Barış Derneği'nden 1 Eylül bildirisi: Anti-emperyalizm yoksa barış da yok!

Barış Derneği, 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla bir bildiri yayınladı. Bildiride AKP hükümetinin topyekün savaşa hükümeti kimliğinin altı çizilirken, anti-emperyalist mücadele ekseni kurulmadan barışın da sağlanamayacağı belirtiliyor.
Pazar, 01 Eylül 2013 15:36

(soL - Haber Merkezi) Barış Derneği, 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla bir bildiri yayınladı. Bildiride AKP hükümetinin topyekün savaşa hükümeti kimliğinin altı çizilirken, anti-emperyalist mücadele ekseni kurulmadan barışın da sağlanamayacağı belirtiliyor.

Bildirinin tam metni şu şekilde:

Dünyamız Barış Günü’ne savaş tamtamları arasında giriyor. 1939’da 2. Dünya Savaşı’nı başlatan adımı atarak Polonya’yı işgale girişen Nazi Almanya’sının elindeki tamtamlar, şimdi emperyalist devletler ile bölgemizin gerici iktidarları arasında paylaşılamıyor!

Ortadoğu ve özel olarak Suriye dünyada çatışmaların merkez üssü durumunda. ABD, meşru Suriye hükümeti tarafından değil ona karşı savaşan çetelerce kullanıldığına dair kuvvetli işaretler bulunsa da, ‘kimyasal silah kullanması’ nedeniyle Suriye’yi cezalandırmaktan söz ediyor. ABD kısmi de olsa, sınırlı da olsa savaş istiyor, insan öldürmek istiyor!

Başkaları bir yana, Türkiye’de AKP iktidarı, daha fazlasını talep ediyor. Başka herhangi bir hükümetin sözcüsü kara harekatından, işgalden söz etmezken bizim dışişleri bakanı, yurtdışına asker göndermeye izin veren meclis tezkeresinin 3 Ekim’e kadar geçerli olduğunu anlatıyor. AKP düpedüz “cezalandırma yetmez” diyor!

ABD savaş istiyor
Bu savaş merakı rastlantı değildir. ABD’nin ve AKP Türkiye’sinin savaşa ihtiyacı var. Benzer kaynaklardan doğan benzer nedenlerle...

ABD’nin Ortadoğu için inşa ettiği model çökmüş bulunuyor. Obama’nın başkanlığa seçildiği 2009 yılından itibaren, emperyalist ABD, bölgemizde doğrudan askeri müdahale ve istila yerine, iç bölünmeyi mezhep farklılığı üstünden kışkırtmayı tercih etmeye başladı. 11 Eylül 2001 saldırıların sorumluluğu Sünni İslamcılara kalmış ve Amerikan saldırganlığı, “Batı ittifakı”nın topyekun “Doğu”ya saldırdığı bir Haçlı Seferi biçimini almıştı. Ancak bu seferlerin ortaya çıkarttığı maliyet büyük olmuş, üstelik ABD hegemonyası sorunlu olmaya devam etmişti.

Obama’ya eşlik eden konsept, emperyalizmin Sünni akımları evcilleştirmesini ve bunlarla ittifak yapmasını öngörüyordu. Ortadoğu, Sünnilik dışında kimseye yar edilmeyecekti. Bu modelin öncü örneğini Türkiye oluşturdu. Sonra “Arap Baharı” denen aldatmacaya sıra geldi. Batıyla uyumlu Sünni hareketleri, öncüsüz, örgütsüz, solun baskılandığı halk ayaklanmalarının sırtına basarak, iktidara tırmandılar. Ortadoğu, Afganistan ve Irak örneklerinde olduğu gibi dışardan silah zoruyla değil, iç ittifaklar aracılığıyla ve esasen Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler’in, Türkiye’de AKP’nin eliyle dünya kapitalizmine teslim edilecekti. Emperyalizme uyumlu İslamcı faşizm. Model buydu...

