"Suriye'den Türkiye'ye göç 'Altına Hücum'a benziyor"

Ünlü yönetmen Semir Aslanyürek'le memleketi Antakya ve uzun yıllar geçirdiği Suriye'deki gelişmeler üzerine sohbet ettik. Aslanyürek, kısa süre önce Hatay'daki mülteci kamplarının olduğu bölgeye yaptığı ziyareti ve mültecilerle ilgili gözlemlerini soL okurlarıyla paylaştı.
Pazar, 16 Ekim 2011 19:16

Ünlü sinemacı Semir Aslanyürek kısa süre önce gittiği memleketi Antakya'da Suriyeli mültecilerle ilgili gözlemlerde bulunduğunu, kamplarda bulunmuş ya da kampları ziyaret etmiş çeşitli kişilerle sohbet ettiğini aktarınca, bu gözlem ve duyumları soL okurlarıyla paylaşmanın yararlı olacağını düşündük. Zira Aslanyürek, göç dalgası yaşandığından bu yana basında çok az yer bulan, neler olup bittiği konusunda çok az söz edilen kamplar hakkında çarpıcı ifadeler kullanıyordu.

Kamplara yetkililer ya da iktidara yakın kişiler dışında hiç kimsenin sokulmadığı biliniyor. Hatta eylül başında Suriye'yi ziyaret eden, milletvekillerinden oluşan CHP heyeti, Suriye dönüşü Hatay'daki kampları da ziyaret etmek istemiş, fakat buna izin verilmemişti. Ancak Antakya Harbiyeli olan, dolayısıyla bölgeyi çok iyi bilen ve anadili Arapça olan Aslanyürek, Hatay'a son gidişinde kampların bulunduğu Altınözü ve Yayladağı mıntıkalarında dolaştığını ve bölgede yaşayan çok sayıda kişiyle sohbet ettiğini belirtiyor. Aslanyürek, bu sayede "fısıltı gazetesi"nden de bir hayli malumat edindiğini aktarıyor. Elbette Aslanyürek sohbetimizde bölgeyi ve Suriye'yi iyi bilen bir kişi olarak kendi yorumlarını da ekliyor.

Hatay'daki mülteci kamplarında kaç kişi yaşıyor? Koşulların nasıl olduğu konusunda bir duyum aldınız mı?
Benim yakınından geçip yöre insanlarıyla sohbet edebildiğim iki büyük kamp vardı. Bunlardan biri Altınözü ilçesinin sınır köylerinde ve sınırın hemen bitişiğinde. Yani kamp ile Suriye arasında sadece kurbağalı dere görünümünde olan Asi Nehri var. Diğer kamp ise Yayladağ ilçesinin merkezinde neredeyse... Aslında Yayladağ ilçesindeki kamp üç "kampus" halindeydi ama en son yanından geçtiğimde iki "kampus" boşalmıştı.

Kamplarda toplam 7 ile 8 bin kişi arasında "mülteci"nin yaşadığı söyleniyor. Koşulları bir kampın koşullarını gözönünde bulunduracak olursak bence gayet iyi görünüyor. Ama "mülteciler" memnun değiller. Anlaşılan Türkiye onlara büyük vaatlerde bulunmuş. Yani beklentileri çok. Hatay Valisi de (veya başka bir üst düzey yetkili) "mülteci" mızmızlanmalarına da "Burası tatil köyü değil" şeklinde cevap vermiş...

Mültecilerin Suriye'deki gelişmelere bakışları konusunda ne söyleyebilirsiniz?
Kampta kısa bir süre öğretmenlik yapıp "uyumsuzluk" nedeniyle atılan bir arkadaştan işittiğim kadarıyla Suriye'ye bakışları çok çelişkili. Şimdikilerin çoğunun Suriye'yi umursadıklarını bile sanmıyorum. Onlar şimdi Türkiye'den gelecek nemayı ve miktarını bekliyorlar. Çünkü gelenlerin ailelerinin yarısı kampta, diğer yarısı Suriye'de evinde bağını, bahçesini bekliyor. Başka bir arkadaşın anlattığına göre, "kazanan" tarafta bulunan ailenin yarısı öbür yarıya yardım edecek vs... Suriye'den kaçmaları bile çok çelişkili ve bir o kadar şüpheli.

