Haziran’dan sonra siyaset: Daha mı sade daha mı karmaşık?

Önümüzde sosyalist hareketin bugün solda yaygın olan hissiyatın tam tersine iyi düşünülmüş, çok boyutlu, farklı cephelere yayılmış kompleks bir stratejiyle yol alması gerektiği bir dönem açılmıştır.
Salı, 27 Mayıs 2014 15:11

Volkan Algan -soL

Sürekli olarak 80’le açılan parantezin kapandığından söz ediyoruz. Evet, Haziran birçok açıdan bu dönemi kapattı. Aslında bu parantezin bir süredir kapanmaya başladığı Haziran’ınsa sıçrama yaparak bunun adını koyduğu söylenebilir. Ancak bu kadar büyük bir iddianın doğal uzantısı olması gereken önümüzde açılan dönemin hangi özgünlükleri barındırdığı tartışmasının yeterince yapılmadığı görülüyor. Oysa bu sürecin mücadele pratiği tam da birazdan açmaya çalışacağımız bugüne has bu durum üzerinde şekillenmek durumunda.

Peki, mücadele eden öznenin koordinatlarını ve stratejisini belirlemesi gereken özgün durum nedir?

Özetle şöyle Haziran’ın da kendini gerçekleştirdiği düzen içi muhalefet boşluğu, önümüzdeki dönem bugüne kadar sosyalist hareketin, geleneksel pozisyonunun kendisini ilişkiye girmek için zorlamadığı birçok kesimle belli ortak siyasi zeminlerde temasını artırmasının yolunu açmaktadır ve hatta bir tercihin ötesinde zorlamaktadır. Bu dönemin en başat ve belirleyici özelliği belki de budur ve göz ardı edilemeyecek, “biz işimize bakalım” denilemeyecek kadar kritik önemdedir. Tam da bu yeni durum nedeniyle sosyalist hareket basit sloganlar, kolaycı yol haritaları, bir takım ezberle ve sadeleştirmelerle yol alamayacak kadar geniş bir cephede, çok katmanlı, farklı mecralarda akan iyi örülmüş bir mücadele stratejisi geliştirmelidir.

Gerçek siyaset yapmak isteyenler için bu temasın kaçınılmaz ve gerekli olduğunun altını çizmek lazım.

Bu gereklilik, bahsi geçen toplumsal kesimlerin belli bir kanaat oluşturma gücüne sahip olmasından ve daha önemlisi, yer yer diplomatik bir nitelik de taşıyan bu ilişkilerin sağlıklı becerilebildiği oranda sosyalist solun ülke gündemine sonuç alıcı girdiler yapabilme ve öncü rolünü oynamayabilme zeminini öngörülemeyecek oranda açmasını da beraberinde getireceğinden kaynaklanmaktadır. Bunun başarılabilmesi sosyalist solun Haziran’dan sonra Türkiye’de kazandığı meşru pozisyonu bir adım öteye taşıyarak, meşruiyet kaynağı haline gelebilmesini de sağlayacaktır. Zira bu kesim(ler) büyük bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyadırlar ve AKP döneminde, düzenin zor zamanlarda devreye giren otokontrol mekanizmalarının iğdiş edilmesinden de kaynaklı boşluğa düşmüş durumdadırlar. Sol bu kesimlere AKP’yle mücadele konusunda bir yol haritası sunmakla mükelleftir. AKP döneminde alışageldikleri siyasi düzlemin derdest edilmesinden kaynaklı koordinatlarını kaybetmiş bu kesimler nezdinde sosyalist solun sözünün ağırlığı artırılmalıdır.

Bahsettiğimiz noktanın Haziran’ın çeşitliliğini kapsamak gibi tartışmalarla ilgisi olmadığı açıktır. Biz Haziran’ın, bu kalkışmayı yanlış ve kolaycı okumanın getirdiği sığ bir sadeliğe hapsedilmemesi gerektiğine, Türkiye gibi siyasetin zor olduğu bir ülkede böylesi bir kalkışmanın bile bu çapta bir “alan düzleşmesiyle” sonuçlanmayacağına ve daha karmaşık ancak bir o kadar gerçek bir siyaset düzleminde hareket etme zorunluluğuna işaret ediyoruz. Buysa ne yaptığını bilen, kadro niteliği buna müsait, ayakları yere sağlam basan bir siyasi öznenin kotarabileceği bir görevdir ve mutlak ve ortaklaşmış bir siyasi odaklanma gerektirmektedir.

Haziran’da patlama yapan ve hala sönmeyen AKP karşıtı ortak hissiyat çok büyük bir avantajdır ancak farklı çıkış noktalarına, siyasi referanslara sahip o kadar geniş bir kitleye hitap etmektedir ki, inceltilemediği, solun bu kitleyi kendisine angaje edecek siyasi tutamak noktalarını iyi tarif edemediği oranda manipülatif girdilere bağışığı olmayan kötürümleştirici bir “apolitizm” tehlikesi taşımaktadır. Halkın bu tutamak noktalarını ciddiye alması yukarıda sözünü ettiğimiz çok boyutlu siyasetin iyi becerilebilmesi sonucunda sosyalist solun sözünün, önermelerinin ağırlığının artmasıyla olur. Burjuvazi için bile “Haziran” masada bir seçenek olarak durur ve Cengiz Çandar gibi isimlerin dahi Türkiye’nin geleceğini Gezi’de gördüğünü yazarken politik akıl ve strateji bugün çok daha önemli hale gelmiştir.

