Şiddet kültürü ve hekim cinayetleri

Şiddet kültürü ve hekim cinayetleri

Dr. Ezgi Eren
31/05/2015 Pazar

 

Ersin Arslan cinayeti hepimizde, ancak ağırlıklı olarak eğitimli emekçi kitlelerde yoğun bir öfke biriktirmişti. Her gün benzer riskleri hepimiz yaşıyorduk. Öğretmenler, doktorlar, mühendisler, plaza emekçileri, banka çalışanları vs.

Doymak bilmeyen vandal bir toplamın ruhsal ve fiziksel şiddeti ile muhataptık ve bu şiddet kültürü hepimizi bunaltıyordu. O dönemde hükümet bu cinayeti, sağlıkta dönüşüm adını verdikleri “devrimsel dönemin faydaları”nı propaganda ettikleri bir açıklamanın ucuna iliştirilmiş ‘’münferit bir olay” vurgusu ve geride kalanlara baş sağlığı güdüklüğünde geçiştirmişti. Toplumun genelini ikna etmeye yönelik bu açıklamalar elbette eğitimli emekçileri tatmin edemezdi ve nihayetinde büyük kitlesel eylemler patlak verdi. Artık meşru bir süreç başlamıştı. Bu eylemler, herşeyden önce meslektaşlarımızın yoğun öfke ve dışa vurumunun TTB gibi mesleki örgütlenmelerin önüne geçtiğini ve bu örgütlerin süreci yönlendirebilecek yeteneğe sahip olmadığını göstermişti. Şükürler olsun ki bu yetiye sahip değillerdi. TTB’nin ‘Yastayız’ söylemi, bu toplamın duygu durumunu ıskalayan bir kuru metaneti öğütlüyordu. Bizi ifade eden şey ise yastan ziyade ‘öfke’ idi. Çünkü insan varlığına yapılan en büyük öfke gösterisi cinayetti ve bu duygu karşıtını yaratırdı ki böyle de oldu.

AKP, içinde yaşadığımız toplumu gericileştirirken, bu toplamın tehlike algısını kışkırtarak hedef tahtasına modernizmi koydu. (Bu süreçte sol liberallerin açık ve Kürt hareketinin sessiz desteğini, MHP ve CHP’nin ise zımni katkılarını hatırlatmanın, seçim öncesi kartların karıldığı şu dönemde faydalı olacağını düşünüyorum.) Modernizm her ne kadar eğitimli emekçi toplamı tek başına ifade edebilecek kapsamlı bir ideoloji olmasa da, AKP ve seçmeninin baktığı noktadan görüntümüz buydu. Sahip olduğumuz ortak zevkler, ortak yaşam alanları, ortak kültür bizi, AKP’lilerin kollektif hafızasındaki tarihsel öfkenin muhatabı yapıyordu. Bu öfke tezahürü karşımıza kimi zaman kadın cinayeti olarak geldi; Özgecan’ın narin bedeninde hissettik kanlı ellerini... 2013 Haziran’ında karşımıza çıktı. Ali İsmail Korkmaz’ı döverek öldürenler, Mehmet Ayvalıtaş’ı arabayla vahşice ezenler AKP’nin cesaretlendirdiği insanlardı. Gel zaman git zaman bunları unuttuk. Ölüm ve cinayetlere bağışıklık kazanmıştık. Artık ‘yeterince’ vahşi olmayan bir şiddet olgusu toplumsal hafızada yer etmiyor, yine öldürülenlerin sayısı ‘yeterince’ çok değilse bunu önemsemiyorduk. Unuttuk da...