Olaylar başladıktan kısa bir süre sonra Suriye'ye gitmiştim ve küçük çaplı bir protesto mitingine bile rastlamıştım. Yüzü, gözleri bile görünmeyen, her yanı kara çarşafla kaplı birkaç kadının "Hürriyet, hürriyet!" diye bağırmaları bana çok absürd gelmişti. Böyle bir insan ne tür bir hürriyet isteyebilir? Bu kadınlar Suudi Arabistan'da olsa anlardım ve çarşaftan kurtulmak istediklerini düşünürdüm. Ama Suriye'de isterse dekolte giyinip gezebilirler. Nitekim öyle dolaşan da var. O zaman bu kadınların bağırdıkları hürriyetin ne anlama geldiğini anlamakta zorlandım. Namaz kılma, ibadet etme hürriyeti mi acaba? Oysa Suriye'de buna da yasak yok...

Sonuçta göç edenlerle konuşanlar da aynı şeyleri söylüyorlar. Mesela "Peki ne istiyorsunuz?" sorusu tamamen yanıtsız kalıyor... Hatta bir arkadaşım "ne istiyorsunuz" sorusuna, ayıp olmasa "ücretimizi istiyoruz" diye cevap vereceklerini söylemişti...

Suriye yetkilileri de kampın mülteciler gelmeden önce hazırlandığını iddia ediyor. Bu da Türkiye tarafının mültecilere gelmeden evvel bir takım vaatlerde bulunduğunu düşündürüyor. Buna ilişkin bir gözleminiz oldu mu?
Dikkat ederseniz Suriye'deki olaylar patlak vermeden, sadece Ürdün sınırındaki Der'a kentinde henüz küçük çaplı protesto yürüyüşleri başlamışken ve bu protestocular henüz iktidara karşı bir tavır takınmamışken, hele de Türkiye sınırında hiç bir olay yokken yaklaşık yirmi bin "mültecinin" paldır küldür Türkiye'ye akın etmesi bu göç hareketinin önceden planlandığını ortaya koyuyor. İşte o zamanlar benim çok yakından tanıdığım ve hiç de muhalif olmayan kimseler arasında bile "Biz de mi gitsek acaba? Kaç dönüm toprak verirler, daire verirler mi, maaş alır mıyız?" şeklinde soruların dolaştığını birinci ağızdan gözlemledim. Bu konuda bana bile soru yönelten oldu. Sonuçta Kenan Evren'in kırk bin Afgan mültecisini Hatay'a yerleştirdiğini, şimdiki piyade kışlasının karşısında ve Hatay havalimanına en fazla on kilometre uzaklıkta E 5 karayolu üzerinde her aileye yüzlerce dönüm arazi, traktör ve dubleks villalar tarzında çift katlı evler verildiğini Suriye vatandaşları bile bilir.

Düşünün o zaman seksen bin nüfuslu Antakya'nın sosyopolitik kimyasının değiştirilmesi için kırk bin Afgan mültecisi ne anlama gelir? O zamanın iktidarlarının "kurtarılmış bölge" diye niteledikleri ve onların korkulu rüyası haline gelen Antakya'daki demokrat insanları ve özellikle Alevi nüfusu dengelemek için Afgan mültecileri bulunmaz bir fırsattı... Komik kaçacak ama bu koşullarda ben de Suriyeli olsaydım göç etmeyi düşünürdüm. Bu yüzden önce "Altına Hücum" şeklinde bir "göç" dalgası yaşandı. Fakat hazırlanan kamp "göç" eden nüfusu barındıracak büyüklükte değildi. Dolayısıyla Suriye'de kendilerini hiçbir şeyin tehdit etmediğini çok iyi bilen "göçmenler", Hatay Valisi'nin deyimiyle tatil köyüne gelmediklerini anladılar ve geri dönüş başladı. Öyle ki, Türkiye geri dönüşü bir yerde durdurmak için sert önlemler bile aldı. Mülteciler arasında "yüksek sesle" konuşan Suriyeli bir bayan avukatın geri dönmesine izin verilmediği, kamptan alınıp "kaybedildiği" bile söylentiler arasında...

