‘Yeni ordu’ ne işe yarayacak?

Komutanların istifası ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de yeni döneme uygun adımlar atmaya başlayacağı birçok yazar tarafından dillendirildi. Yeni ordu, NATO ile ilişkilerden bölgesel misyonlara, iç siyasetten Kürt sorununa kadar bir dizi başlıkta yeni görevlerine uyum sağlayacak.
Cuma, 05 Ağustos 2011 11:50

2. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde, eski düzenin en önemli kurumları olan yargı ve üniversitenin kontrolü sağlandıktan sonra sıra Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) gelmişti. Ergenekon operasyonu ile başlayan tasfiye, Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve kuvvet komutanlarının görevden çekilmeleri ile birlikte büyük oranda tamamlanmış durumda.

TSK’yı yeniden yapılandırmanın önünün açılması, Türkiye’nin ulusal, bölgesel ve uluslararası plandaki pozisyon değişikliklerine uygun bir şekilde ilerliyor. TSK, “yükselen Türkiye” modeli ile bölgedeki ABD ve NATO operasyonlarında daha aktif, daha operasyonel bir rol oynamaya hazırlanıyor. I. Cumhuriyet döneminde sermaye egemenliğinin içinde yaşadığımız coğrafyada emperyalizm kuyrukçuluğu ve kendisine verilen misyonları üstlenmekle özetlenebilecek sinik tavrının yerini, bölgede aktif bir pozisyon alan, sermaye egemenliğinin korkularını geride bırakmaya dayanan yeni Osmanlıcılık politikası aldıkça, ordunun da bu dönüşüme göre “yenilenmesi” kaçınılmazdı. İç ve dış siyasetteki bu gelişmeleri, bölgesel bir sorun olarak Kürt meselesindeki yeni tavır alışlar da izleyecek.

ABD’nin bölgedeki rolü
TSK’nın yeni misyonlarını kavrayabilmek için, bir “üst belirleyen” durumundaki ABD ve NATO’nun konumunu anlamlandırmak gerekiyor.

ABD’de Barack Obama’nın başkanlığa seçilmesiyle birlikte esen iyimser havanın hem yanlış, hem de yanıltıcı olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Bush döneminin kötü hatıralarını sileceği yönünde bir izlenim uyandıran Obama’nın artık bir tür “geçiş dönemi”ne başkanlık ettiği sıklıkla dillendiriliyor. ABD’nin bölgede sürdürülemez hale gelen bir dizi rejimi ve sorunu çözmek için, önceden “düşman” saydığı bazı kesimlerle uzlaşıp yeni bir karasız denge arayışında olduğu söylenebilir. İran-Suriye-Hizbullah-Hamas dörtlüsünün Ortadoğu’daki ağırlığını azaltıp aralarında Müslüman Kardeşler’in de olduğu bir dizi güçlü İslamcı örgütü de plana dahil ederek adım atmayı planlayan ABD’nin en büyük kozu AKP oldu.

İsrail’le yaşanan “one minute” krizinden Mavi Marmara katliamına kadar bir dizi gerginlik, AKP’nin de kendisine “çıpa” olarak gördüğü Yeni-Osmanlıcılık’ın sonuçlarıydı. Suriye’yi ve Esad yönetimini ekonomik ve diplomatik vesilelerle “yumuşatmaya” da başlayan AKP ve ABD, özellikle İran başlığında pek ilerleme kaydedemedi. Ayrıca, Yeni-Osmanlıcılığın Arap toplumsal hafızasındaki olumsuz imgesi de projenin tökezlemesinin emareleri olarak görüldü.

Bugünden bakıldığında, AKP ve ABD’nin imdadına yetişen olaylar zincirinin Mısır ve Tunus’ta patlak veren isyan dalgası olduğu görülebiliyor. ABD’nin sürdürülemez hale gelen rejimleri, biraz kararsız kaldıktan sonra hemen karşısına alması, para ve silah yardımına başlanması, Libya özelinde bir işgale dönüştü. Türkiye’nin işgal karşısındaki tutumu önce “NATO’nun Libya’da ne işi var?” iken, daha sonra NATO Kara Unsurları Komutanlığı İzmir’e taşındı.
Suriye için de benzer bir durum söz konusu oldu. Bir sene öncesine kadar Erdoğan’ın “yakın dostu” saydığı Beşar Esad’a hızlı bir biçimde sırt dönen Türkiye, sınırda bir dizi provokasyon gerçekleştirmiş ve Suriye’ye gözdağı vermişti.

Yeni TSK tam da bu noktada işlevini yeniden tarif ediyor. Daha önceleri, kötü şöhretli Kore Savaşı dışında, katıldığı NATO ve Birleşmiş Milletler güçlerinde “operasyonel” değil, “barış gücü” şemsiyesi altında görev alan TSK, bölgedeki “Müslüman ülke” olması nedeniyle Türkiye’nin Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’daki olası savaşlara ve operasyonlara muharip güç olarak katılmasını gerektiriyor. Çünkü “bölgesel güç” olmanın bir bedeli var.

En kritik başlıklardan birisi: Kürt meselesi
TSK’nın, “Cumhuriyeti korumak ve kollamak” ile özetlenebilecek görevleri, tanımı gereği kurumu oldukça politize eden başlıklar gibi görünse de, özellikle 27 Mayıs’tan başlamak üzere orduda sistematik bir depolitizasyon süreci başlatılmış, 12 Mart ve 12 Eylül ile birlikte Türk-İslam propagandası ordunun kendi içine doğru da yapılmıştı.