ABD’nin savaşa duyduğu açlık, bu planın duvara çarpmasından kaynaklanmaktadır. Tunus ve Mısır’ı çölde yaşayan göçmenlerden, Ortaçağ’da kalmış cahillerden ibaret sanan emperyalist ahmaklık, 2013 itibariyle her iki ülkede de kitlesel, aydınlanmacı halk direnişlerine çarpmıştır.
Mısır ve Tunus’ta Müslüman Kardeşler iktidarları sarsıldığında geriye son yılların operasyonlarından kala kala işgal ve bomba altındaki Libya kalacaksa, bunun emperyalizm açısından bir iflas anlamına geleceği açıktır. Durumun nasıl telafi edileceğiyse henüz belli değildir. Ancak ABD’nin kendi imalatı İslamcı faşizmi “sattığına” yönelik işaretler de az değildir.

Bir de Suriye var...
İki buçuk yıldır, sadece “devletin silahlı kuvvetlerinin muhalefetle çatıştığını” söylemek, durumu anlamaya olanak vermeyecektir. Suriye halkı, İslamcı gericiliğin saldırısına direnmektedir. Bu direniş meşru hükümet kuvvetleriyle olduğu kadar, silahlanan halkın kendini savunması biçiminde de hayata geçirilmektedir. Geçmişten bugüne farklı dinsel ve etnik grupların bir arada yaşadığı ve halkın laisizmin alternatifinin göç ve soykırımdan başka bir şey olmadığını gayet iyi bildiği Suriye’de de bir “uyumlu İslam” iktidarı kurulsaydı, Obama stratejisi başarılı sayılabilirdi. Direniş emperyalizmi iflas ettirmiştir.

ABD, kimsenin inanmadığı kimyasal bombaları bahane ederek bu iflasın intikamını alma peşindedir.

AKP daha fazlasını istiyor
Türkiye’de ise AKP büsbütün boşa düşme riskiyle yüz yüze gelmiştir. Erdoğan ve ekibinin siyasal yaşamlarının büyük kısmı, ancak kendi iktidarları altındaki bir Türkiye’nin, emperyalizmin bölgesel çıkarlarına en iyi şekilde hizmet edebileceğini göstermeye çalışmaktan ibarettir. Yeni-Osmanlıcılık ile Büyük Ortadoğu Projesi ve Amerikan-Türk ittifakı aynı yapının parçalarıydı.

AKP, “en iyi taşeron ödülü”ne adaylığını Suriye politikasıyla koymuştur. Ancak Suriye halkının direnişine ek olarak Türkiye halkının AKP’nin yalanlarına ve savaş propagandasına prim vermediği açıkça ortadadır. Sınır hattında Hatay bu dirence öncülük eden yer olmuştur. Sağ eğilimli seçmenin yaşadığı, nüfusun Sünni Türk özellikler taşıdığı Reyhanlı’da bile, patlayan bombaların sorumluluğunu Esad’a, tetikçiliğini ise Alevilere yıkma denemeleri, halk tarafından anında ve tereddütsüz olarak reddedilmiş, halk tereddüt etmeksizin parmağını AKP hükümetine çevirmişti.

Türkiye’nin genel durumu da böyledir ve hükümetteki haddini bilmezlik, Haziran Direnişi’nde kitlelerin AKP iktidarına karşı ayağa kalkmasının en önemli kaynaklarından birisi olmuştur.

AKP, Suriye’de kitlesel direniş, Türkiye’de kitlesel itiraz karşısında geri adım attığında, emperyalizme hizmet yarışından düşeceğini ve varlık nedenini yitireceğini bilmektedir. Suriye’ye o kadar çok yatırım yapmıştır ki AKP geri dönememektedir. Üstelik bu yatırımların büyük kısmı suç kapsamına girmektedir. Aradan geçen zamanda Suriye’ye silahlı çeteler geçirilmiş, iki devlet arasındaki sınır kaldırılmış ve teröristlerle paylaşılmış, terör eylemlerine yalnızca onay verilmemiş, bunlara dahil olunmuş, komşu ülkede sanayi tesisleri ve tarım ürünleri yağmalanmış, yasadışı silah ticareti örgütlenmiş, kimyasal silah üretimi ve taşınması sağlanmıştır. Reyhanlı katliamı ise hükümetin istihbarat bilgilerini hasıraltı etmesi sonucunda, en azından göz yumulan bir mezhep çatışması provokasyonudur. Bu olay ülke tarihinin en fazla kayıp verilen terör saldırısı olarak tarihe geçmiştir. Bütün bu suçlar belli ölçülerde su yüzüne çıkmış, ancak kayda değer bir soruşturma açılması engellenmiştir. Özetle, AKP’nin savaştan geri bastığı takdirde gireceği yol, işlediği suçlar nedeniyle kendisinden hesap sorulmasına çıkar.

