karşı kitlesel eylemlerin düzenlendiği 2003 yılından bu yana Batı solunun ahlaki pusulası bu kadar yön değiştirdi?

Kışlık Saray rüyası
Bu noktada baştan çıkarma sanatını tartışmamız gerekiyor. Baştan çıkarma, bir fantezi oyunudur. Baştan çıkarılana en büyük arzusunu sunmak, fantezilerini gerçekleştirmek için bir vaat, tutulmayan bir sözdür. Genellikle, Freud’un açıkladığı gibi, ilk fantezilerle, yani çocukluğumuzda sert bir biçimde dışında bırakıldığımız sahneleri, örneğin ebeveynlerimizin sevişmesini görmek ya da bunun bir parçası olmakla başa çıkmaya çalışıyoruz. Peki, ya Batı solunun ilk sahnesi ne? Sonsuza dek dışında bırakıldığımız neşe ve huzur sahnesi ne? 1917 yılındaki büyük Kışlık Saray baskınından başka bir şey değil. Sonsuza dek, Sergei Eisenstein’ın harika Sovyet filmi Ekim 1917’nin büyüsü altındayız. Yürüyen onbinlerce işçi, emirlere karşı gelerek, kahramanca Çar’ın sarayına yürüyen işçilere katılan polis ve askerler... Bunların küçük bir kısmının gerçekten olmuş olmasının ve Eisenstein’ın Kışlık Saray’ın zaptına dair o gecenin gerçekleri yerine kendi dehasının eseri olan bir görüntü yansıtmış olmasının hiçbir önemi yok. Bunların hiçbirinin önemi yok. Son 99 tuhaf yıl boyunca düzenleyicilerin burjuva devletini yıkmayı ne dile getirmeye ne de bizzat bunu yapmayı düşünmeye cesaret edebildiği acınası nöbetlerimiz ve yürüyüşlerimizle hep bu ilk sahneyi yeniden yaratmaya çalıştık. Ama sonra, bir anda Batı solu bugüne kadar hayalini kurduğu her şeyi elde etti. Tıpkı filmdeki gibi sokaklara dökülen Mısır ve Tunus’taki yüz binlerce insan, diktatörleri deviriyor gibi görünüyordu. Ne büyük keyif! Yıllar boyunca bize böyle şeylerin Lenin ile birlikte öldüğü anlatılmıştı. Ama işte burada, gözlerimizin önündeydi. Ve eğer Arap ülkeleri bunu yapabiliyorsa, biz de yapabilirdik. Wall Street’i işgal et. Tabii ya, Tahrir Meydanı’nda işe yaramadı mı bu?
Ardından televizyonlarımızın ekranlarında Bingazi belirdi. Halk bir diktatöre karşı ayaklanıyordu! Tüm bunlar gerçek olamayacak kadar iyiydi. Bunun işe yaraması gerekiyordu, böylece Avrupa’da ve ABD’de kendi halklarımıza bunun gerçekten yapılabileceğini anlatabilirdik. Arap Baharı kurumsal televizyon ekranlarımızda olduğu gibi yansıdı çünkü Batı solu bu şekilde baştan çıkarılmak istiyordu.

Siyah-beyaz ve renklerin gerçekliği
Jean Baudrillard, televizyon haberlerinin ancak renkli televizyonların ortaya çıkmasıyla popülerleştiğini belirtti. Vietnam Savaşı, birçokları için siyah beyaz bir savaştı. İnsanlar bakmaya katlanamıyordu. Siyah ve beyaz baştan çıkarır. Siyah ve beyaz daima gerçekten daha azıdır. Baştan çıkarma daima gerçekten daha azıdır. Arzulanacak bir şeyler bırakır. Boşlukları doldurmadığın, resmin oluşumunda tamamlayıcı rol oynamadığın sürece resmi göremezsin. Siyah ve beyaz insanı korkunun kalbine sürükler. Siyah ve beyaz, her zaman korkunç, her zaman baştan çıkarıcıdır. Renk öyle değildir. Fazlasıyla gerçektir. Gerçekten daha fazlasıdır. Hayalgücüne bir şey bırakmaz. Arzulanacak bir şey bırakmaz. İnsan akşam yemeğini yerken çocukların sakatlanmış bedenlerini izleyerek, renkli bir televizyon karşısında mutluluk içinde oturabilir. Çünkü bu işe karışmamışsındır, baştan çıkarılmamışsındır, bu korkunun dışındasındır. Bilgi kirliliğiyle bu korkudan uzaklaştırılmışsındır.