Kendiliğinden gelişen halk isyanının gerekçelerinin ve sol siyasetin argümanlarının böylesine örtüşmesi eşine az rastlanır bir durum. Böylesi bir konjonktür devrimci bir ana da işaret edebilirdi, Haziran’ınsa bundan çok uzak olmasının nedenleri var ve bir senedir bunun üzerine çokça yazıldı. Sosyalist siyasetin, Haziran devrimci bir duruma değil de düzen içi bir “sınır zorlamaya” işaret ettiği için yeni dönemde, yazının girişinde de bahsettiğimiz üzere önümüzdeki süreçte devineceği zemin, düzenin dolduramadığı için krize girdiği ve aslında Haziran’ın da anlamını bulduğu “düzen içi muhalefet boşluğuyla” kesişmekte ve hatta örtüşmekte.

Haziran’da halkın milyonlarla sokağa dökülmesine neden olan bu boşluk hala doldurulabilmiş değil. AKP karşıtı düzen içi ittifakın seçimlerde başarısızlığa uğraması ve Erdoğan’ın köşke gözünü dikerken devletin tüm kurumlarını kendine tabii kılma çabası muhalefet boşluğundan doğan krizi 30 Mart sonrası daha da derinleştirmiştir. Kriz derinleşti demişken burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor Haziran sistemin krizini yaratmamıştır, sistemin krizini nedeniyle ortaya çıkmıştır ve fakat derinleştirmiştir. Bu öncelemeyi iyi yapmak lazım çünkü Haziran hala sistemin krizi belirleniminde bir olguyu tarif etmektedir, bu denklem bugün de değişmiş değildir. 17 Aralık sürecinde halkın pasifize edilebilmesinin ya da "tatava yapma bas geç" saçmalığının bu kadar yaygınlaşmasının, düzenin "bir seçenek" gösterebilme ilizyonundan kaynaklandığını hatırlarsak ne dediğimiz ve bu noktanın üzerinde neden durduğumuz daha iyi anlaşılacaktır.

Sosyalist solun bahsettiğimiz dönemin özgün koşullarında hangi koordinatlarda duracağı stratejik bir mevzilenme kararıdır ve düzen muhalefetiyle mesafe tayininden, AKP’yle hangi araç ve siyasi söylemle mücadele edileceğine, hangi muhalif kesimle ne tür “birliktelikler” geliştirileceğine kadar birçok noktayı bu pozisyon belirleyecektir. Bu karmaşık siyasi zemin sosyalist solun, öncü görevini gösterebileceği ve aslında büyük bir fırsat anlamına gelen yegane zemindir ve Türkiye’nin ana siyasi taraflarından biri haline getirilmesinin önünü açmak için müsaittir.

Sol düzenin kendi muhalefetini çıkaramamasından ya da “merkezin boşalması” gibi teorilerden halkın doğalında ya da basit girdilerle sola meyledeceği gibi bir öngörüye bel bağlayarak, yukarıda açmaya çalıştığımız yeni dönemin özgün durumunun getireceği çok çeşitli zeminlerdeki siyasi kanallara gözünü kapama gafletine düşmemeli, siyaset yapma ufkunu, kanallarını ve çeşitliliğini mutlak suretle artırmalıdır.

KAPANAN SEVİYE FARKI

Haziran Direnişi’yle Türkiye halkında büyük bir politik kırılma yaşandı. Bu, solun önünde inanılmaz fırsatlar açmasının yanında halkla sosyalist siyaset arasındaki “politik seviye” farkının da hızlıca kapanması anlamına geldi. Sosyalist siyaset kolaya kaçarak siyasi derinliğini artıramadığı, ortalama duyguya hitap etmekle yetindiği oranda hem yukarıda sözünü ettiğimiz öncü görevini oynamak, hem de sonuç alıcı siyaset üretmek konusundaki sorumluluklarını yerine getiremeyecektir.

Haziran’da birkaç basamak atlayan halk sosyalist öznelerle neredeyse aynı basamağa gelmiştir ve “ne diyoruz” diye gözümüzün içine bakmaktadır. Haziran’ı yaratmış bir halka Haziran ezberlerini anlatmanın hiçbir karşılığı olmadığı açıktır, zira zaten o sokakta direnerek AKP’yi devireceğine inandığı için bu direniş günlerce sürmüştür. Eşine az rastlanır bir kararlılıkla sokakta direnen bu insanlara “mücadele dersi” vermek aymazlık olur. Eskiden “mücadelenin gerekliliğini” anlattığımız insanlar artık bu noktanın çok ilerisine geçmişlerdir, o halde bugün asıl olarak “nereye çağırdığımız, nasıl yapacağımız” sorusu önem taşımaktadır. Bugün halk Haziran güzellemesi değil işaret dilecek bir yön, tıpkı o günlerde inandığına benzer sonuç alacağı bir hedef beklemektedir. Halka bu gösterilmelidir.