Yeni dünya düzeninde sağlık

Yeni dünya düzeninde sağlık

Akif Akalın
13/06/2015 Cumartesi

Çoğu insan yakalandığı hastalıkların nedenlerini kendisinde ve yakın çevresinde arar. Ya yediğiniz bir şey dokunmuştur, ya pencere açık uyumuşsunuzdur, ya da sigaradandır. Peki, yurttaşı olduğunuz ülkenin uluslararası bir antlaşmaya imza koyması veya uluslararası mali kuruluşların borçlandırma şartları sizi hasta edebilir mi? Ne alakası mı var? Göreceğiz.

EUROZONE

İkinci Paylaşım Savaşı’nın perişan ettiği Avrupa halklarının güvenini kazanmak isteyen sermaye, emekçilere bir “barış” projesi olarak cilaladığı bir ekonomik birlik projesi sunmuştu. Görünürdeki amaç Avrupa ülkeleri ticaretlerini geliştirmek, zenginleşmek, ülkelerinin refahını arttırmak ve yurttaşlarına daha çok iş olanağı yaratmaktı. Proje ilerledikçe Avrupa’da fiyatların sabitlenmesi, pazarların ve ticaretin güvence altına alınması, ekonomik istikrar ve büyüme sağlanması için “ortak para birimi” tartışılmaya başladı.

Sermaye, mali pazarların bütünleşmesi ve Avrupa Birliği’nin küresel ekonomi içindeki varlığının güçlendirilmesi için ortak bir para birimine gereksinim olduğunu savunuyordu. Bu kaygılarla 2002 yılında “Eurozone” denen ve sadece euronun geçerli olduğu bir parasal birlik kuruldu. Böylece kendi maliye ve para politikalarını belirleme hakkından feragat eden üye ülkeler, aslında “egemen” bir devlet olmaktan çıkıyorlardı. Anlaşma mali yapısı güçlü, sanayide ileri gitmiş üyelerin, görece zayıf ülkeleri tahakküm altına almalarını sağlamış, AB içinde kaynak akışının çekirdek ülkelere yönelmesini kolaylaştırmıştı.

Yunanistan bu birliğe 2000 yılında katıldı. Birçok Yunanistan vatandaşı, ülkelerinin birliğe katılmasından çok memnundu. Şimdi uluslararası piyasalarda çok geçerli olmayan ulusal paraları drahmi yerine, dünyanın her yerinde geçen ve oldukça güçlü bir para birimi olan euroyu kullanacaklardı. Artık kendilerini daha “Avrupalı” hissediyorlardı. Çoğu Yunanistanlı ülkelerinin altına imza koyduğu Maastricht Antlaşması’nın bir gün sağlıklarını ve iyiliklerini tehdit edebileceğini akıllarının ucundan dahi geçirmiyordu. 

NEW YORK’TA BİR BANKA BATMIŞ

2008 yılında haberlerde New York’ta bir yatırım bankasının (Lehman Brothers) battığını duyan Yunanistan yurttaşlarına, bunun ceremesini birkaç yıl içinde sağlık hizmetlerine erişimleri kısıtlanarak kendilerinin çekeceği söyleseydiniz, herhalde aklınızı yitirdiğinizden kuşku duyarlardı. ABD emlak pazarında ortaya çıkan bir sorun hızla uluslararası bir mali krize evrildiğinde, Yunanistan ekonomisi büyük bir dış borç yükü altındaydı. Krizin yarattığı panik ortamında alacaklarını tahsil etme yarışına giren bankalar ve mali kuruluşlar, diğer borçlu ülkeler gibi Yunanistan’ı da sıkıştırmaya başladılar.

Aslında bu durumlarda hükumetlerin elinde krizi atlatmak için kullanabilecekleri çeşitli araçlar vardır. Bunlar arasında en sık kullanılan, en etkili araçlardan biri ulusal para biriminin değerinin düşürülmesi (devalüasyon) yoluyla dış borcu, iç borçla finanse etmektir. Devalüasyonla ihraç malları uluslararası piyasalarda rekabet gücü kazanır ve artan ihracatla ülke uzun vadede kendisini toparlayabilir. Fakat Yunanistan bu silahı kullanamadı, çünkü bir Eurozone üyesi olan Yunanistan, kendi ulusal para birimi üzerindeki egemenlik haklarından feragat etmişti. Devalüasyona gidebilmesi için önce Avrupa para biriminden ayrılıp, kendi para birimine geri dönmesi gerekiyordu ki, bu her şeyin alt-üst olması anlamına geliyordu.

