Adalet ve eşitliğe gücümüz yeter mi?

Adalet ve eşitliğe gücümüz yeter mi?

Çeviri: Akif Akalın
11/12/2015 Cuma

Frances Baum Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2005 yılında kurulan Sağlığın Toplumsal Belirleyicileri Komisyonu’na Avustralya delegesi olarak katılmış ve Komisyon çalışmaları üzerine düşüncelerini ifade etmek için 2006 Şubat’ında aşağıdaki makaleyi kaleme almıştı. Makaledeki düşünceler güncelliğini koruyor, fakat geçtiğimiz on yıl içinde yaşadığımız gelişmeler, dünya halklarının hala “liberal ideolojinin” etkisi altında olduğunu, günümüzde  “herkes için ekmek ve sağlığın, birleri için eğlencenin önünde geldiğine” inananların hala azınlıkta olduğunu gösteriyor. Bunu daha insanca bir yaşam istemek fakat bunun için kapitalizmin hiçbir “nimetinden” fedakarlık yapamamak olarak da ifade edebiliriz. İngiltere’deki Beveridge reformlarının ve Avrupa’da insani değerlerin yükselmesinin ardındaki asıl itici güç, insanların “ahlaki” tutumları değil, İkinci Paylaşım Savaşı sonunda dünyanın üçte birinin kapitalizmin boyunduruğundan kurtulmasını sağlayan işçi sınıfıdır.       


On dokuzuncu yüzyılda köle ticaretini desteklemekte kullanılan argümanlardan biri, toplumun maliyeti nedeniyle [köle] ticaretini ortadan kaldırmaya gücünün yetmeyeceğiydi. Bu argümanlar köleliğe, köleliğin adalet ve insanlık ilkelerine ters düştüğü zemininde karşı çıkan William Wilberforce gibi köleliğin kaldırılmasını savunanların argümanlarıyla taban tabana tersti. Yirmi birinci yüzyıl perspektifimizden köleliğe ilişkin maliyet argümanı içi boş, iflas etmiş ve savunulamaz görünüyor. Edinilmiş bilgi ve deneyimin verdiği avantajlar bize ilkelerin ve ahlakın maliyetler ve ekonomik mülahazaların açıkça önünde gittiğini söylüyor. Ancak yirmi birinci yüzyılın başlarında maliyet argümanları sıklıkla sosyal adalet ve eşitlik kaygılarına muhalefet etmekte kullanılıyor.

Varlık, gelir, yaşam beklentisi ve kaynak kullanımında yaygın ve artan eşitsizlikler giderek daha fazla kabul ediliyor. Bunların varlığı küresel ölçekte zenginliğin ve gelirin yeniden dağıtılması, etkin sağlık hizmeti, ilaç tedavisi sunumu ve su, sanitasyon ve barınmayı kapsayan temel halk sağlığı altyapıları çağrıları yapan “Yoksulluğu Tarihe Karıştır” kampanyalarına yol açtı.

Dünya Sağlık Örgütü’nün yanıtlarından biri, hükumetler ve uluslararası kuruluşlar tarafından hastalığın ve eşitsizliklerin kök nedenlerine yönelik nasıl eylem yapılabileceğini değerlendirmek için Sağlığın Toplumsal Belirleyicileri Komisyonu (STBK) kurmak oldu. Komisyon için yaşamsal soru, köleliği ortadan kaldırmak isteyenlerin mi, yoksa maliyet vesvesesiyle bu görüşü bloke eden miyopların mı vizyonunu benimseyeceğimiz olacaktır. İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra İngiltere’de refah devletinin temelinin kalbinde vizyon vardı. Savaş deneyimi süresince (ve özellikle yoksul çocukların orta sınıf kırsal kesim evlere tahliyesi sırasında) kendisini gösteren eşitsizlikler, İngilizler arasında savaş sonrası dünyanın daha adil olması azmi yarattı. William Beveridge’in (refah devletinin kurucularından biri) ahlaki değerlerin hükumet politikasına maliyet mülahazalarının üzerinde egemen olması gerektiği şeklinde konuşmasını bu atmosfer sağladı. Beveridge “herkes için ekmek ve sağlığın, birleri için eğlencenin önünde geldiğini” savundu ve “çocukların aç veya hasta ve bakımsız kalmasına izin vermektense”, borca girmenin daha iyi olduğuna vurgu yaptı.

Sağlığı ve iyiliği teşvik etmek istiyorsak, daha eşit ve adil bir dünya oluşturmak zorunda olduğumuza ilişkin çok sayıda kanıt vardır. Birçok yorumcu, yaygın küresel eşitsizliklerin varlığının şiddet yanlılarının eylemini alevlendirdiğine işaret etmektedir. Varlıkta uçurum ne kadar büyükse, suç ve toplumsal düzenin bozulmasının o kadar yüksek olduğu kesinlikle doğrudur. Richard Wilkinson “Eşitsizliğin Etkisi – Hasta Toplumlar Nasıl Daha Sağlıklı Hale Getirilir?” kitabında bu noktayı desteklemek için birçok araştırmayı referans veriyor ve tartışması bir şekilde “gelirin zenginden yoksula yeniden dağıtımının, yeniden dağıtım hangi mekanizmayla yapılırsa yapılsın, sağlığı iyileştirdiği” sonucuna varıyor. Süreçler, daha fazla eşitliğin daha az kıskançlığa, daha fazla sosyal dayanışmaya, daha fazla toplum olma duygusu ve uyuma yol açtığını gösteriyor. STBK’nun tasavvur ettiği dünya böyle bir dünyadır.

Eğer bu böyle bir dünyaya erişmenin neden mümkün olmadığına ilişkin bütün nedenleri (maliyeti başa koyarak) düşünürsek, bu dünyaya erişmek olanaksız görünebilir. Bunun yerine yoksulluk ve yoksulluğu getiren insani potansiyelin “doğa güçleri tarafından önceden belirlenmiş bir kaderin sonucu veya tanrısal lanetin ürünü olmadığını, erkeklerin ve kadınların aldığı veya almayı ret ettiği kararların sonuçları olduğunu” anımsatan Nelson Mandela’dan öğrenen bir adalet imgelemine gereksinimimiz var. STBK eşitlik, sağlık ve bütün insanların makul bir yaşam standardında yaşama hakkı olması lehine karar almak için ideal bir konumdadır – bu kararların bize çok pahalıya mal olacağı kararı vermek için değil.    


Kaynak: http://www.who.int/social_determinants/thecommission/baum_article/en/