Bir derbinin tarihsel anatomisi ve ihtiyaçlar

Bir derbinin tarihsel anatomisi ve ihtiyaçlar

​İsmail Sarp Aykurt
27/02/2017 Pazartesi

Birisi 1902 yılında okula kaydolan Arnavut asıllı edebiyatçı, ansiklopedist Şemsettin Sami’nin oğlu Ali Sami tarafından, Mektep-i Sultani içerisinde bir sınıfta kurulmuştu. Sultani’nin kurulma amacının, batılılaşma çabası güden Osmanlı’nın Batılı ülkelerin reform taleplerini karşılamak ve gereksinim duyulan kalifiye personeli yetiştirmek olduğu söylenir. Galatasaray böyle bir momente doğmuştur. Okulun meşhur avlusu ‘Grand Cour’da 200 kişinin bir top peşinde koşması ile başlar her şey. Yıl, 1905’tir.

Diğer büyüğün, Beşiktaş’ın durumu biraz farklıdır. İlk olarak 1903 yılında çoğunluğu Saray üyelerinden oluşan bir heyet tarafından kurulur. Yıldız Sarayı’nın dibinde, Serencebey Yokuşu’nda bir kulüp daha doğmuştur. Beşiktaş, kitle sporlarıyla pek ilgilenmez. Güreş, jimnastik, halter ve eskrim gibi bireysel spor branşları ağırlıktadır. 1911 yılı ise önemlidir, futbol ile ilk tanışmadır. Şeref Bey ve arkadaşları kulübün çehresini değiştirecektir.

Bugün bu büyüklerin sayısız karşılaşmalarından biri daha olacak. Öyle, medyanın ortamı geren haberleri, hepsi birer ayrı sermayedar olan başkanların bilinçli demeçleri bir kenara dursun, ortada birbirini çekemeyecek hiçbir tarihsel durum yok. Ne Evetçi Demirören’in elinden alınacak bir kupaya ne de kulüpleri işgal eden para babalarından gelecek emek sömürüleriyle çalınmış paraya ihtiyaç olmadığı gibi…

Asıl problem kendini burada dayatıyor. 100 yılı aşkın koca bir tarihsellikte birbiri ile sayısız kez ilişkilenen bu iki kulüp, sadece rakamlarla açıklanan maç skorlarına indirgenerek değerlendirilemiyor. Başarılar da yalnızca galibiyet, kupa, transfer, satılan kombineler gibi kriterler gözetilerek tespit edilemiyor. Tüm bunlar, endüstriyel sporun dayattığı yeni türden beklentiler ve ihtiyaçlar…

Bunlara ikna olmamız isteniyor. Ve rekabet dediğimiz kapitalist argüman, bizi tribünlerde de bölmek için yayılıyor, destekleniyor.

Bundan hep aynı kişiler, gruplar ve sınıf kazanıyor. Demirörenler, Aysallar, Fikret Ormanlar, Dursun Özbekler… Sermaye sınıfının küstah temsilcileri…

Anlamsız bir skor ve kısır bir ‘biz en büyüğüz’ tartışması ise emekçi sınıflara kalıyor.

Bizde futbol, daha doğru bir yaklaşım ile kulüpler farklı bir şekilde gelişim göstermiştir. İşçi sınıfının doğrudan müdahalesi ile kurulan bir spor kulübü bulmak zordur. Futbol bize İngilizlerin öğrettiği bir oyundur. Geç kapitalistleşen bir ülkede bu normaldir. Belki geç görmüş, öğrenmişizdir futbolu ancak burjuva siyaset futbolu hep iç cebinde tutmayı becermiştir.

İşçi sınıfının örgütsüz kaldığı bir toplumda, bir işçi sınıfı takımı yaratmanın da ‘sınırları’ vardır. Bu, salt bize daralan küçük sınırlar, sermayenin borsalarına koskoca bir yaşam alanı bırakmıştır.

Ortaya çıkan anlamsız tartışmalar, suni kavgalar hep burjuva siyasetin çıkardığı kirlerdir. Ayrı bir parantez ile belirtirsek; Ertem Şener’i yaratıp, Beyaz Futbol’u üreten de odur, Bursaspor otobüsünü bastırıp kaleci dövdürten de.

Derbilerin havasını, gerginlik dozunu ya da derbi sonrası gündemi belirleyenler de onlardır.

Bu başlıkların hiç birisinin emekçi sınıflar adına bir faydası yok. Bir kimlik, alt kültür arayışının da, birlikte edilen tezahüratların da sınırları var. Ve bu sınırlar, sermayenin çizdiği çizgilerle belirleniyor.

Bu anlamda, Baba Hakkı’nın, Fetgerilerin, Şeref  Bey’in, Metin Oktay’ın, Metin Kurt’un ya da Baba Gündüz’ün mirasında skor, taraftar ya da unvan kavgaları değil, acil bir gündem olarak sınıf ve emek yer almalıdır.

Türkiye’de romantik futbol devri çoktan bitmiş, futbol ‘kazanma ve aşağılama’ sığlığına hapsedilmiştir.

Ve artık, rehabilite olmanın bir maç ile mümkün olduğu iddiası hükümsüzdür.

Kazanılacak bir maç değil, koskoca bir gelecek vardır!