İkinci Cumhuriyet’in tıkanma mekanizması aynı mantıkla çalıştı. AKP, karşısına çıkan toplumsal direnç-leri, her örnekte ezmek yolunu denedi. Bu denemeler yakın zamana kadar bir araya gelemeyen, birbirini soluyamayan bütün muhalefet dinamiklerini buluşmaya zorladı. Yoksul emekçilerden kadınlara, üniversite gençliğinden kentli modern kesimlere, barışseverlerden Alevilere, sıradan Kürtlerden çevre hareketlerine kadar... AKP bu büyük barikatı hâlâ yıkıp geçebileceğini zannetmekte ve çok yanılmaktadır.

Topyekun savaş hükümeti olarak AKP
AKP, Suriye’ye yönelik bir müdahale yapılmamasından korkuyordu. Aynı AKP, emperyalist müdahalede kendisine önemli bir rol verilmemesi olasılığından daha da fazla korkuyor.

Her durumda Türkiye’de kitleler savaşın karşısına çıkacaklar. Ne stadyumlar, ne okullar, ne de meydanlar barış mücadelesinin dışında tutulabilir. Zaten Haziran Direnişi yeni bir kıvılcım beklemekteyken, zaten ekonomik veriler AKP hükümetini çok zorlu bir bunalıma sürüklemekteyken, bir de dış politika krizi kapıda.

Ve AKP yalnızca Suriye ile değil, Türkiye halkıyla da savaşmaya hazırlanmaktadır. Türkiye gericiliği içerde, dışarda, her cephede ve sürekli bir savaş hükümeti olarak yapılanmaktadır.

Bu durumda AKP hükümetinin Türkiye’nin geleneksel başka dış gerginliklerini de kaşıması şaşırtıcı olmayacaktır. Listenin başında Kıbrıs, Yunanistan ve Ermenistan bulunuyor.

Barış Derneği Kıbrıs’ın Türk ve Rum halkının büyük çoğunluğunun arzusuna paralel biçimde, Aadanın siyasi birliğinin iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyon biçiminde sağlanmasını savunmaktadır. Kıbrıs yabancı askerden arındırılmalı, Britanya üsleri kapatılmalı, (Güney) Kıbrıs Cumhuriyeti’nin NATO’ya sokulması yönündeki zorlamalara ve AB üyeliğine son verilmelidir. Bağımsız ve birleşik Kıbrıs Yunan ve Türk milliyetçiliğine ve her ikisini kullanan emperyalizme karşı mücadelenin sonucunda kurulabilecektir. Barış Derneği her kökenden barışsever Kıbrıs halkıyla bugüne kadar sürdürdüğü dayanışmayı derinleştirmeye kararlıdır.

Yunan ve Türk milliyetçilikleri hem her iki ülkenin egemen güçlerinin işini kolaylaştıran birer enstrümandır, hem de ortaya çıkan çatışma ve sorunlarda emperyalizmin temel sorumlu olduğunu gizlemeye yaramıştır. Sıkışan AKP, dış politika gerilimleriyle hayatını kolaylaştırmayı bir kez daha tasarlayabilir. Türkiye ve Yunanistan barış güçleri bu oyunu birlikte bozacaklardır. İki ülke arasında ne Trakya’da ne Ege’de çözülmez bir sorun yoktur. Ancak çözümün bir ayağının da yine bu iki ülkenin emperyalist örgütlerden ayrılmaları olduğu açıktır. NATO ve AB başlı başına birer sorundur.