Baudrillard’ın “Körfez Savaşı Yaşanmamıştır” adı altında toplanan 1991 denemeleri medyanın aşırı bilgi yüklemesinin televizyon izleyicilerini tam anlamıyla gerçek dışı bir his içinde bıraktığı analizinde bulunuyor. Bilgisayar oyunu seviyesine indirgenmiş bir savaş yaşanıyor. Batılı seyircilere göre hiçbir gerçek insan öldürülmüyor ya da yaralanmıyor. Tüm olan biten, bazı resimlerin oluşturuluyor olması. Irak’taki ABD askerleri bile nadiren eylemlerinin vahşi sonuçlarını görmüştür. Onlar da savaşı video ekipmanlarının ardından gördü.

'Baştan çıkarılan' Batı solu
Baştan çıkarma daima sahneden zevk sahnesinden bir şeyleri alıp götürür. “Arap Baharı” ustaca bir işti. Batılılar “muhaliflerin” kim ya da ne olduğu konusunda hiçbir fikirleri olmadan suç ortağı haline geldiler. Buraya sürüklendiler. Keyifle sürüklendiler. Kalan boşlukları nefret edilen diktatörün Viagra ile haplanmış askerlerine karşı kahramanca karşı koyan demokratik eylemci fantezileriyle doldurdular. NATO bombaları tehdidine rağmen bir milyon Libyalının Muammer Kaddafi’ye desteklerini göstermek için Yeşil Meydan’ı doldurmuş olması kolaylıkla görmezden gelindi. Baştan çıkarılmış bir kişinin, baştan çıkarılma heyecanını seven bir kişinin artık gerçeklerle işi olmaz.

Ve böylelikle, Muammer Kad-dafi’nin insansız savaş uçaklarıyla ve ardından çıldırmış bir kalabalık tarafından vahşice öldürülmesinden sonra dahi, Batı solunun çılgınlığı devam etti. Tahrir Meydanı’nın aniden tüm Avrupa’da ve ABD’de baş gösterdiği hayalini kurmaya devam ettiler. Faşist Müslüman Kardeşler’in Mısır’da iktidarın iplerini pençelerine almasından ve ABD ve İsrail çıkarlarına Mübarek’ten bile daha yoğun bir biçimde hizmet etmeye başlamasından sonra dahi bu sürdü.

'Arap Baharı' hiç yaşanmadı
Batı solunun liderlerine güvenle yaklaşabilir miyiz? Yoksa yalnızca 1914 ihanetini tekrarlayıp duracak mıyız? 2011 yılındaki korkunç baştan çıkarılmanın üstesinden gelmeyi başarabilecek bir önderliğe ihtiyaç duyduğumuz, açık gibi görünüyor. Solun analizinin ciddi şekilde yanıldığını ve solun genel olarak sahip olduğundan çok daha gelişkin becerilere sahip bir düşman tarafından yenilgiye uğratıldığını açıkça kabul etmemiz gerekiyor. Çoğunluk histerisiyle hareket ettirilmeyen insanlara ihtiyacımız var. Çoğunluğun, sık sık tamamen yanıldığını açıkça kabul eden insanlara ihtiyacımız var. Bu kolay olmayacaktır. Tüm toplumsal sınıflardan Batılılar, Üçüncü Dünya’daki Batı egemenliğinin son bulması halinde, halihazırda tehdit altındaki yaşam tarzlarının bozulacağına ya da tamamen yok olacağına dair derin bir inanç içindeler. Aslında, bu emperyal savaşların Batı’nın ekonomik düzelme için elinde bulundurduğu en iyi bahis olduğu yönünde adı konulmamış bir fikir birliği var. Sol yalnızca bu fikir birliğini yok etmek konusunda başarısız olmadı, aynı zamanda da sözleri ve eylemleriyle bizzat onun bir parçası halini aldı. Batı kültürü artık etkin ve anlamlı bir sol yaratacak canlılığa sahip olmayabilir. Bu göz önünde bulundurmamız gereken bir olasılık.

Araplar, 2011 yılında olanlara bizzat “Arap Baharı” adını vermedi. Tıpkı 1919 yılında olanları “Arap Baharı” olarak adlandırmadıkları gibi. Bu daima Batı emperyalizmine ait olan ve Batı halklarını romantik, terimin akla getirdiği olgularla baştan çıkarmak için kullanılan bir imajdı. Arap dünyasında Arap Baharı hiç yaşanmadı. Yalnızca bizim Batılı hayal dünyamızda yaşandı.