Tabi bu insanların bir kısmı bazı vaatlerle, bir kısmı da bazı umutlarla göç ettikleri gibi, bir kısmının da göç etmek için baskıya maruz kaldıkları biliniyor. Ve bu baskının silahlı çeteler tarafından yapıldığından kuşku yok. Göç edip geri dönenlerin bazılarının bunu dile getirdiklerini biliyorum. Olayların başlangıç anında Facebook ve El Cezire TV'nin ve diğer emperyalist medya kuruluşlarının ajitasyonu ile sokağa çıkan insanlara hep askerlerin ateş ettiği söylendi. Bunun kocaman bir yalan olduğu baştan belliydi. Türkiye'den sızan Müslüman Kardeşler benzeri örgüt militanları ve kiralık katiller kalabalığa kanas tüfekleriyle ateş etmişlerdir. Güvenlik güçlerinin keskin nişancılar gibi bina damlarından kalabalığa ateş etmesi hangi mantığa sığar? Böyle bir şeyi ancak suikastçılar yapar. Nitekim öyle olmuştur. Bu suikastçılar aynı zamanda rehin alma ve tehditler yoluyla da insanları göç etmeye zorlamış olabilirler.

Kısacası bu senaryo çoktan yazılmıştı ve çekime başlamak için uzun bir hazırlık dönemi yaşandı. Bütçe denkleştirildi, "oyuncular" saptandı, "oyunculara" verilecek ücret üzerinde anlaşmaya varıldı... Film piyasaya çıkmadan reklam yapmak artık gelenek haline gelmiştir. Bu "filmin" hazırlık aşamasında da gemilerle, İsrail'le restleşmelerle, "van minut"larla ve "kardeşlik" mesajlarıyla bayağı külfetli bir reklam kampanyası yapıldı. Hatta bir Hollywood filmi gibi, reklam bütçesi filmin bütçesinden daha fazlaydı. Ne var ki çekimlerin uzun sürmesi bütçeyi beklenenden daha fazla büyütecek. Sanırım Irak "filmi" çekilirken bu senaryonun yazımına başlanmıştı. Belki de bunu bir dizi gibi görmek daha mantıklı... Bir bölüm çekilirken diğer bölüm koşullara göre ayak uydurularak yazılır. Tabi diziyi kabul ettirmek için hikayenin önceden hazırlanmış olması gerekir.

Bunun önceden planlanmış bir dizinin biricik bölümünden ibaret olduğunun diğer bir kanıtı da, "mültecilerin" sadece Türkiye'ye akın etmiş olmalarıdır. Mantıksal olarak olayların daha yoğun ve daha zalimane yaşandığı Der'a bölgesinden Ürdün'e ve Humus Bölgesi'nden Lübnan'a da "can havliyle" akın etmeleri gerekir. Görülen o ki, Ürdün ve Lübnan'a kiralık katillerden başka kimse gitmedi ve bunlar da iltica için değıil, silah taşımak için defalarca gidip geldiler... Eğer biri Ürdün ve Lübnan'da mülteci koşulların iyi olmadığını söylemek isterse, o zaman ona "Denize düşen yılana sarılır" deyişiyle cevap veririm.

Sanırım olayları takip eden herkes artık bunun böyle bir dizi senaryosu olduğunu keşfetmiştir. Bu dizinin Türkiye bölümünün de olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek... Tabi Türkiye bölümünde oyuncuların değişmesi de çok olasıdır. Bunu en iyi yapımcı bilir...

Bölgedeki temaslarınızda mültecilerin belirgin siyasi bir eğilimi olduğuna ilişkin gözlemleriniz oldu mu? Müslüman Kardeşler ve benzeri İslamcı örgütlerle ilişkililer mi?

Dediğim gibi kamptakilerle doğrudan temasım olmadı. Ancak daha önce Suriye'ye gidişlerimde Türkiye'ye "kaçmış" olanların yakınları veya onları tanıyanlarla tesadüfen Lazikiye'de karşılaştığım oldu. Çok enteresan bir durum var ki anlatmamak olmaz. Yayladağ kampına sığınanlardan biri herkese borç takmış. Mafya adamın peşinde, borcunu ödemesi için sıkıştırıp duruyorlar. Adam ne yapsın? Türkiye'ye kaçıp kampa sığınmış. Yani kampta bu tür insanlar da var ve kamptakilerin çoğunun faydacı oldukları söyleniyor. Bunların örgütlü birer "Müslüman Kardeş" olduklarını hiç zannetmiyorum. Bunlar sadece Müslüman... Hatta koşulların gerektirdiği kadar Müslüman... Yani yukarda örnek verdiğimiz dizi mantığıyla "figürasyon"lar... Şahsen bundan kuşkum yok. Ayrıca en çok bu kişilere ne kadar ve nasıl ücret verileceğini merak ediyorum.