Bu durumda Yunanistan’ın borçlarını “yapılandırabilmek” için başvurabileceği tek yol “yeniden borçlanmaktı”. Daha uzun vadeyle alacağı yeni borçlarla vadesi gelen borçlarını ödeyecek, böylece içinde bulunduğu krizi atlatabilecekti. Yunanistan bu amaçla yeni borç aramaya çıktığında, Uluslararası Para Fonu (IMF), Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve Avrupa Komisyonu (AK), Yunanistan’a ancak “kemer sıkma” tedbirlerini benimsemesi koşuluyla yeni borç verebileceklerini söylediler. Mali kuruluşlar bu şekilde verdikleri borcun geri ödenebilmesini garanti altına almak istiyorlardı.

Kemer sıkma tedbirleri esas olarak sağlık ve sosyal hizmetler başta olmak üzere kamusal hizmetlerde kısıntıya gidilmesi anlamına gelmektedir. Hükümetler kamusal hizmetleri kısarak “tasarruf” yapacak ve borç ödeyebilme kapasitesini arttıracaktır. Yunanistan hükumeti bu tedbirlerin yol açacağı sosyal sorunların farkındaydı, fakat bir yol ayrımına gelmişti: ya kapitalist – emperyalist sisteme sırtını dönerek “içine kapanacak”, ya da kemer sıkma tedbirlerinin doğuracağı sosyal sonuçlara razı olacaktı.

MAASTRICHT KRİTERLERİ

Yunanistan aslında kendi ulusal parası üzerindeki egemenliğini daha AB üyesi olmadan yitirmişti. Türkiye’de bazı çevrelerce “kutsanan” Maastricht Kriterleri’ne göre “aday” ülkenin parasının, son iki yıl itibarıyla diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmemiş olması gerekiyordu. Böylece daha Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmadan parasının değerini belirleme hakkını yitirmiş olan  Yunanistan hükumeti, içinde bulunduğu krizi aşabilmekte kullanabileceği en önemli silahtan yoksun kalmıştı. Parasının değerini düşürebilmesi için Eurozone’dan, dolayısıyla AB’den çıkması gerekiyordu.  Yunanistan hükumeti kapitalist – emperyalist sisteme sırtını dönmeyi göze alamadı ve kemer sıkma tedbirlerini uygulamayı kabul ederek kamusal harcamalarda tarihinde görülmemiş kısıntılara gitti.

Kemer sıkma tedbirlerinin Yunanistan toplumunun sağlığı ve iyiliği üzerine feci etkileri oldu. Hükumet sağlık, sosyal yardım ve eğitim harcamalarını kısınca, bu hizmetlerde görevli yüz binlerce insan işsiz kaldı, maaşları donduruldu veya ücretleri azaltıldı. Tedbirler yüzünden yeni kadrolar açılamadığından gençler iş bulamadı ve gençler arasında işsizlik yüzde 55’i aştı. Emekli maaşlarında kesintiler yapıldı. Ülkede evsiz sayısı, suç oranları, boşanmalar hızla artarken gıda güvencesizliği baş gösterdi. Sağlık bütçesinde yüzde 40 kesinti yapıldığından ilaçlara ve sağlık bakımına erişim azaldı.

SAĞLIK POLİTİKTİR

Kuşkusuz bu gelişmelerden bütün Yunanistan toplumu “eşit” ölçüde etkilenmedi. Örneğin işini yitiren emekçiler sokaklara düşerken, toplumun zengin kesimleri belki dünyanın egzotik merkezlerindeki tatillerini biraz kısa tutmak zorunda kaldılar. Fakat sosyal hoşnutsuzluk önce hükumeti düşürdü, daha sonra kemer sıkma politikalarının altında imzası olan politikacıları siyaset sahnesinden uzaklaştırdı. Son seçimlerde iktidara gelen Syriza’nın kaderini de, kendisinden önceki hükumetlerin altına imza koyduğu antlaşmalara bağlı kalıp, kalmayacağı belirleyecek.

Yunanistan’ın başına gelenler, “yeni dünya düzeninde”, bu düzenden ayrılamayan ulusal hükumetlerin kendi toplumlarının emekçi kesimlerinin sağlığı ve iyiliği pahasına mali pazarların kendilerine dayattığı talepleri karşılamak zorunda kalmalarına çarpıcı bir örnektir. Bu örnek aynı zamanda günümüzde bir toplumun sağlığını ve iyiliğini belirlemekte uluslararası mali kuruluşların ne kadar etkili olabileceğini de göstermektedir. Şimdi herhangi bir ülkede yaşayan insanların sağlığı, uluslararası mali kuruluşların bu ülkelere dayattığı politikalara hitap etmeden tartışılabilir mi?