AKP kitle tabanıyla olan ideolojik karşıtlık AKP’den önce de vardı kuşkusuz. AKP’nin katmerleyen katkısı, bu toplamı cesaretlendirecek girişimlerde bulunmasıydı. Bireysel silahlanmanın yaklaşık 10 kat arttığı, toplumun %12’sinin ruhsatlı, bu sayının yaklaşık 2 katının ruhsatsız silah sahibi olduğu Türkiye’de, artık bu cinayetleri işleyenler korunacak ve devlet güvencesine alınacaktı. Kindar nesil semirdikçe çirkinleşecek, buna verilen toplumsal reaksiyon ise ‘’polisimi yedirtmem’’ gibi keyfi bir açıklama ile yanıtlanacaktı. Böylece artık özgürlük bağlamında değerlendirilen her türlü keyfilik ve vandallığın serbest olduğu bir topluma kapımızı açtık ve yaratılan kaos ortamına, hazırlıksız ve örgütsüz girmiş olduk. Artık karşımızda bizden nefret eden ve her fırsatta bizi yok etmeye çalışan örgütlü ve silahlı bir toplam bulunuyor. Bu toplamın hayal ettiği düzende bize yer yok...

Dün, AKP zihniyetinin ürettiği şiddet kültürünün bir tezahürü yaşandı. Samsun’da Op. Dr. Kamil Furtun hasta yakını olduğu, daha önceden hastanenin kantininde çalıştığı öğrenilen birisi tarafından, kendi el yapımı tabancası ile vahşice öldürüldü. Şahsın yakalandıktan sonra sarfettiği ifadeler ise AKP ve politikalarının cesaretlendirdiği insan profilinin keyfiliğini yansıtıyor: "Canım sıkıldı. Böyle zevklerim var abi. Hoşuma gitti ondan vurdum. Sormak istediğiniz başka bir şey var mı? Vatan sağolsun."

Muhtemelen bu açıklamalar katilin ruhsal patolojilerinin olduğunu düşündürüyor. Zira resmi tarih anlayışında da, toplumsal linç ve şiddet olaylarının kıvılcımı pek de ‘normal’ olmayan bir özne tarafından ortaya çıkarılır. Mesela 1. Paylaşım Savaşı da dürtüsel bir Sırp gencinin, Avusturya‐Macaristan veliahtını öldürmesi ile ortaya çıkmıştı. Ya da Hitler’in yıkıcı tipte bir antisosyal olması 50 milyon insanın ölümüne neden olmuştu. Dr. Ersin Arslan’ın katili de ergenliğinin zirvesinde dürtüsel bir gençti. Yine SABİM’i arayarak ihbar edilen, savunması istenen, sonrasında hastanenin son katından atlayarak intihar eden Asistan Dr. Melike Erdem de ego gücü zayıf, depresif bir kızcağızdı. Adana’da öldürülen Dr. Cengiz Ünsal da evli bir kadınla ilişki yaşayan ahlak yoksunu bir adamdı, 3 çocuk sahibi bir kadınla birlikte olmuştu ve kadın ile aynı gece öldürülerek toplumsal namusumuz akşamdan çamaşır suyuna basmışız gibi tertemiz olmuştu.

Bu katillerin ruhsal patolojilerinin olduğunu varsaymak ise ne yazık ki, sistemin söylem dilini nasıl kullandığını anlamamamızdan ileri geliyor. Bu durum geleceğimiz için tehlike arz ediyor. Çünkü toplumsal olay ve olguların bütünlüğünü reddetmek, sistemin bize giydirmeye çalıştığı gömleği hafife almak anlamına gelir. Bu noktayı çıkış yolu olarak kabul edersek, sonrasında vereceğimiz tepki çözüme yönelik olmayacaktır. Bu noktadan sonra ‘O adamın elinde silahla orda işi ne?’, ‘Hastane yönetimi bunun önlemini neden almıyor ki?’, ‘Nerde bu güvenlik?’ türünden yararsız sorular sorulmaya başlanır. Yararsızdır çünkü sorunun çözümüne değil, sorunun neden olduğu sonuçların önlenmesine işaret eder. Misal verelim, İzmir Tabip Odası’nın, bugün Oda’ya bağlı doktorlara yolladığı mesajda bu lakaytlığı okuyabilirsiniz: "...Başhekim ve önlem almayan sorumluların derhal istifa etmesini istiyoruz"