Müslüman Kardeşler ve benzeri örgütlerden olanlar Suriye'den göç etmedi. Onlar Zaten Türkiye'de veya başka ülkelerdeydi. Şu an Türkiye'de 11.000 Müslüman Kardeşler veya benzeri örgüt militanının modern ABD silahları üzerinde eğitim gördüğü söyleniyor. Ama bunlar söz konusu ettiğimiz kamplarla ne kadar ilişkili, bilmiyorum...

Peki, mültecilerin Suriye'ye geri dönmek gibi bir arzuları var mı?
Serbest bırakılsalar, bir kısmı hiç beklemeden Suriye'ye geri dönebilir. Çünkü "figüranlık" ücretlerinin pek dolgun olmayacağını sezenler var. Ama bazıları sırf T.C. vatandaşlığını almak ve daha sonra T.C. vatandaşı olarak ABD veya AB ye göç etmek umuduyla o kamplarda uzun süre kalmayı göze alabilirler. Tabi bunlar çocuğu veya ailesi olmayan bağımsız gençler... Bu arada bu gençlerden bazılarının arada bir Suriye'ye sınırdan kaçak olarak gidip geri döndükleri ifade ediliyor. Üstelik Türk sınır yetkililerinin müsaadesiyle...

Kamplara bir türlü sokulmayan CHP milletvekillerinin yerinde olsaydım meclisten hemen istifa ederdim. Bursa Belediye Başkanı kampa girecek, istediği gibi gezecek... Ama milletin vekili olan, amacı milletinin merak ettiği ve olağanüstü endişe duyduğu bazı soruları aydınlatmak olan kampa giremeyecek... Demek ki bunlar kartondan milletvekili... Yahut kamplara girmek için ABD'den izin almaları gerektiğini bilmiyorlar... Bari Angelina Jolie'den yardım isteselerdi... Belki dalga geçiyorum gibi geliyor, ama çok acı bir durum. Gerçekten yüreğim acıyor...

İstisnasız her gün Yayladağı kampına 20 kez ambulans gidip geliyor. Buna ben tanık oldum. Yarım saatte bir ortalığı gürültüye boğarak bir ambulans ya Antakya'dan kampa gidiyor ya kamptan Antakya'ya...

Kamptaki göçmenlerin devamlı kavga ettikleri biliniyor, ama her gün yirmi kişi yaralanacak kadar değil... İki yüzün üstünde kadının hamile kaldığı söyleniyor. Bu kadınlara kürtaj yaptırmak için de olamaz bu kadar ambulans... Onlara başka çareler bulunmuştu ve bu kızlardan biriyle evlenene Altınözü kaymakamı daire ve bilmem ne kadar kredi verecekti... Bunlar da "fısıltı gazetesinin" manşetlerinde olanlar. Gerçek payı vardır mutlaka... Ama ne kadar?

Millet cidden çok tedirgin. Çoğu kimse ambulanslarla silah taşındığını iddia ediyor. Silah taşınıyorsa kime ve ne için? Dedikodular çok daha vahim boyutlarda... Hatay'da iç çatışma yaratma ve bir kesimin sürgün edilmesi dedikodularını işitmeyen kaldı mı?

Bunları milletin vekilleri aydınlatmayacaksa kim aydınlatacak? Milletvekilinin dokunulmazlığı ne işe yarıyor? Para hortumlama işlerine karıştığı zaman ceza görmesin diye mi? CIA 'dan açıklama mı bekleyeceğiz yoksa? Kendi toprağımızda olup bitenleri, yaşamımızı doğrudan doğruya etkileyen olayları, olup bitenleri bilmeye hakkımız var! Hadi bakalım milletin vekilleri! Vekil vekalet edendir. Bu halk vekaletini iyi yapmayanın vekaletini ne zaman iptal etmeyi öğrenecek?

(soL - Haber Merkezi)