Ermeni sorunu Anadolu’nun kadim halklarından birinin katliamlar yoluyla göçe zorlanmasına tarihlenmektedir. Ancak sorun bir tarih tartışmasından ibaret değildir. Kuşkusuz bu geçmişe bugün Türk milliyetçiliğinin diri tutmakta yarar umduğu Ermeni düşmanlığı eşlik etmektedir. Ancak sorun milliyetçi ideolojiler, önyargılardan da ibaret değildir. Bugün Ermeni-Türk gerginliği her iki ülkenin egemen güçleri ve dünyanın büyük güçleri için bir manipülasyon aracı, bir diplomasi mezesidir. Başkaları bir yana, önümüzdeki süreçte AKP’nin düşmanlıkları alevlendirmekten yarar umması, krizi bir de bununla örtmesi şaşırtıcı olmayacaktır. İki ülkenin barış güçleri ise, bugüne kadar çok ihmal edilen bir yeni pencere açmanın sorumluluğu altındadırlar. Milliyetçi bakış açılarından, emperyalist bağlantılardan arındırılmış, yitirilen kardeşliği yeniden inşa etmeye odaklanan bir süreci olsa olsa barış güçleri örebilecektir. Barış Derneği iktidarın olası gerginlik politikalarına karşı Türkiye-Ermenistan sınır kapılarının açılmasını, Türkiye’de yaşayan ve çalışan Ermenistan vatandaşlarına insanca yaşama ve çalışma ortamının sağlanmasını, ilgili hakların verilmesini savunmakta, barışsever Ermeni halkımızı Barış Derneği’ne omuz vermeye çağırmaktadır.

AKP Kürt sorununu çözme ehliyetinden yoksundur
Kuşkusuz en fazla çatışma riski barındıran sorun, Kürt sorunudur. Birkaç ay önce başlatılan açılımda bir arpa boyu yol alınmadığı görülmektedir. Bu durum Barış Derneği için şaşırtıcı olmamıştır.

AKP ile adalet, özgürlük, eşitlik değerlerinin yan yana getirilmesi mümkün değildir. Kürt açılımı, ehliyetsiz AKP’nin önüne ABD emperyalizmi tarafından konmuş bir menüdür. ABD Ortadoğu’da Türkiye’yi ve Kürtleri kendi hegemonya operasyonları içinde daha işlevli hale getirmekle ilgilidir. Halkların bir arada kardeşçe yaşama koşullarını değil, başka hedefleri merkeze alan bir süreçten olumlu sonuç çıkması beklenmemelidir.

Zaten Kürt açılımı gündeme geldiğinde, iki halk arasındaki birleştirici unsur olarak öne sürülen İslam kardeşliği, bölgede kurulmaya çalışılan ABD-Sünni ekseniyle doğrudan bağlantılıdır. Ankara, reformların önkoşulu olarak, Kürt hareketini Suriye’de emperyalist-gerici koalisyona zorlamış, bu zorlamanın aracı olarak gerici çeteleri Suriye Kürtlerine saldırtabilmiştir.

Bu bir “barış” veya “demokratik reform” süreci değil, bir koz toplama, pozisyon alma rekabetiydi. İşin bu kadarı dahi kapanmışa benziyor. AKP’nin diğer bütün cephelerde, Suriye’de, olasılıkla başka sınır boylarında gerilimi körüklediği bir dönemde biçimsel bir demokratik reform bile yapması gündem dışıdır.

Barış Derneği, AKP’ye ilişkin yanılsamaları terk etmeleri doğrultusunda Kürt halkını samimiyetle uyarmaktadır. Kürt siyaseti yeni bir çatışma sürecinin parçası olmamalıdır. Koz ve tehdit belirlenimli çatışmalar yerine Kürt toplumunun bir bütün olarak AKP iktidarına karşı Türkiye’nin diğer ilerici, özgürlükçü güçleriyle kol kola girmesi biricik sağlıklı çıkış yoludur. İktidarın halkları birbirine karşı kışkırtması, bütün emekçilerin ve ilericilerin ortak bir hedefe birlikte yürümeleriyle bertaraf edilebilir.

Göç ya da “görünmezler”in katli
Türkiye özellikle Ortadoğu’nun ve eski Sovyet coğrafyasının emperyalizm tarafından altüst edilmesiyle birlikte, Anadolu’nun defalarca yaşadığı büyük çaplı insan göçüne bir kez daha sahne olmaktadır.

