AKP’nin yükseliş ve çöküş hikayesi - III: Şeytanla yatağa girmenin bedeli

AKP 11 yıllık iktidarında 1. Cumhuriyeti tasfiye ederken, asla bir dengeye oturamayacak 2’incisini kurmaya girişti. Bu boyunu aşacak işte ABD desteği hiç eksik olmadı. Lakin şeytanla yatağa girmenin bir bedeli olacak elbette…
Perşembe, 02 Ocak 2014 16:27

Volkan Algan - soL
Yazı dizimizin dünkü bölümünde ABD’nin Ortadoğu’da kurmak istediği yeni hegemonya düzeninin ayrıntılarını ve AKP ile bu konuda nasıl bir ittifaka yöneldiğini anlattık. Hikayenin sonuna yaklaşırken, AKP iktidarını üç döneme ayırıp, kirli ittifakın AKP’nin 11 yıllık iktidarında kendisine nasıl bir avantaj sağladığını, arkasına aldığı güçle düzeni nasıl restore ettiğini belli yönleri ile inceleyecek, aynı zamanda varlık nedenlerinden biri olan bu ittifakın onu nasıl bir sona doğru götürdüğünü göreceğiz.

AKP iktidarını 2002-2007, 2008-2010 ve 2010-2013 şeklinde üç döneme ayırarak inceleyeceğiz. Bu peryodizasyonu kabaca yaptığımızı, elbette sınırları net olarak çizmenin mümkün olmadığını söyledikten sonra devam edelim.

2002-2007: 
Çıraklık dönemi
2002-2007 yılları Başbakan’ın kendi ifadesiyle, AKP’nin çıraklık yıllarıdır. Henüz kendini güvende hissetmeyen bir AKP ile karşı karşıyayız. Bu yıllarda AB süreci ön planda yer alırken, demokratikleşme söylemi dillerden düşmemekte, liberallerle kurulan ittifak çok önemsenmektedir.

Bir yandan sıfır sorun politikası gereği komşularla ilişkiler geliştirilmeye çalışılırken, içeride de sonraki yıllara kıyasla düşük profilli de olsa Cumhuriyet eleştirileri (o da demokrasi üzerinden) yapılmakta liberallerle ittifak bu noktada sağlanmaktadır.

İktidara gelme sürecinde AKP’den desteğini esirgemeyenler, 2008 yılına kadar süren ekonomik iyimserlik ortamını da dış kaynak desteği ile sağladılar. AKP’nin çok övündüğü ekonomik başarısının arkasında ülkeye akıtılan sıcak para vardır. Bu elbette AKP’nin ülkeyi uluslararası sermaye için bir cennete çevirme çabalarının da sonucu. Korkut Boratav’dan aktaracak olursak, 1980-2002 arası Türkiye’ye giren yabancı sermaye toplamı 783 milyon dolarken, 2003-2008 arası bu rakam 11,7 milyar dolara fırlamıştır. Belli açılardan ekonomik istikrarın sağlanması 1990’lı yılların inişli çıkışlı tablosundan usanmış halk için elbette propaganda değeri yüksek bir durumdur.

2002-2007 arası dış politikasında AKP, birkaç sene içinde kanlı bıçaklı olacağı İran, Suriye, Libya gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirme gayreti nedeniyle bazen ABD’nin tahammül sınırlarını zorlasa da, bu ülkeleri emperyal sermayeye bağlama işlevi açısından gördüğü rol ciddi bir kriz yaşanmasına engel oldu. Diğer taraftan ABD bölgedeki statüko değişikliğinin kimi riskler barındırdığını biliyor, AKP’ye biçilen rolün kaçınılmaz olarak bu tür handikaplar taşıdığını fark ediyordu. Bu süre zarfında uzun yıllardır yüzü batıya dönük, bölgede önemli bir iddiası olmayan Türkiye’nin bölgeye yönelik özel ilgisi, üstelik bunu dostluk kisvesi altında yapması Erdoğan ve AKP’nin bölgedeki popülaritesini artırdı. ABD’nin bundan memnuniyet duyduğunu söylemek yanlış olmaz. AKP yanına İslamcı kimliğinden kaynaklanan avantajları alarak bölgede iyi bir Truva atı olmuştu ki, istenen tam olarak buydu.