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun açıklamasında da benzer şeye işaret ediliyor: “Şiddetin sağlık kurumlarında asgariye indirilmesi için son zamanlarda önemli hukuki, idari ve yapısal tedbirleri hayata geçirdik. Her şeyden önce ‘Şifa Veren Ele Vefa’ dedik ve unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizi yeniden hatırlatarak, sağlık çalışanlarımızdan küçük bir teşekkürün esirgenmemesini istedik. Bununla birlikte şiddet dilinin ne medeniyetimiz ne de ahlaki değerlerimizle asla bağdaşmayacağına vurgu yaptık” Evet vurgu yaptılar. “Ben doktora iğne yaptırmam, doktor bir iğne yapar, adamı felç eder icabında.” dediler. “Doktor efendi dönemi bitti” dediler. “Doktorların eli hastaların cebinde” dediler. "Doktor efendi mani peşinde" dediler. Alkışladık (!) Toplumsal şiddeti azmettiren katil sürüsünün cinayetlerini televizyon başında göbeğimizi kaşıyarak izledik. Çünkü nöbet paralarımıza zam yapmışlardı. Döner sermayemiz emekliliğimize yansıyacaktı… Rüşveti aldık ve sustuk. Dr. Ersin’i, Dr.Melike’yi unuttuk. Dr. Cengiz’i ise ağzımıza bile almadık. Bu vahşet kurgusunda dün sıra Dr. Kamil’e geldi. Biz ne yaptık? Ne önerdik? TTB ne yaptı? Ne talep etti? TTB ve meslek odaları açıkçası bir şeyler yaptılar. Doğrusu, talepleri evlere şenlik(!) ‘’Bozuk düzende sağlam çark’’ talep ediyorlar ve talepleri hükümet cephesinde muhtemelen sevinçle karşılanıyor. Ceza kanununa ek maddeler mi dersiniz? Acil şiddet hattı mı dersiniz? Daha nice gayr‐ı ciddi öneriler ve ezberler...

Bu yol bir başarısızlıga gidiyor, besbelli.

Hangi ceza sistemi toplumsal cinnet halini caydırabilir ki? Bu siyasallığın kitle tabanı değil miydi kefenini giyip gelen? 80 sonrası bütün hükümetlerin el birliği ile kurduğu, AKP’nin ise son şeklini verdiği bu sağlık sistemini neresinden ıslah edebiliriz? Peki AKP öncesi ‘cennete’ geri dönebilmek mümkün mü? Gericilik ve liberalizmin el ele kuracağı yeni denge noktası bizlere nefes aldırabilir mi?Bu cinayetler yaygınlaştıkça bir distopyanın içinde hissetmiyor muyuz kendimizi? Dr. Kamil Furtun’un adının bir hastaneye verilerek gündelik ritüellerimizin içinde kaybolduğunu düşünsenize! Hatta zamanla bütün hastanelere o hastanede öldürülen doktorların; bütün okullara o okulda öldürülen öğretmenlerin adının verildiğini! Bütün madenlerin, bütün fabrikaların kapısında, içeride iş kazasından kaç kişinin öldüğü ile ilişkili sayılar yazıldığını!.. Bu kadar ölüyü kaldıracak kadar geniş bir ruhumuz var mı? Sizi bilmiyorum ama ben 3 yıldır hekimlik yapan bir kadın olarak, yıllar sonra ölülerin arasından geçerken de bu sistemi ‘’neden sıfırlamadığımızı’’ düşünüp duracağım bir gelecek istemiyorum. Sistemin devamlılığı ise artık onların gücüyle değil, onların bizi yeni sisteme ne kadar ikna ettiği ile ilişkilidir. Sonu gelmiş bir sağlık sistemini iyileştirmenin yollarını arayarak biraz daha vakit kaybedemeyiz. Bu sistem, bugüne dek kabul edilemeyecek kadar çok kişiyi aramızdan aldı. Artık ölmemek için bile bu sistem derhal sıfırlanmalıdır.

1 Haziran'daki grevin, başka büyük grevlerle sürmesi dileğiyle...