Tatil dönüşü

Tatil dönüşü

Akif Akalın
28/09/2015 Pazartesi

Kısa bir aradan sonra Sınıfın Sağlığı blogumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu süre içinde ülkemizde ve dünyada çok önemli sağlık sorunları yaşandı. Şüphesiz bu sorunlar arasında “hortlatılan” kirli savaşın ve mülteci dramının ürünü olarak gündemimize giren vakitsiz ölümler ve yaralanmalar, bu gelişmelere doğrudan veya dolaylı olarak bağlı sağlık sorunları önde geliyor. 

Suudi Arabistan’daki vinç kazası ve daha sonra “şeytan taşlama” sırasında meydana gelen izdiham sonucu ortaya çıkan ve aralarında yurttaşlarımızın da bulunduğu çok sayıda insanın yaşamına mal olan felaketler de tatilimizi zehir etti. Elbette geçici hükumetin bir tür seçim rüşveti olarak uzattığı bayram tatili sırasında yollarda yaşamını yitiren 134 ve yaralanan 816 yurttaşımızı da unutmamak gerekir. 

SAĞLIĞA VE HASTALIKLARA TOPLUMCU YAKLAŞIM
Sermaye ideolojisi sağlığı ve hastalıkları “biyolojiye” hapsetmeye çalıştığından, yukarıda sıraladığımız sorunlar çoğu insan tarafından “sağlık” sorunu olarak algılanmamaktadır. Oysa ülkemizde toplumcu tıbbın duayenleri arasında ilk sıralarda yer alan Nusret Fişek, sağlık hizmetlerinin planlanmasında üç kural sıralar:

Toplum için en önemli hastalık en sık görülen, en çok öldüren ve en çok sakat bırakan hastalıktır.

Koruma, tedaviden üstündür ve önce gelir.

Az kaynak tahsisi ile sonuç alınabilecek projeler öncelik alır.

Bu perspektiften bakıldığında geçtiğimiz ay içinde yukarıda sıraladığımız sorunlara maruz kalan insan sayısı, bu sorunlar nedeniyle yaşamlarını vakitsiz yitiren ve sakat kalan insan sayısı dikkate alındığında, bu sürede hiçbir “hastalığın” toplamda bunlar kadar ağır bir fatura çıkartmadığını görürüz. 

İkinci olarak, tatil döneminde yaşadığımız bütün acıların ortak paydası, bunların “önlenebilir” veya en azından sonuçlarının “hafifletilebilir” olmalarıdır. Doğrudan çatışmalar bir yana, Cizre’de sokağa çıkma yasağı nedeniyle yaşamını yitiren 35 günlük bebeğin ölümü kesinlikle önlenebilir bir ölümdür. Ne mültecilerin Ege denizinin dalgaları arasında can vermeleri, ne en basit iş güvenliği tedbirlerinin alınmaması nedeniyle onlarca insanın yaşamını yitirmesi, ne de Mina’da yüzlercesinin ezilerek hayata gözlerini yummaları “doğal” kabul edilebilir. Hiçbiri yaşanmak zorunda değildi.

Trafik kazalarında “toplu” ölümler ise gerçekten “en az kaynak ayrılarak” sonuç alınabilecek önlemlerle yaşamımızdan çıkartılabilir. Dünyada bu tür “uzun” tatillerde büyük nüfus hareketlerinin yaşandığı tek ülke Türkiye değil. Uzun tatillerde milyonlarca insanın trafiğe çıkacaklarını tahmin etmek de üstün bir zeka gerektirmez. Tamamen “öngörülebilir” nedenlerle her tatilde onlarca insanı yitirmek ve daha ilk günden itibaren ölenlerin çetelesini tutmaya başlamak ise hiçbir şekilde “kader” değildir. 

YAŞAMIN TOPLUMUN GEREKSİNİMLERİNE GÖRE ÖRGÜTLENMESİ
Kapitalist toplumlarda yaşam, bütün boyutlarıyla, en küçük hücrelerine kadar “sermayenin” gereksinimlerine göre örgütlenmiştir. Amaç sermayenin karını azamileştirmek, her şeyi metalaştırmak ve sermaye birikimi için bir araç haline getirmektir. 

Belli bir coğrafyayı binlerce yıldır paylaşmış insanlar arasında kin ve nefret tohumları yeşertmekten, doğal kaynaklar için emperyalist rekabet uğruna milyonları yaşadıkları yerlerden ayrılmaya zorlamaya; işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerini salt “maliyet” boyutuyla görüp, insanı (emekçiyi) değil, “karı” öne çıkartan üretim anlayışından, insanların inançlarını “ranta” tahvil etmeye; toplu taşımayı insanlar için eziyet haline getirip, onları “bireysel” çözümler aramaya mahkum etmeye kadar her şey toplumsal yaşamın sermayenin gereksinimlerine göre örgütlenmesinin bir ürünüdür. 

Oysa insanlık sermaye karlarını azamileştirebilsin diye bu acılara katlanmak zorunda değildir. Yaşam “toplumun” gereksinimlerine göre örgütlenebilir ve güvenlikten, uluslararası ilişkilere, işçi sağlığından turizme, yaşamın bütün alanlarında “insanı” ve dolayısıyla “yaşamı” odağına alan politikalar geliştirilebilir. Kuşkusuz bunun önkoşulu toplumların “ezici” çoğunluğunu oluşturan emekçilerin kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olması ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyete son verilerek sermayenin toplumsal yaşam üzerindeki egemenliğine son verilmesidir. Ancak bu gerçekleştirildiğinde kardeşlerin birbirlerini boğazlaması, zorunlu göçler, iş ve trafik cinayetleri son bulacak, insanlar “acaba geri dönebilecek miyiz” endişesi olmadan huzur içinde tatile çıkabileceklerdir.