2002-2007 arası AKP’nin devletin henüz tümüne hakim olamadığı yıllardı. Bu nedenle düzen içi kriz çıkma ihtimali sürekli olarak gündemde olmasına rağmen, ABD’nin hem siyasi hem de ekonomik desteğini esirgememesi, liberaller ile kurulan ittifakın getirdiği solcular üzerinde de etkisini gösteren ideolojik dezenformasyon ve 1. Cumhuriyet’in AKP’den çok önce içine girdiği açmazlar nedeniyle bu gerici baskıyı göğüsleyecek gücünün olmaması gibi faktörler, AKP’nin bu yıllardan yara almak bir yana güçlenerek çıkmasını sağladı.

2007-2010: Devlet-parti tekleşmesi
2002-2007 yılları arasında güç biriktiren ve özgüven kazanan AKP, artık devlet içi güç dengeleri itibariyle 1. Cumhuriyet’in kurumları ile yaşadığı iktidar sürtüşmesinin daha fazla sürdürülemez olduğunu görüyordu. AKP iktidara geldiği andan itibaren saldırmak zorunda olduğunun farkında olan bir parti olarak, tereddüt ettiği anda kaybedeceğinin bilincini hep taşıdı. Erdoğan’ın ajandasında yazan formül yıllardır aynı, saldırmazsan kaybedersin. Aslında tam olarak bunu kastetmiyor olsa bile Erdoğan bu yola gerçekten kefenini giyip çıkmıştı!
ABD’nin AKP’ye de önemli bir rol biçtiği projesi, Türkiye’de bir büyük tasfiyeyi zorunlu kılıyordu. Kısa süre içinde birçok Arap ülkesinde “uyumlu İslamcıların” iktidara gelmesi şeklinde hayata geçirilmeye çalışılacak yapısal dönüşümün ilk olarak ABD’ye bu süreçte yol arkadaşlığı sözü veren Türkiye’den başlaması, AKP’nin bu anlamda öncü bir ol oynaması kaçınılmazdı.

AKP 1. Cumhuriyet ile girişmesi gereken bu hesaplaşmayı er geç yapmak durumundaydı. Halkın değil ama ABD’nin arkasında olduğunun bilinci ile bu riski almanın zamanı 2007’de geldi. 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan baskın, dünyada eşine az rastlanır bir siyasi terör döneminin de kapılarını açtı.

Kerameti kendinden menkul bir Ergenekon örgütü kurgulanarak açılan bu ilk büyük siyasi davayı, Balyoz, Odatv, Devrimci Karargah, KCK, 28 Şubat, 12 Eylül davaları izledi. AKP bu davalarlahem iktidar alternatiflerini hem de kendisine karşı ittifak kurabilecek odakları hedef aldı. Bu süreçte yaratılan ideolojik terör ortamında ise ülkenin ilerici birikiminin tukaka edilmesi sağlanacaktı.

Solun bir kesimini de kendisine yedeklemeyi başaran AKP, bu süreçte devlette kendisine pürüz çıkaran neredeyse tüm kurumlar üzerinde hakimiyetini pekiştirirken, 2010 referandumu ile yargıyı ele geçirerek devlet-parti tekleşmesini sağlamış oldu.

2010-2013: 
Zirveden inişe
Yazı dizimizin dünkü bölümünde AKP’nin iktidara gelişiyle ABD’nin bölgesel planları arasındaki ilişkiyi incelemiştik. ABD’nin bölgeye yönelik tasavvurunun AKP’nin iktidar olmasında önemli bir parametre olduğunu söylerken, 2010 yılı bu anlamda bir dönüm noktası sayılmalıdır.

2010 yılına damga vuran Arap ülkelerindeki büyük halk ayaklanmaları oldu. Ancak bu süreçte örgütsüzlük ve siyasi öncüden yoksunluk nedeniyle inisiyatif, bu süreci lehine çevirebileceğini fark ederek hızla adım atan emperyalizme geçti ve dün ayrıntılarını vermeye çalıştığımız bölgeye yönelik bir restorasyon süreci başlatıldı. (1)

Bush döneminde yakalanamayan fırsat, Obama döneminde yakalanmış, neoconların uzun yıllardır fırsatını kolladıkları bölgedeki statükoyu değiştirmenin olanakları, üstelik Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi dıştan bir zorlamaya gerek olmaksızın Arap isyanları sayesinde bulunmuştu.

Tunus’ta Zeynel Abidin bin Ali’nin, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in iktidarı bırakmak zorunda kaldığı bu süreçte Libya lideri Kaddafi devrilmemiş, bu nedenle NATO müdahalesi ile başlayan sürecin sonunda katledilmişti. Süreç Suriye’ye doğru ilerliyordu.

