AB darbeyi 1,5 yılda fark etti!

O zamanki adıyla AET faşist cuntaya zaman tanıdı, ilişkileri ancak 1982'de askıya aldı.
Çarşamba, 25 Haziran 2008 11:28

(soL) ABD'nin "bizim çocuklar" yaptı dediği 12 Eylül darbesinin Türkiye'nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde köklü bir sarsıntı yarattığını söylemek mümkün mü? Elbette hayır...

O zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye'nin 1963 Ankara Antlaşması ile başlayan ilişkilerinde 1980 yılına kadar yaşanan tepe nokta 1972'de müzakerelerin başlaması olmuştu. 1980'e kadar bu ilişkilerin belirli bir mesafe gözetilerek sürdürüldüğü söylenebilir. Türkiye'nin ithal ikameye dayanan ekonomik modeli, Kıbrıs meselesi ve Türkiye kamuoyunda AET'nin yani Ortak Pazar'ın sorgulanıyor olması, ilişkilerin derinleştirilmesinde önemli sorunlar yaratıyordu. 1976 sonunda Türkiye, Topluluk'la imzalanan Katma Protokolü dondurdu.

1979 - 1980 yıllarının ise Türkiye AET ilişkilerinde çok önemli bir dönemecin geçilmesini sağladığını söyleyebiliriz. 1979, Süleyman Demirel'in iktidara geldiği yıldır ve Türkiye önce AET'ye karşı sorumluluklarını dondurma talebini geri çekmiştir. Aralık'ta yaşanan bu gelişmenin hemen ardından ünlü 24 Ocak kararları alınmıştır.

24 Ocak kararlarında Başbakanlık Müsteşarı olan ve yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlaması istenen Turgut Özal'ın payı büyüktür. Aynı zamanda, yaklaşmakta olan darbenin de ekonomik programı olan kararlar, temelde IMF'nin Türkiye'ye daha önceden verdiği taleplerin uygulanmasını içeriyordu. 24 Ocak 1980'de alınan bu kararlarla: %32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidildi, Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alındı, KİT'lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırıldı, Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırıldı, Dış ticaret serbestleştirildi, yabancı sermaye yatırımları teşvik edildi, kar transferlerine kolaylık sağlandı ve İthalat kademeli olarak libere edilmiş, ihracat vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edildi.

Bu kararlar iki açıdan önem taşıyordu: birincisi, Türkiye daha sonra Reagan ekonomisi adı verilen monetarist ve neo-liberal ekonomiye yelken açmış oluyordu ikincisi, Türkiye Avrupa'ya, yabancı sermayenin ve liberal ekonominin önündeki bütün engelleri kaldıracağını somut bir şekilde gösteriyordu. Darbe sonrasında Bülent Ulusu'nun başbakanlığında kurulan hükümette Başbakan Yardımcılığı'na Turgut Özal getirildi. Milli Güvenlik Konseyi'nin 25 Mart 1981 tarihli açıklamasında ise şöyle dendi: "Demokrasiye geçilir geçilmez AET'ye tam üyelik başvurusu yapılması ve hazırlıklara başlaması kararlaştırılmıştır."

Avrupa Ekonomik Topluluğu ancak 1982'de Türkiye ile ilişkilerini dondurdu. Ancak, 1983'te gerçekleşen seçimlerin ardından yumuşamaya başlayan ilişkiler, 1986'da toplanan Türkiye - Avrupa Topluluğu Ortaklık Konseyi ile normalleşti. Kısacası Avrupalılar darbeye sonsuz tolerans gösteriyorlardı.

Darbenin mümkün kıldığı

Günümüzde yaygın olan tarih okumasına göre "Türkiye - AB ilişkileri 12 Eylül darbesi ile büyük zarar görmüştür". Ancak Türkiye'nin AB ile ilişkilerine yukarıdaki veriler ışığında dikkatlice bakıldığında şu tespiti yapmak pekala mümkündür: Önceliği ekonomide dışa açılım ve serbest piyasa ekonomisinin sağlıklı işlemesi olan Avrupa Birliği (ya da Ekonomik Topluluğu) için ülkede yaşanan siyasi ve ekonomik krizleri aşmak ve ilişkileri derinleştirmek açısından darbe faydalı olmuştur. Üstelik bu tespit yalnızca Türkiye için değil, Yunanistan için de geçerlidir. Belli bir dönem için toplumsal ve siyasal alanda solun damgasını vurduğu bu iki ülkenin de emperyalist-kapitalist sistemin uluslararası çıkarlarıyla uyumlu hale getirilmesi darbelerle mümkün olmuş, Avrupa Birliği de darbe ve cunta dönemleri sonrasında entegrasyon görevini hızla yerine getirmiştir. Bu açıdan bakıldığında AB üyesi olup olmamak detaydır.

Bugünlerde dillendirilen, Türkiye'nin AB'ye girişinde en büyük engelin darbe ve darbecilik olduğu iddiasının gerçeklerle ilgisi olmadığının en büyük kanıtı 12 Eylül 1980 darbesidir.