Sık aralıklarla denizlerimiz, yoksul ülkelerin ve savaş bölgelerinin çaresiz insanlarına mezar oluyor. Türkiye sayısı özellikle hesaplanmayan, siyasal iktidarın görünmez olmalarını arzuladığı büyük göçmen kalabalıklarına ev sahipliği yapıyor. AKP’nin konuya “Türkiye’nin bir çekim merkezi haline geldiği” değerlendirmesiyle yaklaştığı sayısız örnek var. Ülkemiz kaçak göçmen işçilerin ve işsizlerin yığıldığı uluslararası emekçi cehennemlerinden biri haline gelmiş bulunuyor. Ermeniler örneğinde olduğu gibi hükümet zaman zaman, bütün insani ve sosyal haklardan yoksun tutularak yoksulluk sınırının çok altında çalıştırılan ve sömürülen kitleleri diplomasi kozu olarak bile görebiliyor. Başbakan’ın birden fazla kez kaçak Ermeni işçileri sınır dışı etme tehdidine başvurduğu hatırlardadır.

Barış Derneği bu insani, toplumsal, siyasal ve sınıfsal sorunu bir mücadele alanı olarak görmektedir.

Nükleer faciaya doğru
Bir diğer mücadele başlığı ise nükleer enerjidir. AKP iktidarında nükleer enerji konusu bir enerji politikasının değil, yağma ekonomisi sisteminin bir parçası olarak gündeme gelmiştir. Bütün acı deneyimler nükleer enerjinin güvenilir olmadığını kanıtlıyorken, fay hatları döşeli ülkemiz göz göre göre büyük bir yıkıma sürükleniyor.

Barış Derneği insan yaşamını kâr maksimizasyonunun sıradan bedeli olarak gören bu politikanın karşısına dikilecektir.

Barışın takvimi
Barış Derneği dünyada savaş rüzgarlarının odaklandığı coğrafyada, Suriye’nin yanı başında bir ülkede doğru bir tercihle bu dönem Ortadoğu ve Suriye gündemini üst sıraya yazdı. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin savaş kışkırtıcılığının başını çekmesi ve Suriye’nin komşuları arasında bütün hukuk kurallarını çiğneme pahasına savaşa fiilen dahil olması, Barış Derneği’ne özel olarak sorumluluk yüklemiştir.

Barış Derneği Suriye halkıyla dayanışmayı Antakya ve İstanbul’da düzenlediği iki uluslararası konferans ve başka bir dizi etkinlikle yükseltti. Yürüttüğümüz mücadelenin etkili olduğunu biliyoruz. Ancak savaşın soluğu hissedilmeye, AKP iktidarı hukuksuzluklara ve yalanlara başvurmaya devam ettiğine göre, parçası olduğumuz barış mücadelesinin yetersiz kaldığı açıktır. Barış Derneği’nin hedefi savaş yanlılarını protesto etmek değil, savaşı engellemek, savaşı yaratanlardan hesap sormaktır.

Bu perspektifle bugüne kadar yapılanlardan daha etkili ve sonuç alıcı çalışmalar gerçekleştireceğimizi duyuyoruz. Bu vesileyle iktidar güçlerini uyarıyoruz: İşlediği suçların hesabını vermeyeceğini düşünen varsa yanılıyor.

Barış Derneği Türkiye’de barış mücadelesini emekçi sınıf temelli, anti-emperyalist içerikli, uluslararası bir mücadele olarak tanımlayan biricik barış örgütüdür. Bu geleneğin öncülleri olarak, 1952’de Türk Barışseverler Cemiyeti’ni ve 1977’de Türkiye Barış Komiteleri Derneği’ni kuran, sırasıyla Behice Boran, Mahmut Dikerdem ve yoldaşlarını saygıyla ve inançla anıyoruz.

Onların da ilke edindiği gibi, savaşa karşı durmanın aynı zamanda sınıfsal bir boyutu vardır ve barış kavgası işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinin bir parçası olarak yapılandırılmalıdır.

Savaşlar çağımızda emperyalizmin doğrudan ürünüdür ve barış kavgası emperyalizmi kökten yok etmek anlamına gelen sosyalizm hedefi doğrultusunda örgütlenmelidir.

Anti-emperyalist ve işçi sınıfı temelli bir barış mücadelesi mutlaka uluslararası düzeyde örgütlenmek durumundadır. Barış Derneği de 1950’lerde ve ‘70’lerde olduğu gibi Dünya Barış Konseyi’nin saflarında yerini almaktadır.

Barış Derneği, bu gündem ve perspektifle yakınlık hisseden herkesi mücadelenin parçası olmaya çağırmaktadır. Savaşlara son verebilmek için, savaş tamtamlarının 1 Eylüllerde barış sloganlarını gölgeleyememesi için...