Bu noktada Suriye’de savaşın bir tarafı olarak yer alan Türkiye’nin sürecin başında aldığı pozisyonuna dikkat etmek lazım. Erdoğan o dönemde bölgesel rolüne kendini fazla kaptırmasından ya da her şeyin Mısır ya da Tunus’ta olduğu gibi “kolay” olacak sanmasından olacak ki, Libya’ya NATO müdahalesi gündeme geldiği günlerde buna karşı olduklarını söyleyerek “Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da?” diyerek Kaddafi’nin NATO marifeti ile devrilme planlarına tepki gösterdi. Bu sözlerinin üzerinden birkaç hafta geçmesinin ardından meseleyi anlamış olacak ki, Libya’ya müdahaleyi destekleyici bir pozisyon aldı. İşte AKP tarafından çok övülen, bölge ülkelerinin “hakkını gözeten” Yeni Osmanlı buydu.

Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi bu noktadan sonra, Tunus ve Mısır’da hem ideolojik hem de organik ilişkilerinin olduğu Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesinin de verdiği güvenle, adına “sıfır sorun” dedikleri iyi polis rolünü oynamayı bırakarak, saldırgan bir pozisyona, rol kapma gayretine girişti.

Daha birkaç yıl önce elinden ödül alınan Kaddafi “eli kanlı diktatör” olurken, sıranın kendisine geldiği, ortak bakanlar kurulu toplayacak kadar ilişkilerin geliştiği Esad yönetimi kısa süre içinde baş düşman ilan edilecekti.

Ama daha önce de dediğimiz gibi, burada bir tutarsızlık yok. Kıblesi ABD olan AKP iktidarı, iyi polis rolüne artık gerek kalmadığını, sürecin farklı bir boyut kazandığını kısa sürede fark ederek hızlıca adapte olma, baştaki tereddüdünü unutturma çabasıyla öne çıkma gayretine girişti. ABD’nin değişen statükoda uyumlu İslamcılara açtığı iktidar yolu AKP’yi fazlasıyla memnun edecek cinstendi. Şimdi Davutoğlu’nun yıllardır kurduğu “Yeni Osmanlı” rüyalarına dalma sırası gelmişti. Rüya, kısa süre içinde AKP iktidarının sonunu hazırlayan bir kabusa dönüşecek olsa da…

Rüzgarın şiddetiyle savrulan sol
Bu toprakların zaten sert olan siyasi geleneği, hele olağanüstü dönemeçlerde öylesine bir rüzgar estiriyor ki, eğer kazığınız sağlam çakılı değilse, kendinizi tekrar bulamamak pahasına savrulmanız işten bile değil. AKP döneminde sadece mayası savrulmaya müsait ama yine de soldan sayılan bir kesim değil, solun küçümsenmeyecek bir kısmı için böylesi savrulmalar sıkça yaşandı.

Ergenekon ile başlayan siyasi operasyonlar sürecinin ilk yıllarında solun büyük kısmı buna derin devletin tasfiyesi olarak bakarken, en fazla ellerini ovuşturarak “yesinler birbirlerini” noktasında durabildi. Bunun tek istisnasını daha ilk günden itibaren yaşananların derin devletin tasfiyesi veya demokratikleşme ile bir ilgisinin olmadığını, aksine AKP’nin toplumu bütün boyutlarıyla kuşatabilmek için büyük bir operasyona giriştiğini söyleyen TKP oluşturmuştur. İleriki yıllarda solun hala aklını koruyabilen kesimi bu noktaya yakınlaşsa da, o süreçte alınan yanlış siyasi pozisyonların Türkiye soluna verdiği zarar uzun yıllar devam etti.

Ne Şovdu Ama
“2009 yılında İsrail’e yapılan ‘one minute’ çıkışı ile Erdoğan popülaritesinin bölgede zirveye ulaştığını biliyoruz. Olay ABD’nin Siyonist neoconlarını rahatsız etmiş ve mutlaka bir kenara not alınmış olsa da, Beyaz Saray’ın koridorlarında ‘ne şovdu ama’ diyenlerin olduğunu tahmin edebiliriz. ABD bir süre için geri plana çektiği İsrail’i fazla maraza çıkarmaması için dizginlemiştir. Zaten Erdoğan’ın şovunun İsrail’e yönelik ciddi bir yaptırımla devam etmediği, varolan anlaşmaların aynen devam ettiği biliniyor.”

(1) Alper Birdal-Yiğit Günay, Arap Baharı Aldatmacası, Ortadoğu’da Emperyalist Restorasyon, Yazılama Yayınevi