28 Şubat süreci ile birlikte yeniden Türkiye’nin esas siyasi aktörü haline gelen TSK, kendi içini ve harekete geçirdiği dış unsurları sürekli kontrol etmiş ve “yoldan çıkmasına” izin vermemişti. Program dışına çıkmaya müsait unsurlar ise, “Darbe Günlükleri” ile başlayan ve Ergenekon davasına kadar gelen bir dizi süreç ile tasfiye edildiler. YAŞ öncesi istifalar ile birlikte, TSK’nın kendi iç organizasyonunda, “siyasete karışmama” ilkesiyle özetlenebilecek bir yorumun ağırlık kazandığı iddia edilse de, esas meselenin ideolojik bir tekleşme olduğu söylenebilir. Bu ideolojik tekleşme, Türkiye’yi belirleyen laiklik, bağımsızlık gibi gündemlerde çatlak seslerin çıkmasına izin vermemek ve “birlik ve beraberlik” görüntüsü vermek olarak görünüyor.

Zaten, özellikle dinci basın, komutanların ayrılmasından sonra “TSK’nın artık yıpratılmaması gerektiği” üzerine yazıp çizmeye başladılar. TSK’nın yeni misyonuna uygun hale gelen yapısı ile birlikte, ordu üzerindeki ideolojik basıncın bir miktar gevşeyeceği iddia edilebilir.

Orduyu “yıpratmama” faaliyetinin en büyük uğrağı ise Kürt meselesi olacak gibi görünüyor. Cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce’nin, devletin bir tür “‘93 konsepti”ne döneceğinin sinyalini vermesi, daha fazla misyon üstleneceği anlaşılan polisle birlikte ordunun da bazı konularda görev alacağını gösteriyor. Gülerce’nin savaş ilanı, Tansu Çiller ile Doğan Güreş arasındaki “şiir gibi uyum”a da gönderme yapıyor olsa gerek. Savaş konseptinin uygulanacak olması, bugünkü hükümet ile askerin de benzer bir uyuma sahip olmalarını gerektiriyor. Zaten, cemaat ve AKP kalemlerinin eski TSK’ya yönelttikleri eleştirilerin bir bölümü, “terörle mücadeleyi zaafiyete düşürecek faaliyetler” ve hatta “PKK’yle birlikte, hükümete karşı komplo” olarak özetlenebilecek başlıklarda toplanıyordu.

Profesyonel askerlik
TSK’nın, bir dönem AKP’nin sözcülüğünü üstlendiği profesyonel askerlik meselesine karşı çıktığı biliniyor. Bu karşı çıkışın en önemli sebebi ise, temelde uyuşmakla birlikte uygulamada ayrışmaları çünkü TSK için profesyonel askerlik, AKP’nin TSK içinde kadrolaşma isteğinin bir uzantısı olarak görülüyordu.

En son, TSK, AKP, CHP ve YÖK’ün de aralarında bulunduğu bir dizi kurumun profesyonel askerlik konusunda çalışma başlattıkları basına yansımıştı. “Pentagon modeli”ni öneren YÖK’e göre, Milli Savunma Bakanlığı’nın burs verip okuttuğu üniversiteli, mezun olduktan sonra üç yıl boyunca TSK’ya hizmet vermeliydi. Kemal Kılıçdaroğlu da, “Profesyonel ordu olsun, öyle milyonlarca kişiyi niye silah altına alalım? Daha etkin, daha güçlü bir ordu olsun.” diye konuşmuştu.

Yeni teamüller
Yeni TSK’da yaşanan bir diğer değişiklik ise, askerlikte önemli olduğu bilinen “teamüllerin” değişmeye başlaması oldu. AKP ile ordu arasındaki kavga başlıklarından birisi olan alışkanlıklar, yeni YAŞ ile birlikte bazı değişikliklere uğradı.

Örneğin, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül herkesi iftar yemeğinde ağırlarken, askerler tarafından öğle yemeği verilmedi. Yine 30 Ağustos kutlamalarında da, Genelkurmay’ın inisiyatifindeki tören protokolü değiştirilerek TBMM Başkanı ve Başbakan da dahil edildi.

Bir diğer değişim, Genelkurmay İletişim Stratejisi'nde yaşanıyor. Buna göre asker, kendi görev alanı ile ilgili konular dışında açıklama yapmayacak. Bu çerçevede Genelkurmay resmi internet sitesi arşivinin de gözden geçirilebileceği belirtiliyor. Buna uygun olarak da 27 Nisan e- muhtırası benzeri bildirilerin sistemden ayıklanması bekleniyor. Genelkurmay, görüşlerini Başbakan Erdoğan tarafından başlatılan haftalık görüşmelerde sunacak. Erdoğan'ın daha önce hassasiyet bildirdiği Genelkurmay basın bilgilendirme toplantıları ise periyodik olmayacak, daha önce duyurulduğu gibi gerekli görülen durumlarda yapılacak.

Komuta kademesinden devir teslim törenlerinde de siyasi mesaj içeren konuşmalar yapılmaması isteniyor.

(soL - Haber Merkezi)